ÇATI
Kaç aç varsa hepsi ben
Kaç hasta varsa hepsi ben
Kaç liman önlerinde dönen
İşsiz hamal hepsi ben
Kaç aşktan ters yüz edilmiş
Âşık varsa hepsi ben
Bütün çiçeklerle donanıp
Bütün insanlarla ölen
Atılmış kömür toplar
Annelerinin zoruyla çocuklar
-Başka çaresi ne annenin-
Çocuklarıyla yere çarpılan
Ben o çocuklarla yere çarpılan
Sevgili deyip yere çarpılan
Sedye taşımaktan kolu tutulan
Bu sessiz çılgın çalkantıda.
Murat Soyak
ŞİİRE DAİR
Şiirlerde aradığımız nedir? Acının, sevincin, yalnızlığın, hasretin, aydınlığın, hakikatin mısra mısra dile gelişi. Ruhun seyahati engin denizlerde. Dokunulan, duyulan bir iç yangını. Çekilen sızının siyah-beyaz fotoğrafı. Şu dünya yolculuğunda sesimize bir ses veren var mı? Başkasının şiirlerini okurken kendimizi de okuruz. Şiirlerde tanımak insanı, şiirlerde derinliğine…
Sahil dil bir şiirin olmazsa olmazı. Şiiri var eyleyen sahici bir duruş ve iç kanamadır. Yaygın bir ifade ile samimiyet. Şiirin gücü ve güçsüzlüğü burada saklı. Bir dönem parlak mısraları ile anılan bazı şairler şimdi unutulur oldu. Mesela Mehmet Emin Yurdakul, Enis Behiç Koryürek, Behçet Kemal Çağlar… Halbuki kendi dönemlerinde bu şairler nasıl da “yıldızlı pekiyi” idiler. İri, şatafatlı, allı pullu mısralar gün gelir de bir balon gibi sönüverir. Kim ne derse desin, zaman yetkin bir seçici.
Şiirin hası direnmesini bilir. Şiir, bir direnç alanı olarak da anılır. Şiir geleneği içinde çetin bir sınav şairi bekler. Şiirin zorluğu da burada diyorum. Dışarıda olup bitenlerin cazibesine kapılmadan; kendi iç akarında, yeni şeyler söyleme çabası şiiri okunur kılmakta.
Bir ses bize unuttuğumuzu hatırlatan, bir ses uzağı yakın eyleyen, bir ses gecede işaret fişeği, bir ses birce duyuşa kapılar açan…
“Yolculuk” kavramı bizim için açıklayıcı olmaktadır. Evet, bir ömür yaşadıklarımız, tanık olduklarımız birikir, birikir de gün olur dışa yansır. İnsanın sustuğunu sanmayalım. İç konuşma hiç bitmez ki… Hep cevaplar üretiriz; kendimizce cevaplar. Zira kendi özümüzü, ben içindeki ben’i ikna etmek durumundayız. Yoksa çıkmaz olur girdiğimiz sokaklar. Kararıverir iç evren. Sürekli aydınlık için okuma-araştırma-sorgulama-yazma çabası devam eder. Bazen isyan, bazen teslimiyet… Neticede sürekli yaşanan bir ruh devinimidir.
Gökyüzünün dinginliği bir yere kadar. Rüzgârın ardılı yağmur. Ve her damla ile güzelleşir yeryüzü. Şiire varmak için yola çıkan insanın yaşadığı çile değil midir? Bütün zorluklar bir serinlik umudu ile aşılır. Sarı güneşin altında toprağı çapalayan kişi güzel yarınlar düşler. Hak edilmiş bir yaşamak, hak edilmiş güzellikler… Bunu sağlayacak olan derinlikli okuma-yazma sürecidir.
Şiirde buluşmak… Var mı böyle bir buluşma şimdilerde? Sürekli içine kapanan, duvar ören bir şiir ortamı. Şiiri imge batağında görünmez kılan ve bencil şiiri çoğaltan nasıl sağlayabilir bu buluşmayı? Karanlık dehlizlerde söylenip duran. Akışı yok, yankısı yok. Nerede ışık? Çağının tanığı olmaktan uzaklaşmış. Yaşanan zulümlere duyarsız. Bu tavır şiir adına kabul edilemez. Şair, haksızlıklar karşısında sesini yükseltendir. Öncü tavır, önder oluş şaire yakışır.
Güzelliği, iyiliği, tanıklığı, hakikati özge bir bakış ile sağlam bir anlatım ile duyurmak gerek. Şiirde buluşmak o vakit daha bir anlamlı. Dilin içindeki varlık, dilin içindeki “biz” gür gümrah bir kez daha okunur olur.
Şiirde okunan insan gerçeği. Yeraltı sularının ince çağıltısı. Sonsuz akışa uyumlu sesler. Bir dağın iç ağrısı. Rüzgârın savuramadığı kökler. Acıyı bal eyleyen emek.
İnsanı, insanda tanımak… Şiirin imkânları ile bu mümkün. Şiir okuyup şiir yazanlar daha çok sahih oluşu vurgular. Şiirdeki sahih dil; bütün ayak oyunlarına, göz boyamalara verilmiş esaslı bir cevap niteliğindedir.
Gücünü şiirden alır edebiyat. Hayatın içindeki saklı şiir bir kıvılcıma bakar.
Osman Aytekin
ÇOCUKLAR NE TÜR KİTAPLAR OKUMALI?
Kitaplar her ferde değerler kattığı gibi çocuklara da önemli katkılar sağlar. Çocukların hayal gücünü geliştirir. Çocuklar için hazırlanan kitaplar onlara sunulmuş en güzel armağanlardır. Çocuklar kitaplar sayesinde ailesi ve yakın çevresi dışında başka arkadaşlarla tanışır, dünyayı dolaşır.
Kitaplar, çocukların zihinsel ve dil gelişimini olumlu etkiler. Öğrenmeyi artırır. Hayal gücünü geliştirir.
Kitaplar, çocukların eğlence ve bilgi ihtiyacının dışında başarma, değişme, rahatlama gibi ruhsal ihtiyaçlarını da karşılar ve rahatlatır.
Çocuklar, hikâyede kendisine yakın hissettiği karakter ile özdeşleşir. Kitaplarda geçen bazı serüvenleri, olayları kendi yaşadıklarına benzetirler. Bazen de gibi yaşamak isterler. Bu bakımdan ben de hikayelerimde yazdığım, betimlediğim kahraman karakterlere çok dikkat ederim. Çünkü hikayedeki kahraman çocuklar için rol model olabilir. Rol model nitelikli de olması gerekir.
Hikayelerdeki iyi karakterler özellikli kişiler çocuklara çok şeyler katar. Çocuklar okudukları kitaplardan duygusal açıdan gelişimlerini etkileyebilir. Hikayelerimde macera ve merak unsuru olmakla birlikte korku, gerilim gibi durumlardan uzak dururum. Bazı öykülerimde de az da olsa mizaha yer vermeyi isterim. Çocuklar mizahi ağırlıklı öyküler sayesinde günlük hayatın gerginliklerinden kurtulurlar. Olumlu bakış açısı üzerlerinde etkili olur.
Çocukların çoğunluğu mizah türü kitapları okumayı sever. Mizah türü kitaplar okuyan çocuklar, okuma hızı düşük olsa da bu tür kitapları okuduklarında kitap okuma alışkanlığına fayda sağlayabilir.
Anne babalar, öğretmenler çocuklara olumlu gelebilecek, duygu ve fikirlerini iyi yönde geliştirebilecek kitapları önermelidirler. Tavsiye edilecek kitaplar tek bir türde olmamalıdır.
Çocuklar kitaplar sayesinde başarmaya, öğrenmeye, eğlenmeye, sevgiye ve güvene ihtiyaçları vardır. Hayal gücünün gelişmesine kitaplar da katkılar sağlar.
