Ölümü hatırlamak hayırlara vesiledir. Ölümü hatırlamak sınırları hatırlamak gibi. Hepimizin bildiği ama hemen unuttuğu bir gerçek ölüm. Mademki öleceğiz bu serkeşlik, bu kavga niye? Ölümden kaçamayız zira “Her nefis ölümü tadacaktır.” Ölüm bir hatırlatıcı, bir uyarıcı olarak hep yanımızdadır.
Halk dilinde ölen kişi için “göç etti”, “dünyasını değiştirdi”, “şimdi gerçek dünyasında” gibi ifadeler kullanılır. Mevlâna Hazretleri ölüm vakti için “şeb-i arûz” der. Sevgiliye kavuşma vakti. Bu sebeple Mevlâna, ölümü hüzün günü olarak değil sevinç günü, düğün günü olarak ifade eder. Yüce bir anlayış, derin bir idrâk.
Ölüm düşüncesi bizim medeniyetimizde korkulu, saplantılı, hastalıklı bir bakış ile anlatılmamıştır. Batılılaşma(modernleşme) maceramızın başlamasıyla birlikte hayata, insana, kâinata bakış değişti. Modernizm fikri bölünmüş, parçalanmış bir zihin ister. Akl-ı selim yerini akılcılığa bıraktı. İnsan-ı kâmil olmak yerine eşyaya sahip olmak marifet sayıldı. Ve hatta “üst-insan” gibi aşırı yorumlar ile cihan savaşlarının tohumları atıldı. Bilginin, teknolojinin hızla geliştiği bir çağda insanlık maneviyat cephesinde kayıplar verdi. Modern zamanlarda yeni bir cahiliye kültürü ortaya çıktı. “Asra yemin olsun ki insan hüsrandadır.”
İnsanoğlu bazen kendi eliyle yeni putlar oluşturur. Bağlanma, inanma ihtiyacı başka alanlar içinde görünür olur. Şimdi hayat sahnesinde sahte ilahlar, sahte kahramanlar var. Bağlar zayıflamış ve hatta kopmuş. Yaşamak bazılarına göre sadece yemek, içmek, gezmek ve dünyadan haz almak içindir; bazılarına göre ise yaşamak saçmadır. İntihar olayları modern zamanlarda daha bir arttı. Atom bombası, hidrojen bombası ve her türlü kimyasal silahlar modern kafanın insanlığa sundukları birer armağan. Ölümler şimdi daha seri ve daha kolay. Cihan savaşlarını başlatan yıkıcı, yok edici zihniyeti görmek gerek.
Modernizm anlayışında ölüm maalesef kötü bitiştir. Ölmek onlara göre toprak olmaktır, ot olmaktır. Ölüm, dillerinde kaybolmak ile eşanlamlıdır. Kaybolmak ne hazin son değil mi? Bu sebeple ölümü hiç hatırlamak istemezler. Rahatları kaçar. Birey, ölüm korkusuyla titremektedir. Modern insan paranın ve sanatın gücü ile ölümsüzlüğü dener hep. Modern sanatın temelinde ölüme isyan fikri vardır. Kelime, renk, ses ve çizgi bu isyan fikri ile yüklüdür. Sanat adı ile oluşturulmuş bir sürü helvadan putlar!
Ölüm düşüncesinin zaman içindeki seyrini şairlerin dilinden takip edebiliriz. Türkçemizin kurucu şairlerinden Yunus Emre ile başlayalım.
“Vaktinize hazır olun
Ecel vardır gelir bir gün
Emanettir kuşça canın,
Issı vardır alır bir gün”
Evet, can bize emanettir. Vakti geldiğinde asıl dünyasına, sahibine kavuşacaktır. Ya sonrası…
“Mezardan durugelicek
Hakk terazi kurulıcak
Amelimiz görilecek
Aceb nola benim halim”
O gün hesap günüdür. Her kişi yaptığı iyilikler ve kötülükler ile Hakk’ın divanına çıkacaktır.
Karacaoğlan, dünyanın cazibesine kapılmış belli ki ölümü hiç hatırlamak istemez. Der ki:
“Ölüm ardıma düşüp de yorulma
Var git ölüm bir zamanda gene gel”
Dünyaya alışmış bir kere; bırakmak öyle kolay mı? Takip edildiğinin farkında şair, gafil değil. Biliyor gelecek olanı, biliyor gerçeği.
Hanımının ölümü karşısında “Öldün, nasıl eyleyeyim tahammül” der Abdülhâk Hamid Tarhan. “Makber” diye diye yeri göğü inletir.
Mehmet Âkif, ölümden ders almamız gerektiğini belirtir.
