ÇATI
Kaç aç varsa hepsi ben
Kaç hasta varsa hepsi ben
Kaç liman önlerinde dönen
İşsiz hamal hepsi ben
Kaç aşktan ters yüz edilmiş
Âşık varsa hepsi ben
Bütün çiçeklerle donanıp
Bütün insanlarla ölen
Atılmış kömür toplar
Annelerinin zoruyla çocuklar
-Başka çaresi ne annenin-
Çocuklarıyla yere çarpılan
Ben o çocuklarla yere çarpılan
Sevgili deyip yere çarpılan
Sedye taşımaktan kolu tutulan
Bu sessiz çılgın çalkantıda.
Murat Soyak
ŞİİRE DAİR
Şiirlerde aradığımız nedir? Acının, sevincin, yalnızlığın, hasretin, aydınlığın, hakikatin mısra mısra dile gelişi. Ruhun seyahati engin denizlerde. Dokunulan, duyulan bir iç yangını. Çekilen sızının siyah-beyaz fotoğrafı. Şu dünya yolculuğunda sesimize bir ses veren var mı? Başkasının şiirlerini okurken kendimizi de okuruz. Şiirlerde tanımak insanı, şiirlerde derinliğine…
Sahil dil bir şiirin olmazsa olmazı. Şiiri var eyleyen sahici bir duruş ve iç kanamadır. Yaygın bir ifade ile samimiyet. Şiirin gücü ve güçsüzlüğü burada saklı. Bir dönem parlak mısraları ile anılan bazı şairler şimdi unutulur oldu. Mesela Mehmet Emin Yurdakul, Enis Behiç Koryürek, Behçet Kemal Çağlar… Halbuki kendi dönemlerinde bu şairler nasıl da “yıldızlı pekiyi” idiler. İri, şatafatlı, allı pullu mısralar gün gelir de bir balon gibi sönüverir. Kim ne derse desin, zaman yetkin bir seçici.
Şiirin hası direnmesini bilir. Şiir, bir direnç alanı olarak da anılır. Şiir geleneği içinde çetin bir sınav şairi bekler. Şiirin zorluğu da burada diyorum. Dışarıda olup bitenlerin cazibesine kapılmadan; kendi iç akarında, yeni şeyler söyleme çabası şiiri okunur kılmakta.
Bir ses bize unuttuğumuzu hatırlatan, bir ses uzağı yakın eyleyen, bir ses gecede işaret fişeği, bir ses birce duyuşa kapılar açan…
“Yolculuk” kavramı bizim için açıklayıcı olmaktadır. Evet, bir ömür yaşadıklarımız, tanık olduklarımız birikir, birikir de gün olur dışa yansır. İnsanın sustuğunu sanmayalım. İç konuşma hiç bitmez ki… Hep cevaplar üretiriz; kendimizce cevaplar. Zira kendi özümüzü, ben içindeki ben’i ikna etmek durumundayız. Yoksa çıkmaz olur girdiğimiz sokaklar. Kararıverir iç evren. Sürekli aydınlık için okuma-araştırma-sorgulama-yazma çabası devam eder. Bazen isyan, bazen teslimiyet… Neticede sürekli yaşanan bir ruh devinimidir.
Gökyüzünün dinginliği bir yere kadar. Rüzgârın ardılı yağmur. Ve her damla ile güzelleşir yeryüzü. Şiire varmak için yola çıkan insanın yaşadığı çile değil midir? Bütün zorluklar bir serinlik umudu ile aşılır. Sarı güneşin altında toprağı çapalayan kişi güzel yarınlar düşler. Hak edilmiş bir yaşamak, hak edilmiş güzellikler… Bunu sağlayacak olan derinlikli okuma-yazma sürecidir.
Şiirde buluşmak… Var mı böyle bir buluşma şimdilerde? Sürekli içine kapanan, duvar ören bir şiir ortamı. Şiiri imge batağında görünmez kılan ve bencil şiiri çoğaltan nasıl sağlayabilir bu buluşmayı? Karanlık dehlizlerde söylenip duran. Akışı yok, yankısı yok. Nerede ışık? Çağının tanığı olmaktan uzaklaşmış. Yaşanan zulümlere duyarsız. Bu tavır şiir adına kabul edilemez. Şair, haksızlıklar karşısında sesini yükseltendir. Öncü tavır, önder oluş şaire yakışır.