Kitaplar, çocukların yaşına, olgunluk düzeyine, ilgi alanlarına ve ihtiyaçlarına göre belirlenip seçilmelidir. Burada anne ile babalara ve öğretmenlere görevler düşmektedir.
Çocuklar büyüdükçe kitaplar da kitapların boyutları da büyüyecektir.
Anne ve babalar evde çocuklarına kitap okumalıdırlar. Çocuklara da okutmalıdırlar. Çocuklarının okumalarını da ilgi göstererek dinlemelidirler. Kitabı sevdirmenin bir yolu da evde kitap okumaktır. Evlerde çocuklar için küçükte olsa bir kitaplık olmalıdır.
Çocuklara kitap alışkanlığı kazandırmak için onlara kitap okuyarak kitap – insan bağlantısı erken yaşta kurulabilir. Sürekli ve düzenli kitap okumak da kitap okuma alışkanlığının kazanmasını sağlar.
Çocuklara kitap sevgisi ilkokul sıralarında başlamalıdır. Süreklilik sağlanmalıdır. Kitap sevgisi, kitap ilgisi üzerine çalışmalar yapılmalı ve çocukların kitap kültürüne olan bağları sağlamlaştırılmalıdır.
Yakup Eren
DEĞİRMEN
“Değirmen” isimli kitap Türk edebiyatının değerli hikâyecisi Sabahattin Ali’nin kaleminden çıkmış üç bölüm ve on altı hikâyeden oluşan bir eserdir. Birbirinden farklı hayatlar, farklı aşklar, farklı sorunlar, farklı dünyalar… Bu kitapta yer alan her hikâye ayrı bir güzel.
Hikâyeler insanı etkiliyor ve okurken kendisine hayran bıraktırıyor. İlginçtir ki kitabın girişinde yazar bu hikâyelerden bazılarının kaleme alınan ilk yazıları olması nedeniyle zayıf ve yetersiz olduğunu belirtmiş: “Buna rağmen bu yeni baskıdan onları çıkaramadım. Çünkü bir kere okuyucu önüne sermiş olduğum taraflarımı sonradan örtbas etmeye hakkım olmadığı kanaatindeyim.” der
Kitapta yer alan hikâyeler okuyucuya bir okuma sevinci, okuma tadı sunuyor. Hikâyeleri beğenerek okudum. İnsana aynı anda birçok duyguyu beraber yaşatan nadir kitaplardan biri “Değirmen”. Bu hikâye kitabının hedef kitlesine gelecek olursak; bütün insanlık diyebilirim rahatlıkla. Çünkü kitap her duyguyu derinlemesine işleyen ve her türden insanı etkisi altına almayı başarabilen bir özelliğe sahiptir.
Kitabın dil özelliklerine gelecek olursak; kitap gayet akıcı ve sade bir dille yazılmıştır. Kitabın içinde çok sayıda anlamını bilmediğiniz kelimelere rastlamak mümkün ancak kitapta bilmediğiniz kelimelerin tanımı yer aldığı için bir okuma rahatlığı sunuyor. Yazarın bu kadar süslü ve yöresel kelimeler kullanmasındaki amaç sanatlı bir anlatıma yol açmak değil; aksine o konunun anlam bütünlüğünü sağlamak için böyle bir dil kullanımını tercih etmiştir. Yani hikâyelerin dil ve anlatımında anlamını bilmediğimiz, duymadığımız kelimeler karşımıza çıksa da bu durum hikâyelerin anlamını değiştirecek, etkileyecek bir olumsuzluk taşımıyor. Yazar hikâyelerin sonunu hiç tahmin edilmeyecek bir şekilde bitiriyor. Hikâyeler okuyucuda ciddi bir merak uyandırıyor. Bu yönüyle hikâyelerde başarılı bir kurgu yer alıyor.
Kitabın ince bir görünüme sahip olması kısa bir zamanda okunup bitirileceği gibi bir yanılgıya sebep olmasın. Çünkü her bir hikâyedeki duygu yoğunluğu nedeniyle hayli zaman alabiliyor. Her bir hikâye insanı ciddi anlamda etkileyip düşündürdüğü için bitirmek biraz zaman alabiliyor.
Hikâyelerde genel olarak; korkuyu, ümitsizliği, aşkı ve sevgiyi barındıran insanlık halleri anlatılmaya çalışılmış. Kısacası Anadolu insanının yaşadıkları dile getirilmiş. Kitap o kadar samimi ki okurken tanıdık birilerini görmek bile mümkün. Kitapta her türlü insanı etkileyecek özellikte hikâyeler mevcut. Beni en çok etkileyen hikâye ise bir çingenenin aşkını anlatan, okurken oldukça duygulandığım kitaba da isim olan “Değirmen” isimli hikâye. Hikâyeden biraz bahsedecek olursak; hikâyenin kahramanı Atmaca isimli yakışıklı bir delikanlıdır. Atmaca yakışıklı yüzü ve heybetli duruşuyla tüm kızların ilgisini çekmesine rağmen hiçbir kız Atmaca’nın ilgisini çekmemektedir. Atmaca, klarnetini öyle bir üfler ki dinleyenler gözyaşlarına engel olamamaktadır. Atmaca bir gün değirmencinin sakat kızına âşık olur ve her gece değirmenin karşısındaki ağaca yaslanıp değirmencinin kızı için klarnetini öttürür. Atmaca bir gün değirmencinin kızı ile konuşmaya karar verir ve ona âşık olduğunu söyler. Fakat kız bir kolunun olmadığını bu nedenle bu yükü kaldıramayacağını söyler. O günden sonra Atmaca günden güne sararıp solar. Klarnetini elini almaz olur. En sonunda bir akşam Atmaca herkesin değirmene gelmesini ve klarnet çalacağını söyler. Kısa bir sürede herkes toplanır, Atmaca da klarnetine üflemeye başlar. Fakat bu kez farklıdır, değirmenin içindeki yoğun gürültüye rağmen klarnetten başka hiçbir şey duyulmamakta, dinleyenlerde ağlayacak hal bırakmamaktadır. Atmaca giderek artan bir hırsla, değirmencinin kızının gözlerinin içine baka baka çalmaya devam eder. Sonunda, klarnetini bir köşeye fırlatarak darmadağın eder ve diğer tarafta hızla dönerek çalışmaya devam eden değirmen çarklarına doğru koşmaya başlar. Çingeneler ne olacağını anlamıştır fakat onlar bağırıp yetişmeye çalışana kadar olanlar olmuştur işte. Atmaca'nın sağ kolunun yerindeki koca boşluktan oluk oluk kan akmaktadır. Hikâyenin son kısmında beni en çok etkileyen şu cümleler olmuştur: “İşte adaşım, bizler sevdiğimiz adama ya da kadına ne verebiliriz ki? Bir âşık çingene, sevdiği kadına kolunu verebiliyor, biz rastladığımız her karşı cinse kalbimizi vermişiz çok mu?”
“Değirmen” isimli hikâyeyi okuduktan sonra hayat içinde olup bitenleri yeniden bir düşündüm. İnsanın, sevdiği birinden zor hayat koşulları nedeniyle vazgeçmek zorunda olmadığı; asıl engelleri bizim koyduğumuzu, diğer engellerin bir şekilde çözülebileceğini anladım. Bu açıdan bakıldığında birçok duyguyu birlikte yaşatmasının yanında ders verme gibi bir özelliği de olan bir eserdir “Değirmen”.
Kitapta yer alan bütün hikâyeler çok güzel ama ben “Değirmen” hikâyesine ek olarak “Viyolonsel” ve “Kırlangıçlar” hikâyelerini de ayrıca beğendim. Her türden insana hitap edebilecek hikâyeler bulmak mümkün bu kitapta. Bana hitap eden hikâyeler ise özellikle bunlardı.