“Musalla: Minber-i tebliğidir dünyada ukbanın
Musalla: Ders-i ibrettir durur pişinde irfanın”
Yeni edebiyatımızda ölüm denildiğinde akla gelen şairlerden birisi de Cahit Sıtkı Tarancı’dır. Birçok şiirinde ölüm konusunu işlemiştir. En bilineni ise “Otuz Beş Yaş” şiiridir.
“Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.”
Şair bir kabulleniş edasıyla şöyle der:
“N’eylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak.
Taht misali o musalla taşında.”
Orhan Veli, “Ölüme Yakın” şiirinde bir başka açıdan hayatı ve ölümü anlatır. Cümle zorluklardan, sıkıntılardan kurtulmak ister. Hayatın ağır yükü altında ölümü düşünür. Aralanan bir kapı.
“Ölürüz diye mi üzülüyoruz?
Ne ettik, ne gördük şu fâni dünyada
Kötülükten gayri?
Ölünce kirlerimizden temizlenir,
Ölünce biz de iyi adam oluruz;
Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış,
Hepsini unuturuz.”
Ahmet Muhip Dıranas, ölümü bir yakını gibi görür. Bütün zamanlar içre bizi hiç terk etmeyen ölüm.
“Uzaktadır her şey, hep… Yalnız ölüm
Her yerde, her an yakınımız ölüm”
Ölüm canımızda taşıdığımız olmuştur. Ecel vaktine kadar yoldaşımız. Yahya Kemal Beyatlı’nın ölüme dair söyledikleri:
“Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan”
Rind-meşrep bir eda ile ölümü anlatır:
“Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç
Cihâna bir daha gelmek hayâl edilse bile
Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle”
Bu mısralarda ölüm korkulu, tedirgin bir halden ziyade rahat, dingin bir ruh hali ile anlatılır. “Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde” der. Şairin “O Taraf” isimli şiirinde söylediği:
“Gördüm ölüm diyarını rü’yâda bir gece
Sessizlik ortasında gezindim kederlice”
Ve bu şiirin sonunda bir soru: “Yoksa başka bir âlem midir ölüm?”
Ölüm uzayıp giden bir sessizliktir. “Düşünce” isimli şiirinde der ki:
“Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi
Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi”
Ölüm bir muamma, bir soru. Şair cevap vermek ister. Necip Fazıl, şiirlerinde ölüm düşüncesini sıkça işlemiştir. Sonsuza ulaşmak için ölüm bir geçit. Ötelerden mana yüklü bir rüzgâr. Ruh köklerine derin bağlılık.
“Ölüm güzel şey budur perde ardından haber
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?”
Ölüm, şiirimizde yeniden “vuslat” fikri olarak telakki edilmeye başlanmıştır. Hakk’a teslim olmuş şairin mısraları:
“Ben ölünce etsin dostlarım bayram
Üst üste tam kırk gün, kırk gece düğün
Açı doyurmaksa kabirde meram
Yemeğimde Fatiha, günde beş öğün”
“Her ölüm erken ölümdür” diyen Cemal Süreya, ölüm konusunu kaygılı, korkulu bir dille anlatır:
“Ölüm geliyor aklıma birden ölüm
Bir ağacın gövdesine sarılıyorum”
İnsan bir yakınını kaybettiğinde yıkılır. Gün birden kararır. Tadı kalmaz yaşamanın. Cemal Süreya “Sizin hiç babanız öldü mü?” der. Bu yürek yakıcı sorunun devamında şu mısralar vardır:
“Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar, aldılar, götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum”
Bir tanımlama, belirleme çabası olarak okunabilecek ölüm mısraları:
“Ölüm mü,
Bir gölün dibinde durgun uykudasın.”
Ziya Osman Saba ölüm hakkında der ki:
“Gözlerimi o saat sessiz kapayacağım
Beni bekleyedursun bir kenarda yatağım
Bütün yorgunluğumu alacak bir teneşir”
Erdem Bayazıt’ın şiirlerinde ölüme dair mısralar sıkça yer alır. Hakikat içre bulduğu cevapları gür bir sesle duyurur. Hakk’a tam bir teslimiyet içinde şair.
“Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm”
Ölümsüzlüğü tatmak…Efendimiz(s) “Ölmeden evvel ölünüz” buyuruyor. Sonsuzu anlamaya ve anlatmaya çalışmak yahut ölmeden evvel ölüp de dirilmek.