Güzelliği, iyiliği, tanıklığı, hakikati özge bir bakış ile sağlam bir anlatım ile duyurmak gerek. Şiirde buluşmak o vakit daha bir anlamlı. Dilin içindeki varlık, dilin içindeki “biz” gür gümrah bir kez daha okunur olur.
Şiirde okunan insan gerçeği. Yeraltı sularının ince çağıltısı. Sonsuz akışa uyumlu sesler. Bir dağın iç ağrısı. Rüzgârın savuramadığı kökler. Acıyı bal eyleyen emek.
İnsanı, insanda tanımak… Şiirin imkânları ile bu mümkün. Şiir okuyup şiir yazanlar daha çok sahih oluşu vurgular. Şiirdeki sahih dil; bütün ayak oyunlarına, göz boyamalara verilmiş esaslı bir cevap niteliğindedir.
Gücünü şiirden alır edebiyat. Hayatın içindeki saklı şiir bir kıvılcıma bakar.
Osman Aytekin
ÇOCUKLAR NE TÜR KİTAPLAR OKUMALI?
Kitaplar her ferde değerler kattığı gibi çocuklara da önemli katkılar sağlar. Çocukların hayal gücünü geliştirir. Çocuklar için hazırlanan kitaplar onlara sunulmuş en güzel armağanlardır. Çocuklar kitaplar sayesinde ailesi ve yakın çevresi dışında başka arkadaşlarla tanışır, dünyayı dolaşır.
Kitaplar, çocukların zihinsel ve dil gelişimini olumlu etkiler. Öğrenmeyi artırır. Hayal gücünü geliştirir.
Kitaplar, çocukların eğlence ve bilgi ihtiyacının dışında başarma, değişme, rahatlama gibi ruhsal ihtiyaçlarını da karşılar ve rahatlatır.
Çocuklar, hikâyede kendisine yakın hissettiği karakter ile özdeşleşir. Kitaplarda geçen bazı serüvenleri, olayları kendi yaşadıklarına benzetirler. Bazen de gibi yaşamak isterler. Bu bakımdan ben de hikayelerimde yazdığım, betimlediğim kahraman karakterlere çok dikkat ederim. Çünkü hikayedeki kahraman çocuklar için rol model olabilir. Rol model nitelikli de olması gerekir.
Hikayelerdeki iyi karakterler özellikli kişiler çocuklara çok şeyler katar. Çocuklar okudukları kitaplardan duygusal açıdan gelişimlerini etkileyebilir. Hikayelerimde macera ve merak unsuru olmakla birlikte korku, gerilim gibi durumlardan uzak dururum. Bazı öykülerimde de az da olsa mizaha yer vermeyi isterim. Çocuklar mizahi ağırlıklı öyküler sayesinde günlük hayatın gerginliklerinden kurtulurlar. Olumlu bakış açısı üzerlerinde etkili olur.
Çocukların çoğunluğu mizah türü kitapları okumayı sever. Mizah türü kitaplar okuyan çocuklar, okuma hızı düşük olsa da bu tür kitapları okuduklarında kitap okuma alışkanlığına fayda sağlayabilir.
Anne babalar, öğretmenler çocuklara olumlu gelebilecek, duygu ve fikirlerini iyi yönde geliştirebilecek kitapları önermelidirler. Tavsiye edilecek kitaplar tek bir türde olmamalıdır.
Çocuklar kitaplar sayesinde başarmaya, öğrenmeye, eğlenmeye, sevgiye ve güvene ihtiyaçları vardır. Hayal gücünün gelişmesine kitaplar da katkılar sağlar.
Kitaplar, çocukların yaşına, olgunluk düzeyine, ilgi alanlarına ve ihtiyaçlarına göre belirlenip seçilmelidir. Burada anne ile babalara ve öğretmenlere görevler düşmektedir.