Ben bu kitabı severek okudum. Bütün kitap dostlarına bu hikâyeleri okumalarını tavsiye ederim. Edebiyatımızın özgür ve özgün sesi Sabahattin Ali’den bu seçkin, güzel hikâyeleri okuduğunuzda sizler de benim gibi bu kitabı seveceksiniz. İçeriğiyle insanın içine burkan, üslubuyla kendisine hayran bırakan bu kitabı okuyunuz, okutunuz.
Murat Soyak
“DENİZDEN GELEN MEKTUP” HAKKINDA
Bir solukta okunacak” Denizden Gelen Mektup”, geçmiş ve bugün arasında köprü kurarak okurları duygusal bir yolculuğa çıkarıyor. “Anne Kuş, Bu Akşam da Gelmedi” isimli hikâyede aile bağlarını yeniden düşünmeye sevk eden, sıcak ve dokunaklı bir anlatım var. Tabiatın içinde geçen bir hayat mücadelesi... “Ahmet Dayı” isimli hikâyede köy yaşamının zorlukları ve güzellikleri, günlük mücadeleler ve insani duygular ince bir dille anlatılır. Hem geçmişin izlerini hem de insanın manevi dünyasındaki derinlikleri gözler önüne seriyor “Ağlayan Ağaç”. Sırlarla dolu bir hikâyeye tanıklık etmek isteyenler için etkileyici bir yolculuk. Beklenmedik bir zamanda yaşanan acı kaybın derin hüznü anlatılır “Miraç” adlı hikâyede. Böylelikle hayatın ne kadar kırılgan olduğu da dile getirilir. “Yusufçuk Kuşu” hikâyesinde geçmişle bugünü, köyle şehri birbirine bağlayan duygusal bir yolculuk yaşanıyor. “Balık Avındaki Esrar” hikâyesinde yazar, sıradan bir balık avının nasıl unutulmaz bir maceraya dönüştüğünü merak uyandıran bir dille anlatıyor.
Doğan İşler’in kaleme aldığı hikâyelerde insana ve hayata dair içten, sıcak bir anlatımın izleri okunuyor. Kıssadan hisse alınsın diye doğal çevrenin korunması, çalışkanlık, doğruluk, iyilik, aile bağları gibi ortak değerler hikâyelerde vurgulanıyor. Yazarın yaşadığı yere dair tanıklığı özellikle olay, durum, mekân seçimi ve yöresel söyleyişler bağlamında anlatıma yansımış. İyi okumala
“Ey oruç, diriltici rüzgâr, İslâm baharı…”
Mütefekkir-şair Sezai Karakoç’un bir ömür boyunca daha çok Ramazanlarda kaleme aldığı yazıları Diriliş Yayınları arasında bir kitap bütünlüğüne ulaştı: “Samanyolunda Ziyafet-Oruç Yazıları”
Sezai Karakoç, Ramazan ayının insan ve toplum üzerindeki etkilerini tefekkür ederek bu dönemi bir arınma ve yeniden doğuş süreci olarak ele almıştır.
‘Samanyolu’ benzetmesi, Ramazan’ın yücelik ve sonsuzluk ile ilişkili olduğu anlamında derin bir sembolizm taşır. ‘Samanyolunda Ziyafet’ ifadesiyle manevi bir yaşantıya işaret edilir.
Kitapta yer alan yazıların başlıkları bizlere çok şey söylemektedir: Betonları Kıran Oruç, Samanyolunda Ziyafet, Oruç ve Çocuk, Orucun 24 Saati, Orucun Ömrü, Aktüalite, Altın Gece, Bayram, Konuk, Sürekli Mucizeler, Her Yıl Bir Mucize Gibi Gelen, Oruç da Acıkır, Diriliş Saati, Silahımız, Yankı, Bir İftar ve Ötesi, Kadir Gecesi, Yolcu, Bayram, Oruç ve Diriliş, Orucun Ruhu, Ruhun Silahları, Ruhun Şöleni, İnsan ve Oruç, Görünen Aya Selâm, Hicretten Miraca, Oruç Dünyasında, Gök Armağanı Oruç, Orucu Benzerlerinden Fark Ettiren, Çocukluğumuzun Ramazanları, Çağrı, Oruç Ülkesi, Kara Bayramı Aka Çevirmek, Ramazanın Aynasında Hayat.
Bu yazı başlıkları oruç ibadetinin özünü anlamaya yönelik bir yolculuk çağrısı olarak da okunabilir. Her bir başlık, oruç ile ilgili farklı duygu ve düşüncelere kapılar açıyor. Oruç günlerindeki çeşitli duygu, düşünce hallerini vurguluyor.
Oruç gelince özge bir zaman başlar. Ruhun ön planda olduğu bir zamandır bu. Kişi iyiliklere, güzelliklere doğru bir yürüyüştedir. Kirden, karanlıktan uzak günler… Diğer bir ifadeyle kurtuluş günleri, arınma günleri de diyebiliriz. “Bir ev nasıl yılda bir defa temizlenir, örümcek ağlarından kurtarılır, kiremitleri aktarılır, sıvanır, yıkanır, onarılır ve badana edilir; yani yeni yapılmış hale getirilirse, bir ruh da yılda bir kere böyle bir genel temizlik ve revizyon ister. Bir şehrin temizlenmesi, onarılması, yeniden yapılması, sıva, boya ve badanalarının tazelenmesi ile müslüman bir şehrin oruç boyunca ruhî canlılık ve hareketi, yükselme ilerlemesi birbirini çok andırır. Oruç, demek ki bir noktadan bakılınca, ruhun ve vücudun dezenfekte edilmesi oluyor.” (Betonları Kıran Oruç)
Orucun yalnızca bedenî bir açlık olmadığı, ruhsal bir arınma ve yenilenme süreci olduğu özellikle ifade ediliyor. Orucun insan ruhuna kattığı güzellik sayesinde insan yeniden başlamanın huzurunu yaşıyor. Nasıl ki bir ev örümcek ağlarından arındırılıp temizlik yapıldığında yeni bir görünüme kavuşuyorsa, insanın da ruhunu yılın belirli bir döneminde arındırmaya ihtiyacı olduğu anlatılıyor. Bu benzetme, orucun insan üzerindeki etkisini somutlaştırarak psikolojik ve manevi bir yenilenme süreci olduğunu ortaya koyuyor. Kişi, oruç sayesinde ruhsal kirlerinden arınıyor; karanlıktan uzaklaşıyor ve kendini iyilik yolunda bir yürüyüşte buluyor. Böylece oruç ile hem bireysel hem de toplumsal olarak bir uyanış, değişim ve diriliş dönemi yaşanmış oluyor.
Hayatın monotonluğu, sıradanlığı, rutin işleri Ramazan ile değişir. Başka bir kapı açılır adeta. Bu kapıda umut, sevinç, gül aydınlığı… Hayatın bunaltan, usandıran tekrarları kaybolur. Artık yeniden başlamanın vaktidir. “İşte oruç, külü deşer, betonları kırar, eskiyen dünyayı tazeler, alışkanlıkları elâstikîleştirir, donmalarını önler, içgüdüleri pırıl pırıl yapar, insanı melankoliye düşmekten, yani eşyayla ilgiyi kesmekten, korur, kâinatı yeniden yaşanmağa değer bir yer haline getirir, insanı yeni doğmuşçasına yaşamaya hevesli, iştahalı bir yeni insan yapar.” (Betonları Kıran Oruç)
Bu tespit ile orucun insan hayatındaki dönüştürücü etkisi vurgulanıyor. Günlük hayatın sıradanlığı içinde kaybolan insanın, Ramazan ile adeta yeni bir kapıdan geçtiği ifade ediliyor. Eskiyen ve sıkıcı hale gelen alışkanlıklar yerini tazelenmiş, diri bir hayata bırakıyor.
Metindeki özgün benzetmeler, orucun sadece bedensel bir ibadet değil, aynı zamanda insan ruhunu, zihnini ve alışkanlıklarını da yenileyen bir süreç olduğunu gösteriyor. "Külü deşmek, betonları kırmak" gibi ifadeler, orucun bireyin iç dünyasında köklü değişimler yaptığını ve katılaşmış, körelmiş duyguları harekete geçirdiğini anlatıyor. Oruç, donmuş alışkanlıkları esnekleştirerek bireyi durağanlıktan kurtarıyor; içgüdüleri temizleyerek kişiyi daha bilinçli hale getiriyor. Ayrıca, oruç sayesinde insanın melankoliye düşmekten, yani hayatla bağını kaybetmekten korunduğu ifade ediliyor. Burada orucun ruhsal bir şifa kaynağı olduğu düşüncesi ön plana çıkıyor. Böylece dünya, yeniden yaşanmaya değer bir yer haline dönüşüyor. Oruç, alışkanlıkların esnekleşmesini sağlayarak insanı hem bedenen hem de ruhen yeniden yapılandırıyor.
Değişim başlamıştır. Zaman, başka bir zamandır. “Hayvandan meleğe doğru yolculuk; içteki karanlıkların eriyişi, yerini metafizik ışıkların alması Oruçla… Gerçek gün doğuşu, gerçek kuşluk, gerçek öğle, gerçek ikindi, gerçek akşam ve gün batışı, gerçek gece ve yatsı Oruçla. Gerçek zaman Oruçladır.” (Samanyolunda Ziyafet)
Orucun iç dünyamızda meydana getirdiği köklü değişim vurgulanıyor. Oruç, ruh cephesinde verilen mücadeleyi gösterir. ‘Hayvandan meleğe doğru yolculuk’ ifadesi, insanın nefsî arzularından arınarak daha yüce bir bilince ulaşmasını simgeler. Oruç günlerinde zaman algısı da değişiyor. Günün her anı, oruç sayesinde derin bir anlam kazanıyor. Sıradan bir sabah, gerçek bir doğuşa dönüşüyor; gün içindeki vakitler, manevi bir bilinçle yeniden anlamlandırılıyor. Oruç ayında zaman, ‘gerçek zaman’ yüceliğine ulaşır. Oruç, insanı yalnızca maddi dünyadan uzaklaştırmakla kalmaz; ona metafizik bir derinlik kazandırarak hayatın her anını daha bilinçli, hakikatli ve anlamlı kılar.
Müslüman her yıl, bir ay bir ruh şölenine çağrılır. Yeniden varoluş: Yücelten, sağaltan… “Oruç insanın katıldığı, her yıl bir ay katıldığı bir ruh şölenidir. Üstün insanların davetlisi olduğu bir tabiatüstü ziyafet, bir gök sofrasıdır.” (Samanyolunda Ziyafet)
Oruç bir ‘ruh şöleni’ olarak tanımlanıyor. Böylelikle orucun manevi derinlik ve yüksek bilinç taşıyan bir deneyim olduğu vurgulanıyor. Orucu yalnızca açlık ve susuzluk olarak değil, bir manevi ziyafet olarak da anlamamıza yardımcı oluyor. Bu şölende insan ruhunu daima besler ve manevi huzura ulaşır. Böylelikle kendi özüne daha yakın olur. Burada ‘üstün insanlar’ ifadesiyle orucun manevi olgunluk ve derinlik kazandırdığı kâmil insanlara işaret ediliyor.
Çocuğun dünyasında orucun yeri bambaşkadır. Çevresindeki konuşmalar ona kutlu bir misafirin geleceğini haber vermektedir. Ramazanı merakla bekler. Ramazan bütün görkemi ile gelir. Evde bir değişim başlamıştır. Çocuk bu değişime katılmaya çalışır. Sahura kalkar. Büyükleri “uyu” dese de o dinlemez; sahur vakti geldiğinde uyanır. Oruca hazırlık başlamıştır. Gün içinde açlığa, susuzluğa dayanır. İftar vaktini sabırla bekler. Şimdi kulağı ezan sesinde… Çocuk ve oruç arasında daima bir iyilik, güzellik ırmağı akar. “Oruç ve namazladır ki, kutsal bir dünyaya girer çocuk. Sözle değil; bizzat o dünyanın içinde yaşar Mutlak Gerçeği.” (Oruç ve Çocuk)
Bu tespit ve değerlendirmede orucun çocuk için özel bir anlam taşıdığı vurgulanıyor. Ramazan ayında çocuk, oruç tutma çabası ile manevi dünyaya sahici ilk adımları atmaya başlar. Çocuk oruç tutarken aile fertleriyle birlikte ortak manevi bir yaşantıda var olmaya başlar. Çocukların Ramazana dair yaşadığı bu merak ve heyecanları, onların manevi yolculuklarının ilk adımlarıdır. Sahurda kalkmak, açlığa ve susuzluğa dayanmak, orucun getirdiği sabır ve irade çocuk için bir nevi olgunlaşma ve manevî güç kazandırır. Bu ayda yapılan ibadetler ile doğrudan o manevi dünyayı keşfeder. Oruç, çocuğun duygu ve düşünce dünyasında bir değişimi, dönüşümü başlatır. Güzellik, iyilik, doğruluk, sabır gibi erdemleri öğrenir ve bir adım daha yaklaşır ‘Mutlak Gerçek’e.
Ne güzel konuktur o! Evimizi, ruhumuzu aydınlatır; bizlere dirilişin imkânlarını sunar. “Her yıl bir ay için oruç mimarı bize konuk gelir. Gelir gelmez de kollarını sıvar ve işe koyulur. Bir kahve içimlik bile beklemez, dinlenmez. Kutsallığın işçisidir o. İlkin vücut evini şöyle bir yoklar. Bir sarsar insanı. Öyle sarsar ki bacalarda ne kadar birikmiş kurum varsa dökülür. Tabiat etkisiyle gevşemiş ve kopmaya yüz tutmuş sıvalar düşer. Yerinden oynamış kiremitler kayar. Organlar arasında, kasların eklem yerlerinde, hareketsizliğin ve ölümün sembolü olarak gerilmiş kaç örümcek ağı varsa yırtılır. Vücut konağı, böylece konuğun, büyük konuğun gelmiş olduğunu bilmiş olur. Sonra Oruç onarmaya başlar.” (Konuk)
Oruç bir misafire benzetiliyor. Senede bir kez misafir gibi gelen ‘oruç mimarı’ hayatımızı onarır ve ruhumuza yeni yapı taşları ekler. Burada değişim, yenilenme ve diriliş etkileyici bir dille anlatılıyor. ‘Bacalardaki kurumların dökülmesi, sıvaların düşmesi, kiremitlerin kayması’ gibi ifadeler, insan bedenindeki ve ruhundaki fazlalıkların, kirlerin temizlenmesini simgeliyor. Bu durum hem maddî hem de manevî bir yenilenme sürecidir. Ayrıca insanın, alışkanlıkların getirdiği rehavetten kurtulmasına da işaret ediliyor. Oruç, bedeni ve ruhu adeta sarsarak insana tazelik ve canlılık kazandırıyor.
Orucun yalnızca eskiyi yıkmakla kalmayıp aynı zamanda ‘onarım’ vazifesi gördüğü de belirtiliyor. İnsanın ruhuna ve bedenine dokunmak suretiyle daha sıhhatli, daha şuurlu şahsiyetler bina ediyor Oruç.