Çocuklar büyüdükçe kitaplar da kitapların boyutları da büyüyecektir.
Anne ve babalar evde çocuklarına kitap okumalıdırlar. Çocuklara da okutmalıdırlar. Çocuklarının okumalarını da ilgi göstererek dinlemelidirler. Kitabı sevdirmenin bir yolu da evde kitap okumaktır. Evlerde çocuklar için küçükte olsa bir kitaplık olmalıdır.
Çocuklara kitap alışkanlığı kazandırmak için onlara kitap okuyarak kitap – insan bağlantısı erken yaşta kurulabilir. Sürekli ve düzenli kitap okumak da kitap okuma alışkanlığının kazanmasını sağlar.
Çocuklara kitap sevgisi ilkokul sıralarında başlamalıdır. Süreklilik sağlanmalıdır. Kitap sevgisi, kitap ilgisi üzerine çalışmalar yapılmalı ve çocukların kitap kültürüne olan bağları sağlamlaştırılmalıdır.
Yakup Eren
DEĞİRMEN
“Değirmen” isimli kitap Türk edebiyatının değerli hikâyecisi Sabahattin Ali’nin kaleminden çıkmış üç bölüm ve on altı hikâyeden oluşan bir eserdir. Birbirinden farklı hayatlar, farklı aşklar, farklı sorunlar, farklı dünyalar… Bu kitapta yer alan her hikâye ayrı bir güzel.
Hikâyeler insanı etkiliyor ve okurken kendisine hayran bıraktırıyor. İlginçtir ki kitabın girişinde yazar bu hikâyelerden bazılarının kaleme alınan ilk yazıları olması nedeniyle zayıf ve yetersiz olduğunu belirtmiş: “Buna rağmen bu yeni baskıdan onları çıkaramadım. Çünkü bir kere okuyucu önüne sermiş olduğum taraflarımı sonradan örtbas etmeye hakkım olmadığı kanaatindeyim.” der
Kitapta yer alan hikâyeler okuyucuya bir okuma sevinci, okuma tadı sunuyor. Hikâyeleri beğenerek okudum. İnsana aynı anda birçok duyguyu beraber yaşatan nadir kitaplardan biri “Değirmen”. Bu hikâye kitabının hedef kitlesine gelecek olursak; bütün insanlık diyebilirim rahatlıkla. Çünkü kitap her duyguyu derinlemesine işleyen ve her türden insanı etkisi altına almayı başarabilen bir özelliğe sahiptir.
Kitabın dil özelliklerine gelecek olursak; kitap gayet akıcı ve sade bir dille yazılmıştır. Kitabın içinde çok sayıda anlamını bilmediğiniz kelimelere rastlamak mümkün ancak kitapta bilmediğiniz kelimelerin tanımı yer aldığı için bir okuma rahatlığı sunuyor. Yazarın bu kadar süslü ve yöresel kelimeler kullanmasındaki amaç sanatlı bir anlatıma yol açmak değil; aksine o konunun anlam bütünlüğünü sağlamak için böyle bir dil kullanımını tercih etmiştir. Yani hikâyelerin dil ve anlatımında anlamını bilmediğimiz, duymadığımız kelimeler karşımıza çıksa da bu durum hikâyelerin anlamını değiştirecek, etkileyecek bir olumsuzluk taşımıyor. Yazar hikâyelerin sonunu hiç tahmin edilmeyecek bir şekilde bitiriyor. Hikâyeler okuyucuda ciddi bir merak uyandırıyor. Bu yönüyle hikâyelerde başarılı bir kurgu yer alıyor.
Kitabın ince bir görünüme sahip olması kısa bir zamanda okunup bitirileceği gibi bir yanılgıya sebep olmasın. Çünkü her bir hikâyedeki duygu yoğunluğu nedeniyle hayli zaman alabiliyor. Her bir hikâye insanı ciddi anlamda etkileyip düşündürdüğü için bitirmek biraz zaman alabiliyor.