İnsanoğlunun bitmez sanılan bir koşuşturması var. Gün içinde pür telaş… Ve arada yaşanan aldanışlar, kayıplar… Zira oyun ve oyalanma çeker insanı. İşte oruç günlerinde yeniden tefekkür edip bu kısır döngüye son vermenin zamanıdır. Ramazan, insanın kendisini sorguladığı; olup bitenlerin muhasebe edildiği bir dönem olarak da değerlidir. Bu gidiş nereye, bu çaba niçin? soruları nefsimize sürekli sorulmalı. Bir çağrıdır oruç. Bağlanmanın, yakınlığın yeniden değerlendirildiği ve noksanların tamamlandığı zaman… “Oruç, bu ümmete bağışlanmış; sağı ölüden, diriyi cansızdan ayıran, fark ettiren kutlu bir nimet ve emanettir.” (Her Yıl Bir Mucize Gibi Gelen)
Oruç, insanın manevi dünyasını kuvvetlendirerek gerçek hayatı, gerçek değerleri fark etmesini sağlar. Oruç, hayat ve ölüm arasındaki farkları ayırt etmemizi sağlar. İnsanı özüne dönmeye davet eder.
Oruç hem fert hem de cemiyet planında Rabbimiz tarafından sunulmuş bir nimet ve emanettir. Bu mübarek ayda, insanın hak yolu bulması ve yitik değerleri tekrar keşfetmesi için önemli imkânlar sunulur.
Kur’ân sesi, namaz, merhamet… Bütün bunların neticesi olarak iyiliği yaymanın, kötülüklere engel olmanın gereği bir kez daha hatırlanır. Orucun müslümandan istedikleri vardır: “Evet, oruç da susar, oruç da acıkır. Orucun susadığı ve âb-ı hayat gibi kanamadığı su, Kur’ân sesi, acıktığı namaz, örtündüğü merhamet, kuşandığı, giyindiği, Allah adının yükseltilmesi yani cihadtır.” (Oruç da Acıkır)
Bu ifadelerde orucun manevi cephesi vurgulanıyor. Metindeki ‘oruç da susar, oruç da acıkır’ ifadesi oldukça güçlü bir metafor içeriyor. Burada oruç, manevi bir varlık gibi ele alınıyor. Onun ‘susadığı’ şey, Kur’ân sesi; yani vahyin rehberliğidir. ‘Acıktığı’ şey ise namaz; yani kulluğun ve ibadetin özüdür. Oruç, merhametle insanın kalbini yumuşatıyor ve onu iyiliğe, doğruluğa sevk ediyor. ‘Giyindiği’ ve ‘kuşandığı’ şey ise Allah’ın adının yükseltilmesi, yani İslam’ın yaşanması ve yaşatılmasıdır. Soyut bir kavram olan oruç tıpkı bir insan gibi ete kemiğe bürünüp somutlaşıyor. Bu anlatımda teşhis sanatı etkili bir şekilde kullanılmış. Oruç, insana vazifesini hatırlatır. Ruhu ibadetle beslemek ve adaleti, merhameti hâkim kılmakla oruç gerçek anlamına ulaşır.
Oruç ibadetini durağan bir açlık hali olarak değil; insanı yücelten, iyiliği çoğaltan ve kötülüklerden koruyan etkin bir değişim/dönüşüm süreci yahut ‘cihad’ olarak tanımlıyor.
Bekleyenler için gün doğmuştur artık. Rahmet, mağfiret günleri… “Uzun süren bir kuraklıktan sonra, dudakları çatlamış toprağından ötürü ellerini göğe kaldırmış çiftçi için birden boşanan yağmur neyse, biz müslümanlar için gelen bu oruç da odur.” (Silâhımız)
Ruhun dirilişi için oruç… Toprağın sabırla beklediği yağmur misali. Bu teşbih ile orucun insanı yenileyen, dirilten bir ibadet olduğuna işaret ediliyor. Ve insan, oruç ile yeniden hayat buluyor.
İslâm insanı olmak… “Kur’ân, namaz ve oruçta dirilen bir İslâm insanı olmak: İşte çağımız müslümanının tek varoluş şartı.” (Silâhımız)
İslam insanı olmak, sadece bir kimlik taşımaktan öte, bilinçli bir şekilde bu değerlerle dirilmek ve yaşamını bu temeller üzerine inşa etmek anlamına geliyor. Kur’ân, namaz ve oruçta dirilen ifadesi, bireyin manevi uyanışını ve yeniden doğuşunu simgeliyor. Çağımız müslümanının tek varoluş şartı diyerek, modern dünyada kimlik bunalımı yaşayan bireylere bir istikamet gösteriliyor. Manevî ve ahlakî değerlere bağlı kalmadan, gerçek bir İslam insanı olunamayacağı düşüncesi öne çıkıyor. İslamî değerlerle bütünleşen bir hayatın, bireyin varoluşunun temel dayanağı olduğu ifade ediliyor. Kur’ân’ı hayatına rehber kılmak, namazla bilinçli bir kulluk hali yaşamak ve oruçla nefis terbiyesi yapmak; müslüman şahsiyetin oluşmasını sağlayan unsurlar olarak dile getiriliyor.
Karanlıklardan çıkış için, kurtuluş için Ramazan… “Ölüme doğru koştuğu bu son çağlarda İslâm toplumu tam ölmemişse ve hâlâ yaşıyorsa; bunu, gelip gelip dirilten ramazanlara borçludur geniş ölçüde. Ve bir gün tam dirilecekse, bu da yine bir ramazanda başlayacaktır, ramazanlarla başlayacaktır.” (Oruç ve Diriliş)
Ramazanı dirilişin ve yeniden doğuşun kaynağı olarak ele alıyor. Günümüzde İslam milletinin bir krizden, manevi bir çöküşten geçtiğini ancak Ramazan sayesinde İslam milletinin yeniden dirilme fırsatı bulacağını bildiriyor. Burada Ramazan, bir anlamda dirilişin habercisi olarak kabul ediliyor. "Ve bir gün tam dirilecekse, bu da yine bir ramazanda başlayacaktır, ramazanlarla başlayacaktır." ifadesinde Ramazan günlerinin ruhun dirilişi için bir başlangıç olacağı ifade ediliyor.
İslam milleti, Ramazan ile manevi olarak uyanır; yeniden güç kazanır ve bir bütün olarak daha etkin hale gelir. Oruç, yüce dirilişi başlatan kutlu bir zamandır.
Oruç günlerinde yaşadığımız her ân daha bir anlamlıdır, daha bir kıymetlidir. Taşlar yerine oturmuştur. İnsan bir dinginlik içindedir. Geçmişini hatırlar, bugünü değerlendirir, gelecek günlerin daha iyi olmasını umut eder. Gündelik alışkanlıklar terk edilmiştir. Özge bir oluş ile gün başlar. Yücelten anlamın ışığında vakit daha bir kıymet kazanır. Zaman ve eşya gerçek anlamına kavuşur. İnsan bu değişikliği gün içinde derinden duyar. “Oruç, eşyayı ve evreni de bize yaklaştırmış değil midir? Onu daha derinden algılamakta, kavramakta değil midir? Oruç ayında gündüz daha gündüz, gece daha gece değil midir? Güneş daha güneş, su daha su, toprak daha toprak, ay daha ay, yıldız daha yıldız, zaman daha zaman, mekân daha mekân, vücut daha vücut değil midir? Ve nihayet ruh, daha ruh değil midir?” (Orucun Ruhu)
Oruç ibadeti günlük alışkanlıkları terk etme ve öze dönme fırsatı sunar. İnsan, oruç sayesinde hem dış dünyayı hem de iç dünyasını daha derinden algılar. "Oruç, eşyayı ve evreni de bize yaklaştırmış değil midir?" sorusu odağında eşya, mekân ve ötesi yorumlanır. Oruç insanın dış dünyayı anlamasında yeni ufuklar açar. Günlük yaşantıdaki rutin işler oruç ile değişip yeni anlamlar kazanır. Güneş, su, toprak, ay, yıldız, mekân, zaman vd. oruçla birlikte gerçek anlamlarına kavuşur. Yer gök oruç ışığı ile yeniden aydınlanır. Kâinat böylelikle gerçek anlamına kavuşur.
İnsan, oruç ile sınırlı dünya hayatını aşıp maverayı yoklar. Metafizik dünya ile bağları kuvvetlenir. "Ve nihayet ruh, daha ruh değil midir?" sorusu ile insanın gönül ülkesinde derinleştiği ifade edilir.
Şimdi başlayan bir muhasebedir. “Oruç, bir ruh analizi oluyor inanmış insan için. Geçmişini düşünüyor insan, yanlışlıklarını daha bir net görüyor. Eğrilmişse yolu, düzeltmek istiyor onu. Yay haline gelen “Doğru Çizgi” düzeltiliyor içimizde.” (Oruç Dünyasında)
Orucun insan için bir muhasebe ve öz değerlendirme imkânı sağladığı vurgulanıyor. İnsanın kendi iç dünyasına yönelerek maziye bakmasını, hatalarını fark etmesini ve bunları düzeltmeye çalışmasını sağlayan bir bilinç hali olarak ele alınıyor. "Oruç, bir ruh analizi oluyor inanmış insan için." ifadesi insanın iç dünyasında orucun yaptığı etkiyi psikolojik yönden gösteriyor. Oruç tutan kişi, geçmişine dair bir farkındalık kazanıyor ve hatalarını daha net bir şekilde görebiliyor.
Oruç, insanı bir özeleştiriye davet ediyor. "Eğrilmişse yolu, düzeltmek istiyor onu." ifadesinde buna işaret vardır. İnsan yanlış yollara sapmışsa eğer hatalarını düzeltme isteği duyuyor. İşte tövbenin diğer bir anlatımı da budur. Metafor olarak kullanılan "yay haline gelen doğru çizgi" insanın zaman içinde doğruluktan sapabileceğini ancak orucun bu eğriliği düzeltmeye yardımcı olacağı belirtiliyor. İç dünyamızda bir hesaplaşma yaşanıyor. Ruh terbiyesi olarak oruç, kişinin kendi geçmişiyle yüzleşmesini, hatalarını fark etmesini ve sahih yolu bulmasını sağlayan manevi bir yaşantı olarak tasvir ediliyor.
Kaybettiğini hatırla !.. “Kendi kendinden uzaklaşan insanın kendine dönüşüdür oruç ayı.” (Gök Armağanı Oruç)
Kendine dönüş ve öze doğru yolculuk… Modern hayatın karmaşasında kaybolan insanın Ramazan ayı ile yeniden kendisiyle yüzleşme fırsatı bulduğu anlatılıyor. Günlük yaşamın koşturmacası içinde insan, kendi iç dünyasından kopabiliyor; manevi yönünü ihmal edebiliyor. Oruç ibadeti ise bu kopuşu sonlandırarak insana yeniden kendi özünü hatırlatıyor. İnsan nefsini terbiye ederken ruhunu da arındırıyor ve kaybettiği huzuru, bilinci ve farkındalığı tekrar kazanıyor.
Bir göç var, kutlu sefer… “Ramazan dünya içinde ahirete bir aylığına Müslümanların toptan hicreti gibidir.” (Orucu Benzerlerinden Fark Ettiren)
Ramazan günlerinde insan, karanlıklardan aydınlığa doğru adeta bir hicret halini yaşar. Bu kutlu göç ile maddi dünyadan manevi dünyaya derunî bir yolculuğa çıkılır. Ramazan, inananlar için sadece bir ibadet dönemi değil; aynı zamanda ahiret bilincinin kuvvetlendiği bir zamandır. Fani dünyadan sonsuz özülkeye esaslı bir varoluşun temelleri atılır. Dünyadan ahirete; maddi zevklerden manevi değerlere doğru bir geçiş dönemi yaşanır. Oruç, insanı maddi dünyanın aldatıcı hallerinden bir süreliğine de olsa uzaklaştırır ve kişiyi ahiret bilinciyle buluşturur.
Artık beden geriye çekilir ve ruh ön plandadır. “Ruh, oruç ülkesinde büyümenin sırrını keşfeder.” (Oruç Ülkesi)
İnsanın maddi dünya ile olan bağlarını bir süreliğine de olsa geri plana atıp iç dünyasına yöneldiğini anlatıyor. Oruç, bedeni sınırlarken ruhu yüceltir. Beden kafesinden kurtulan ruh adeta ötelere kanatlanır. Bu süreçte kişinin kendini daha iyi tanıyarak manevi olgunluğa ulaşacağına işaret edilir. İnsan yitiğini fark eder ve yeniden başlamak için harekete geçer.
Diriliş günleri, sevinç günleri, tövbe günleri... Oruç ruhumuzda bir yapının yükselişi gibidir. “Ramazan, biz Müslümanların kimlik hamurumuza bir güneş ışığı gibi sızmıştır. Kişiliğimizi mayalamıştır o. Kişiliğimiz onunla; o, kişiliğimizle yoğrulmuştur. İnsan ruhuna tabiatüstü pencereler açan odur.” (Ramazan Aynasında Hayat)
Oruç, manevî bir inşa sürecidir. Müslümanın kimliğini şekillendiren unsurlardan birisi de oruç. Şahsiyet oluşumu ve manevi aydınlanma… Ramazan güneş ışığı gibi karanlıkları aydınlatır ve kişiliğimizin oluşumunda kalıcı izler bırakır. Oruçla birlikte müslüman yeni kazanımlar elde eder. İnsan-ı kâmil olma yolunda yeni menzillere erişir.
Somut gerçeklik insanı bir cendere gibi boğmaktadır. "İnsan ruhuna tabiatüstü pencereler açan odur" ifadesi ile sığ, sıradan gerçekten uzaklaşıp mücerred aleme ulaşmanın yolları aranır. Yeni duyuş, düşünüş ve yapıcı eylem için bu gereklidir.
Sezai Karakoç’un dergi ve gazetelerde oruç hakkında yayımlanan yazıları bir kitap bütünlüğünde artık. Oruç konusunu işleyen ilk yazı “Betonları Kıran Oruç”, 1962 yılında ‘Yeni İstiklâl’de yayımlanmış. Kitapta yer alan son yazı özellikle bu kitap için hazırlanmış. Yazı için düşülen tarih: Ekim 2004.
Sezai Karakoç, 1962 yılından itibaren oruç konusunu derinlemesine ele alarak farklı bakış açıları ve yeni yorumlarla oruç ibadetinin hikemî, felsefî boyutlarını kaleme almıştır.
"Betonları Kıran Oruç" adlı ilk yazıdan başlayarak yazarın oruç hakkındaki duygu ve düşüncelerini zaman içinde bir yolculuk yaparak okumaktayız. Ekim 2004'te yazılan son yazısı yıllar boyunca bu konuda geliştirdiği bakış açısının sürekliliğine bir işarettir.
Kitap, bir konu merkezinde dalga dalga genişleyip zenginleşir. Oruç ibadetine dair özgün bakışlar, tespitler ve değerlendirmeler içerir.
"Samanyolunda Ziyafet-Oruç Yazıları" kitabı edebiyat ve düşünce dünyamızda çok boyutlu tefekkür derinliği ile oruç ibadeti üzerine yazılmış kıymetli, müstesna bir eserdir. Yeni yorumlar, farklı bakış açıları sunması bakımından önemlidir. Bu eser, her kelimesiyle uyanışa, dirilişe bir çağrıdır.
Sezai Karakoç’un oruç yazılarını okuyunca ruh ve zihin yeniden doğuşun ışığını bulur ve samanyolunda gönül ziyafeti başlar.
Sözü özü oruç yazılarında umudu, irfanı, uyanışı, iyiliği okudum. Samanyolunda Ziyafet’e davetlisiniz dostlar !..