Hikâyelerde genel olarak; korkuyu, ümitsizliği, aşkı ve sevgiyi barındıran insanlık halleri anlatılmaya çalışılmış. Kısacası Anadolu insanının yaşadıkları dile getirilmiş. Kitap o kadar samimi ki okurken tanıdık birilerini görmek bile mümkün. Kitapta her türlü insanı etkileyecek özellikte hikâyeler mevcut. Beni en çok etkileyen hikâye ise bir çingenenin aşkını anlatan, okurken oldukça duygulandığım kitaba da isim olan “Değirmen” isimli hikâye. Hikâyeden biraz bahsedecek olursak; hikâyenin kahramanı Atmaca isimli yakışıklı bir delikanlıdır. Atmaca yakışıklı yüzü ve heybetli duruşuyla tüm kızların ilgisini çekmesine rağmen hiçbir kız Atmaca’nın ilgisini çekmemektedir. Atmaca, klarnetini öyle bir üfler ki dinleyenler gözyaşlarına engel olamamaktadır. Atmaca bir gün değirmencinin sakat kızına âşık olur ve her gece değirmenin karşısındaki ağaca yaslanıp değirmencinin kızı için klarnetini öttürür. Atmaca bir gün değirmencinin kızı ile konuşmaya karar verir ve ona âşık olduğunu söyler. Fakat kız bir kolunun olmadığını bu nedenle bu yükü kaldıramayacağını söyler. O günden sonra Atmaca günden güne sararıp solar. Klarnetini elini almaz olur. En sonunda bir akşam Atmaca herkesin değirmene gelmesini ve klarnet çalacağını söyler. Kısa bir sürede herkes toplanır, Atmaca da klarnetine üflemeye başlar. Fakat bu kez farklıdır, değirmenin içindeki yoğun gürültüye rağmen klarnetten başka hiçbir şey duyulmamakta, dinleyenlerde ağlayacak hal bırakmamaktadır. Atmaca giderek artan bir hırsla, değirmencinin kızının gözlerinin içine baka baka çalmaya devam eder. Sonunda, klarnetini bir köşeye fırlatarak darmadağın eder ve diğer tarafta hızla dönerek çalışmaya devam eden değirmen çarklarına doğru koşmaya başlar. Çingeneler ne olacağını anlamıştır fakat onlar bağırıp yetişmeye çalışana kadar olanlar olmuştur işte. Atmaca'nın sağ kolunun yerindeki koca boşluktan oluk oluk kan akmaktadır. Hikâyenin son kısmında beni en çok etkileyen şu cümleler olmuştur: “İşte adaşım, bizler sevdiğimiz adama ya da kadına ne verebiliriz ki? Bir âşık çingene, sevdiği kadına kolunu verebiliyor, biz rastladığımız her karşı cinse kalbimizi vermişiz çok mu?”
“Değirmen” isimli hikâyeyi okuduktan sonra hayat içinde olup bitenleri yeniden bir düşündüm. İnsanın, sevdiği birinden zor hayat koşulları nedeniyle vazgeçmek zorunda olmadığı; asıl engelleri bizim koyduğumuzu, diğer engellerin bir şekilde çözülebileceğini anladım. Bu açıdan bakıldığında birçok duyguyu birlikte yaşatmasının yanında ders verme gibi bir özelliği de olan bir eserdir “Değirmen”.
Kitapta yer alan bütün hikâyeler çok güzel ama ben “Değirmen” hikâyesine ek olarak “Viyolonsel” ve “Kırlangıçlar” hikâyelerini de ayrıca beğendim. Her türden insana hitap edebilecek hikâyeler bulmak mümkün bu kitapta. Bana hitap eden hikâyeler ise özellikle bunlardı.
Ben bu kitabı severek okudum. Bütün kitap dostlarına bu hikâyeleri okumalarını tavsiye ederim. Edebiyatımızın özgür ve özgün sesi Sabahattin Ali’den bu seçkin, güzel hikâyeleri okuduğunuzda sizler de benim gibi bu kitabı seveceksiniz. İçeriğiyle insanın içine burkan, üslubuyla kendisine hayran bırakan bu kitabı okuyunuz, okutunuz.