22 Şubat 2025, Niğde
Bir zamanlar mahalle vardı. Rengi, kokusu, iklimi ve ruhu ile başka biçimde. Kendine özgü ama aykırı değil, iğreti değil.
Mahalle sakinleri birbirlerini tanırdı, bilirdi. Komşuluk vardı. Yakınlık, samimiyet vardı. Mahalle sakinleri düşenin dostu, darda kalanın yardımcısı idi. Şimdi öyle mi?
Mahalledeki düğün ile şen, mahalledeki ölüm ile kederli. Acı ve sevinç paylaşılırdı. Böylelikle sıkıntılar, zorluklar aşılırdı.
Mahalleli olmak, bir yerde olmak, ait olmak anlamlarına da gelirdi. Aynı mahallenin çocukları dışarıdan gelecek tehlikelere karşı bir ve beraberdi.
Mahallenin büyükleri hep hürmet ile anılırdı. Onların sözü, sohbeti yol gösterirdi çocuklara, gençlere. Biz vardık, şimdi o “biz” nerede?
Yeni hayat, yeni yapılar huzursuzluğu çoğaltıyor. Heyhat, tel koptu ve ahenk bozuldu!
Mahalle demek, gelenek demekti. Süreklilik esastı. Bu yönüyle oturmuş, köklü bir yapı mahalle. Hatırası var, tarihi var. Değişse de zaman, ana renkler solmuyor. Yeraltı suları derinde, ta derinde… Şehrin gürültüsü bastırmasın iç sesi.
Mahallemiz denildiğinde saygı ve sevgi ile hatırladığım insanlar var. Daha dün gibi gözleri, sözleri... Bal akardı dillerinden. Hikâyeler, masallar, kıssalar anlatılırdı. Hakikate açılan bir kapı idi sohbet. Biz can kulağı ile dinlerdik. Anlatılanlar hiç bitmesin isterdik. Zaman nasıl geçerdi bilmezdik. “Eski toprak” diye tabir edilen o güzel insanlar bir bir göçtüler. Şimdi yerleri nasıl da belli! Arıyoruz onları daima. Ah efendim, mahalle, eski mahalle değil!
Yitik zamanın peşinde koşarken bugünü gözden kaçırmayalım derim. Çeşmeler susturuldu. Çeşmeler mahallenin can gözü idi. Hayat kaynağı çeşmeler yeniden kurulmalı. Çeşme kültürü, almadan vermenin güzel işareti. Medeniyetimizin yüz akı çeşmeler onarılmalı. Mahalle ile söyleşir çeşme. Aralarındaki bağ kuvvetli. Mahalle ve çeşme ayrılmaz iki sevgili gibi.
Mahalle kültürü, mahalle yaşantısı üzerine düşünmek ve yazmak; kendimize yakından bakmanın bir çabasıdır. Unuttuğumuzu hatırlama ve hatırlatma uğraşı bu. Evet, yeni yerleşim alanları, yeni yapılar insanı boğuyor. Aksayan bir şey var. Bir yerde yanlış yapılıyor. Işığa, toprağa, suya, insana doğru bir çıkış yolu gerek şart. Yoksa dayanılır gibi değil.
Mahalle hayatını, mahalle içinde olup bitenleri eserlerine taşıyan yazarları daha bir sevdim. Ahmet Rasim’i hatırlıyorum. Onun eserlerinde çok sesli, çok renkli mahalleler anlatılır. Bir devir kelimelerin gücü ile kayıt altına alınmıştır.
Mahalle camiisi… Bir anlam etrafında toplanmak ve Hakk’a yöneliş. Cem oluş, cemaat rahmeti. Ezan sesi ile çağrılan insan, ezan sesi ile bereketli zaman.
Mahalle kahvesi de var elbet. Mehmet Âkif, “Safahat” isimli eserinde mahalle kahvesini eleştirir. Zira orada tembellik, boş vermişlik vardır. Oysa çalışmak, üretmek varken gayesiz bir şekilde oturmak kişiyi ve toplumu felakete sürükler. “Mahalle kahvesi hâlâ niçin kapanmalı? / Kapansın, elverir artık bu perde pek kanlı!” der Mehmet Âkif. Şiirin bütününde mahalle kahvesi olumsuz yönleri ile karşımıza çıkar. “Mahalle kahvesi Şark’ın harîm-i katîlidir; / Tamam o eski batakhâneler mukâbilidir./ Zavallı ümmet-i merhûme ölmeden gömülür; / Söner bu hufrede idrâki, sonra kendi ölür…”
Bir zamanlar mahalle kabadayıları vardı. Bu hal, kendi akarında, gizlisi olmayan bir tavırdı. Bilinirdi. Bazen Köroğlu misali halk ile beraber, halkın yanında; bazen de yoldan çıkmış, berduş, serseri… Mahalleli nihayetinde bir olur kötüleri hizaya getirirdi. Ev içi anlaşmazlıklar, kavgalar gibi kendi içinde parlar ve sönerdi. Delikanlılar bir vakit sonra “deli” olmaktan yorgun düşerlerdi. Allah korusun, mahallenin delisi olmak da vardı.
Herkes birbirini tanır burada. Kim hasta, kim sağ; kim yoksul, kim varlıklı; kim kimsesiz, kim kimseli; malumatımız vardır efendim. Mahalle dediğin geniş bir aile…
Mahalle ruhu bizi diri tutan bir ruh. Kör bağlılık değil bu, bir yere ait oluş. Ortak kültür, ortak dil ve birlikte yaşanan acılar, sevinçler… Mahalleli birbirinden haberli, birbirine yakın bir topluluk Şimdi en çok aradığımız da bu değil mi? Apartmanlarda, sitelerde tadı yok yaşamanın. Kimse kimseyi duymuyor, kimse kimseyi tanımıyor. Ne çok kimse, ne çok kimsesizlik!
Mahalle dağılınca, mahalle kültürü yok olunca elde kalan nedir? Hüzün ve ıssızlık.
Bir kelimede buluşan cümle; yeniden güzellikler, iyilikler sunabilir insanlığa. Umut ve gayret ile kör karanlık aşılacak elbet. Gün ışıyacak!
resim, sanat, çizim, mitoloji içeren bir resim Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir. image widget
Yazının Devamı1
kar aydınlığında niğde
işte bir çığır
eve doğru
ışık ışık
amele pazarında
tir tir titreyen babam
‘rahmet yağıyor’ der
umut tükenmez
oğul oğul üşüme
yaklaş ateşe
mahzun bakışın
yürek yarası
2
kır bağlarında iki göz evimiz
bütün zenginliğimiz
uzakları yakın eyleyen
annemin anlattığı masal
kar yağıyor, kar yağıyor
varsın, üşüsün ellerimiz
dünyalar bizim şimdi
tarif edilmez sevinç
cümle güzelliğin yurdu
dünyanın tenhasında
kara ağacı dost bilmiş
ah, o iki göz evimiz
3
kış günü
okul dönüşü
bata çıka güle oynaya
göğe yükselen sesler
bir yakınımız gibi
kardan adam
ne dert ne tasa
sokaklar bizim
kar ve melekler
bembeyaz dağ taş
buz kesmiş yeryüzü
nerede şimdi kuşlar
4
hayat bilgisi kitabında
bir başka açıdan kış
iple oynayan kedicik
şöminede kızıl odun
soğuk işlemez ki
heyhat, yıkım günleri
evsizler, kimsesizler
gazetede renkli haber
okuyup da geçiyor
yağ bağlamış yüreği
5
niğde kalesinde bir garip
baharı gözleyen bir garip
halden anlamaz duvarlar
onlar ki ölümcül uykuda
cemreler düşecek elbet
kara kışa karşı sevdamız
birce duyuş, ateş yalımı
Yazının DevamıMehmet Âkif, “Safahat”ın “Âsım” bölümünde haksızlıklar karşısındaki duruşunu, tavrını açık ve çarpıcı mısralarla dile getirir. İşte üzerinde önemle durulması gereken şiir:
“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…
—Boğamazsın ki!
—Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…
İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”
Mehmet Âkif, ümmetin derdiyle dertlenmiş bir insan. Yazdığı şiirlerde yaşanan acılar, yenilgiler, yoksulluğumuz ve umut dile gelir. “Safahat”ta yer alan her bir şiirde devrin halleri adeta kelimelerle resmedilir.
Mehmet Âkif, çözümde görev alan, çözüm üreten mütefekkir-şairdir. Mehmet Âkif’in şiirlerinde toplum hayatı, karşılaşılan sorunlar ve çözüm önerileri yer alır. Sanatı hakikat için toplum için bilmiştir. Geri kalmışlık, yoksulluk, savaşlar, yaşanan zorluklar ve acılar şiirlerinde işlenir. Sorunları tespit eder ve çözüm önerilerinde bulunur. Derde derman olma çabası eserlerine yansımıştır. Duydukları, gördükleri kısaca yaşadıkları karşısında kayıtsız kalmamıştır. Yaşadığı dönemde olup bitenler esere taşınmış; üzerinde düşünülmüş ve dersler çıkarılmış. Şiirini ‘samimiyet’ ve ‘hakikat’ üzerine kurmuştur.
“Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim…
İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek”
Bir ömür inandığı gibi yaşama çabasında olmuş. Eşref Edip, Mehmet Âkif’in bu yönünü şöyle ifade eder: “Âkif, sadece bir köşeye çekilip düşündüklerini ve duyduklarını yazmakta kalan bir şair değildi. Aynı zamanda doğru bildiği şeyleri yapmaya çalışan; hareketlerini samimi duygularına uygun düşürmeye uğraşan bir cemiyet adamıydı.” Eserleri ile hayatını karşılaştırdığımız zaman şunu açıkça görüyoruz: Mehmet Âkif, izzetli bir duruşu olan şahsiyettir.
“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…”
Bu iki mısra yaşanan haksızlıklar karşısında bir cevap hükmündedir. Şair haksızlıklar karşısında susmayacağını beyan ediyor. Mehmet Âkif dindar bir şahsiyetti. Müslümanca düşünmeyi ve yaşamayı ilke edinmişti. Mehmet Âkif’in zulme karşı oluşundaki kaynağı, hareket noktası Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz’in(s.a.v) sünneti idi. Rabbimiz buyuruyor: “Zalimlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım olunmazsınız” (Hud Suresi, 113). Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor: “Kim, zalime yardım ederse, Allah o zalimi ona musallat eder.”
Zulmü asla desteklemeyeceğini, zalimleri asla sevmeyeceğini açıkça duyuruyor şair. “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” mısrası ile hakkın, hakikatin yanında olacağını ifade ediyor.
“Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…
—Boğamazsın ki!
—Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.”
Bu mısralarda öfke belirgin. Şiirin bu kısmında karşılıklı konuşmalar(muhavere) ile tavır alış, karşı duruş belirginlik kazanıyor.
Şairin kötülük odaklarına karşı söyleyecek sözü var. Her ne pahasına olursa olsun susmayacağını beyan ediyor. Sonra bu tavrın açıklaması, arka planı dile getiriliyor:
“Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam…
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle”
Bu bölümde bağımsızlık, özgürlük düşüncesi de işleniyor. Mehmet Âkif, ‘istiklâl’ kavramını her dem yüreğinde taşıyordu. Mehmet Âkif, kelimenin tam anlamıyla istiklâl şairidir. İstiklâl mücadelemizin ruh cephesinde, maneviyat cephesinde gösterdiği gayretlere tarih tanıklık etmiştir. Birlik ve beraberliğin sağlanması, düşmana karşı mücadele edilmesi hususunda yazıları, şiirleri ve vaazları ile hizmet etmiştir. İstiklâl marşımızda özellikle vurgulanan bir mısra vardır. Şiirde tekrar edilir: “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl”. Bu mısra veciz anlatımın doruğundadır. Başarmak için, zafere ulaşmak için önce inanmak gerekir. Sonrası destanî bir mücadele ile kazanılan bağımsızlıktır. “Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle” mısrasında geçen ‘altın lâle’ tabiri boyuna vurulan zincir anlamına gelmektedir.
İstiklâl Marşımızda geçen “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” mısralarında da aynı anlam başka bir söyleyişle anlatılmıştır.
“Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.”
Hiç kimse beni kendisine kul köle edemez; beni keyfince yönetemez, anlamı burada yüksek sesle dillendiriliyor. İtirazlarım karşısında belki beni susturmak istersiniz hatta öldürmek istersiniz beni ama istediğiniz yöne sevk edemezsiniz. Sizin yanınızda değilim, nidasıdır bu. Doğru bildiğini söyleme kararlılığı bir kez daha vurgulanmaktadır. İzzetli yaşamanın yolu, gerektiğinde ‘hayır’ diyebilmekten geçer. Yerinde ve zamanında tavır almak, meydanı kötülük odaklarına bırakmamak adına önemlidir. Yoksa dokunmaz sanılan yılan(lar), bir gün olur dokunur. İşte o vakit, her şey için çok geç olabilir. Zira yapılması gerekenler zamanında yapılmamıştır.
“Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…
İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”
Bu mısralarda şairimiz acıma ve merhamet duyguları ile ön plandadır. Kimsesizleri, mazlumları koruma gayretinde olduğunu görüyoruz. Mehmet Âkif “Safahat”ta yer alan diğer şiirlerinde de bu duyguyu sıkça işler. “Küfe” şiirinde çocuk yaştaki Hasan’ın acıklı hikâyesi anlatılır. “Seyfi Baba” şiirinde fakir Seyfi Baba’nın perişan hali, yoksulluğu, kimsesizliği anlatılır. Şair, Seyfi Baba’ya yardım etmek ister ama ne hazindir ki onun da cebinde parası yoktur. Yaşanan bu hali yüreğimizi sızlatan bir mısra ile ifade eder: “Ya hamiyyetsiz olaydım ya param olsa idi.” Gerçekçi bir anlatım hâkim. Mehmet Âkif, yaşanan zorlukları gören, dertlilere derman olmak isteyen, cemiyete yol gösterme çabasında olan bir şahsiyettir. Yazdıklarını, bütün samimiyetiyle şahsında yaşayarak göstermiştir. Çevresinde bulunan Mithat Cemal, Eşref Edip gibi şahısların hatıraları, tespitleri bu anlamda dikkate değer.
“Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim” mısrasında şairimizin insancıl yönü belirgin. Bütün haksızlıkların karşısında duran; izzetli, erdemli bir insan ile muhatabız. Kararlı bir tutumu görmekteyiz. Şair, tarafsız değildir. Mazlumların yanında olmayı tercih etmiştir. “Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu” mısrası bu tercihe işaret eder.
Şiirin bütününde haksızlıklar karşısında tavır alış ve mazlumları koruma çabası ana duygu olarak işlenmiştir. Bu şiir Mehmet Âkif’in karakterini, duruşunu açıklayıcı niteliktedir.
Yaşadığı çağı doğru okuyan, noksanları gören, yapılması gerekenleri maddî ve manevî cephesiyle duyuran mütefekkir-şair Mehmet Âkif’i yeniden okumalıyız. Rahmetle anıyorum. Ruhu şâd olsun.
Yazının Devamıçıkıp da gelmişim bir bilinmeze
dalım, yaprağım kaygılı
ah alın terim, yorgunluğum ah
bir varmış bir yokmuş bahçe
ağlaya ağlaya diner mi sızı
yüzünü toprağa belemiş anne
umudum oğul, serinliğim oğul
hatırlar mısın salıncağı
bu rüzgâr ağacı kıracak yine
emeğimi göğe savuran bu rüzgâr
Yazının Devamı