Murat Soyak
“DENİZDEN GELEN MEKTUP” HAKKINDA
Bir solukta okunacak” Denizden Gelen Mektup”, geçmiş ve bugün arasında köprü kurarak okurları duygusal bir yolculuğa çıkarıyor. “Anne Kuş, Bu Akşam da Gelmedi” isimli hikâyede aile bağlarını yeniden düşünmeye sevk eden, sıcak ve dokunaklı bir anlatım var. Tabiatın içinde geçen bir hayat mücadelesi... “Ahmet Dayı” isimli hikâyede köy yaşamının zorlukları ve güzellikleri, günlük mücadeleler ve insani duygular ince bir dille anlatılır. Hem geçmişin izlerini hem de insanın manevi dünyasındaki derinlikleri gözler önüne seriyor “Ağlayan Ağaç”. Sırlarla dolu bir hikâyeye tanıklık etmek isteyenler için etkileyici bir yolculuk. Beklenmedik bir zamanda yaşanan acı kaybın derin hüznü anlatılır “Miraç” adlı hikâyede. Böylelikle hayatın ne kadar kırılgan olduğu da dile getirilir. “Yusufçuk Kuşu” hikâyesinde geçmişle bugünü, köyle şehri birbirine bağlayan duygusal bir yolculuk yaşanıyor. “Balık Avındaki Esrar” hikâyesinde yazar, sıradan bir balık avının nasıl unutulmaz bir maceraya dönüştüğünü merak uyandıran bir dille anlatıyor.
Doğan İşler’in kaleme aldığı hikâyelerde insana ve hayata dair içten, sıcak bir anlatımın izleri okunuyor. Kıssadan hisse alınsın diye doğal çevrenin korunması, çalışkanlık, doğruluk, iyilik, aile bağları gibi ortak değerler hikâyelerde vurgulanıyor. Yazarın yaşadığı yere dair tanıklığı özellikle olay, durum, mekân seçimi ve yöresel söyleyişler bağlamında anlatıma yansımış. İyi okumala
1
kar aydınlığında niğde
işte bir çığır
eve doğru
ışık ışık
amele pazarında
tir tir titreyen babam
‘rahmet yağıyor’ der
umut tükenmez
oğul oğul üşüme
yaklaş ateşe
mahzun bakışın
yürek yarası
2
kır bağlarında iki göz evimiz
bütün zenginliğimiz
uzakları yakın eyleyen
annemin anlattığı masal
kar yağıyor, kar yağıyor
varsın, üşüsün ellerimiz
dünyalar bizim şimdi
tarif edilmez sevinç
cümle güzelliğin yurdu
dünyanın tenhasında
kara ağacı dost bilmiş
ah, o iki göz evimiz
3
kış günü
okul dönüşü
bata çıka güle oynaya
göğe yükselen sesler
bir yakınımız gibi
kardan adam
ne dert ne tasa
sokaklar bizim
kar ve melekler
bembeyaz dağ taş
buz kesmiş yeryüzü
nerede şimdi kuşlar
4
hayat bilgisi kitabında
bir başka açıdan kış
iple oynayan kedicik
şöminede kızıl odun
soğuk işlemez ki
heyhat, yıkım günleri
evsizler, kimsesizler
gazetede renkli haber
okuyup da geçiyor
yağ bağlamış yüreği
5
niğde kalesinde bir garip
baharı gözleyen bir garip
halden anlamaz duvarlar
onlar ki ölümcül uykuda
cemreler düşecek elbet
kara kışa karşı sevdamız
birce duyuş, ateş yalımı
Yazının DevamıMehmet Âkif, “Safahat”ın “Âsım” bölümünde haksızlıklar karşısındaki duruşunu, tavrını açık ve çarpıcı mısralarla dile getirir. İşte üzerinde önemle durulması gereken şiir:
“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…
—Boğamazsın ki!
—Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…
İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”
Mehmet Âkif, ümmetin derdiyle dertlenmiş bir insan. Yazdığı şiirlerde yaşanan acılar, yenilgiler, yoksulluğumuz ve umut dile gelir. “Safahat”ta yer alan her bir şiirde devrin halleri adeta kelimelerle resmedilir.
Mehmet Âkif, çözümde görev alan, çözüm üreten mütefekkir-şairdir. Mehmet Âkif’in şiirlerinde toplum hayatı, karşılaşılan sorunlar ve çözüm önerileri yer alır. Sanatı hakikat için toplum için bilmiştir. Geri kalmışlık, yoksulluk, savaşlar, yaşanan zorluklar ve acılar şiirlerinde işlenir. Sorunları tespit eder ve çözüm önerilerinde bulunur. Derde derman olma çabası eserlerine yansımıştır. Duydukları, gördükleri kısaca yaşadıkları karşısında kayıtsız kalmamıştır. Yaşadığı dönemde olup bitenler esere taşınmış; üzerinde düşünülmüş ve dersler çıkarılmış. Şiirini ‘samimiyet’ ve ‘hakikat’ üzerine kurmuştur.
“Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim…
İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek”
Bir ömür inandığı gibi yaşama çabasında olmuş. Eşref Edip, Mehmet Âkif’in bu yönünü şöyle ifade eder: “Âkif, sadece bir köşeye çekilip düşündüklerini ve duyduklarını yazmakta kalan bir şair değildi. Aynı zamanda doğru bildiği şeyleri yapmaya çalışan; hareketlerini samimi duygularına uygun düşürmeye uğraşan bir cemiyet adamıydı.” Eserleri ile hayatını karşılaştırdığımız zaman şunu açıkça görüyoruz: Mehmet Âkif, izzetli bir duruşu olan şahsiyettir.
“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…”
Bu iki mısra yaşanan haksızlıklar karşısında bir cevap hükmündedir. Şair haksızlıklar karşısında susmayacağını beyan ediyor. Mehmet Âkif dindar bir şahsiyetti. Müslümanca düşünmeyi ve yaşamayı ilke edinmişti. Mehmet Âkif’in zulme karşı oluşundaki kaynağı, hareket noktası Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz’in(s.a.v) sünneti idi. Rabbimiz buyuruyor: “Zalimlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım olunmazsınız” (Hud Suresi, 113). Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor: “Kim, zalime yardım ederse, Allah o zalimi ona musallat eder.”
Zulmü asla desteklemeyeceğini, zalimleri asla sevmeyeceğini açıkça duyuruyor şair. “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” mısrası ile hakkın, hakikatin yanında olacağını ifade ediyor.
“Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…
—Boğamazsın ki!
—Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.”
Bu mısralarda öfke belirgin. Şiirin bu kısmında karşılıklı konuşmalar(muhavere) ile tavır alış, karşı duruş belirginlik kazanıyor.
Şairin kötülük odaklarına karşı söyleyecek sözü var. Her ne pahasına olursa olsun susmayacağını beyan ediyor. Sonra bu tavrın açıklaması, arka planı dile getiriliyor:
“Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam…
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle”
Bu bölümde bağımsızlık, özgürlük düşüncesi de işleniyor. Mehmet Âkif, ‘istiklâl’ kavramını her dem yüreğinde taşıyordu. Mehmet Âkif, kelimenin tam anlamıyla istiklâl şairidir. İstiklâl mücadelemizin ruh cephesinde, maneviyat cephesinde gösterdiği gayretlere tarih tanıklık etmiştir. Birlik ve beraberliğin sağlanması, düşmana karşı mücadele edilmesi hususunda yazıları, şiirleri ve vaazları ile hizmet etmiştir. İstiklâl marşımızda özellikle vurgulanan bir mısra vardır. Şiirde tekrar edilir: “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl”. Bu mısra veciz anlatımın doruğundadır. Başarmak için, zafere ulaşmak için önce inanmak gerekir. Sonrası destanî bir mücadele ile kazanılan bağımsızlıktır. “Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle” mısrasında geçen ‘altın lâle’ tabiri boyuna vurulan zincir anlamına gelmektedir.
İstiklâl Marşımızda geçen “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” mısralarında da aynı anlam başka bir söyleyişle anlatılmıştır.
“Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.”
Hiç kimse beni kendisine kul köle edemez; beni keyfince yönetemez, anlamı burada yüksek sesle dillendiriliyor. İtirazlarım karşısında belki beni susturmak istersiniz hatta öldürmek istersiniz beni ama istediğiniz yöne sevk edemezsiniz. Sizin yanınızda değilim, nidasıdır bu. Doğru bildiğini söyleme kararlılığı bir kez daha vurgulanmaktadır. İzzetli yaşamanın yolu, gerektiğinde ‘hayır’ diyebilmekten geçer. Yerinde ve zamanında tavır almak, meydanı kötülük odaklarına bırakmamak adına önemlidir. Yoksa dokunmaz sanılan yılan(lar), bir gün olur dokunur. İşte o vakit, her şey için çok geç olabilir. Zira yapılması gerekenler zamanında yapılmamıştır.
“Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…
İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”
Bu mısralarda şairimiz acıma ve merhamet duyguları ile ön plandadır. Kimsesizleri, mazlumları koruma gayretinde olduğunu görüyoruz. Mehmet Âkif “Safahat”ta yer alan diğer şiirlerinde de bu duyguyu sıkça işler. “Küfe” şiirinde çocuk yaştaki Hasan’ın acıklı hikâyesi anlatılır. “Seyfi Baba” şiirinde fakir Seyfi Baba’nın perişan hali, yoksulluğu, kimsesizliği anlatılır. Şair, Seyfi Baba’ya yardım etmek ister ama ne hazindir ki onun da cebinde parası yoktur. Yaşanan bu hali yüreğimizi sızlatan bir mısra ile ifade eder: “Ya hamiyyetsiz olaydım ya param olsa idi.” Gerçekçi bir anlatım hâkim. Mehmet Âkif, yaşanan zorlukları gören, dertlilere derman olmak isteyen, cemiyete yol gösterme çabasında olan bir şahsiyettir. Yazdıklarını, bütün samimiyetiyle şahsında yaşayarak göstermiştir. Çevresinde bulunan Mithat Cemal, Eşref Edip gibi şahısların hatıraları, tespitleri bu anlamda dikkate değer.
“Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim” mısrasında şairimizin insancıl yönü belirgin. Bütün haksızlıkların karşısında duran; izzetli, erdemli bir insan ile muhatabız. Kararlı bir tutumu görmekteyiz. Şair, tarafsız değildir. Mazlumların yanında olmayı tercih etmiştir. “Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu” mısrası bu tercihe işaret eder.
Şiirin bütününde haksızlıklar karşısında tavır alış ve mazlumları koruma çabası ana duygu olarak işlenmiştir. Bu şiir Mehmet Âkif’in karakterini, duruşunu açıklayıcı niteliktedir.
Yaşadığı çağı doğru okuyan, noksanları gören, yapılması gerekenleri maddî ve manevî cephesiyle duyuran mütefekkir-şair Mehmet Âkif’i yeniden okumalıyız. Rahmetle anıyorum. Ruhu şâd olsun.
Yazının Devamıçıkıp da gelmişim bir bilinmeze
dalım, yaprağım kaygılı
ah alın terim, yorgunluğum ah
bir varmış bir yokmuş bahçe
ağlaya ağlaya diner mi sızı
yüzünü toprağa belemiş anne
umudum oğul, serinliğim oğul
hatırlar mısın salıncağı
bu rüzgâr ağacı kıracak yine
emeğimi göğe savuran bu rüzgâr
Yazının Devamıkara ağacı da kestiler
dost ırağında
soluyor gül
dert alır mı dört duvar
efkâr demlenir
uzak şarkılar
erise içimin buzulları
bir vakte ersem
memnun
“hayattayım” sözü bile yaralı
Muhalif rüzgâr esiyor
Solgun, sarı yapraklar
Dere yatağı, çakıl taşları
Kara orman uğultusu
Kuşların da terk ettiği
Yine noksan birimiz
Yol, sessizliğe doğru
Yaramı dağlayan güz
Yazının Devamı