“Mahlûkta devinen
Gürül gürül bir ırmaktır ölüm”
Ölüm hepimiz için. Başkasıyla ölen biziz. Er ya da geç kapımızı çalacak ölüm. İsmet Özel, “Üç Firenk Havası” şiirinin birinci kısmında ölüme dair şu mısraları söyler:
“Bize ne başkasının ölümünden demeyiz
çünkü başka insanların ölümü
en gizli mesleğidir hepimizin
başka ölümler çeker bizi
ve bazan başkaları
ölümü çeker bizim için.”
“Kitaplarda Ölmek” şirinde iki çizgi arasındaki hayatı anlatır Behçet Necatigil. Her şey o kısa çizgide: “Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci / Ne varsa orda”. Şiirden bir bölüm:
“Adı, soyadı
Açılır parantez
Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
Kapanır parantez.
O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı
Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.”
Alâeddin Özdenören “Cebimde ölümüm” isimli şiirinde der ki:
“Gülüm gülüm
Bu kentin koynuna girdiğim günden beri
Cebimde ölümüm
Avuç avuç dağıtırım insanlara
Bir türlü tükenmez ölümüm”
Yaşayıp giderken gündelik telaşlarda. Bir alışkanlık üzere devam ederken hayat. Bir gün çıkar gelir. Yapılan hesaplar, planlar yarım kalır. Sonrası hüzün… Mustafa Özçelik “Ölüm” isimli şiirinde yaşanan hali etkili bir dille anlatmış:
“Ölümü görünce
Şaşkın bir soruya dönüşüyor hayat
Bu serüven çılgını ayaklarım
Bastığı toprakta tedirgin
Sulara girerken ürkek biraz
Bu limanı bırakıp giderken
Bütün hayatların soğuk yüzünde
Ayrılığın o sarı rengi
Bir yokuşun önünde
Yolunu kesmiş ejderhâ”
Sezai Karakoç, şiirlerinde hayatı, insanı ve hakikati yorumlarken ölüm gerçeği ile yüzleşir. Ölüm yeniden başlamanın adıdır. Diriliş ırmaklarında hayat bulur mısralar.
“Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda
Verilmemiş hesapların korkusuyla
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim”
Sezai Karakoç “balkon” imgesiyle modern zamanlardaki yaşantıya ve ölüme işaret eder.
“Çocuk düşerse ölür çünkü balkon
Ölümün cesur körfezidir evlerde”
Yaklaşan zamanı muhteşem bir mısra ile duyurur:
“Gelecek zamanlarda ölüleri balkonlara gömecekler”
Sezai Karakoç’un dilinde ölümden ötesi vardır. Ölümden evvel dirilişi hatırlatır.
“Ben ağıt yazmayı sevmem
Ölmeden değil dirilişten yanayım
Ölümden değil ölüm sonrasından yana
Ağıt yazmaktan değil mevlüt yazmaktan yanayım”
“Cümle şair dost bahçesi bülbülü” der Yunus Emre. Her şair kendi duygu-düşünce dünyasında ölümü anlatmış.
Efendimiz(s) “Ağzınızın tadını bozan ölümü çok hatırlayınız” buyuruyor. Unutuşu sonlandıran ölüm. Şehrin kıyısındaki mezarlık yaşayanları daima uyarır. Serin serviler altında yatanları düşünelim. Yaratılan cümle varlığın fani oluşu gözümüzdeki, gönlümüzdeki perdeleri kaldırır. İnsan ve hayat arasındaki hassas denge iman kuvveti ile sağlanır.
Ve an gelir herkes bir suskunluğa bürünür. Ölüm konuşur.
1
kar aydınlığında niğde
işte bir çığır
eve doğru
ışık ışık
amele pazarında
tir tir titreyen babam
‘rahmet yağıyor’ der
umut tükenmez
oğul oğul üşüme
yaklaş ateşe
mahzun bakışın
yürek yarası
2
kır bağlarında iki göz evimiz
bütün zenginliğimiz
uzakları yakın eyleyen
annemin anlattığı masal
kar yağıyor, kar yağıyor
varsın, üşüsün ellerimiz
dünyalar bizim şimdi
tarif edilmez sevinç
cümle güzelliğin yurdu
dünyanın tenhasında
kara ağacı dost bilmiş
ah, o iki göz evimiz
3
kış günü
okul dönüşü
bata çıka güle oynaya
göğe yükselen sesler
bir yakınımız gibi
kardan adam
ne dert ne tasa
sokaklar bizim
kar ve melekler
bembeyaz dağ taş
buz kesmiş yeryüzü
nerede şimdi kuşlar
4
hayat bilgisi kitabında
bir başka açıdan kış
iple oynayan kedicik
şöminede kızıl odun
soğuk işlemez ki
heyhat, yıkım günleri
evsizler, kimsesizler
gazetede renkli haber
okuyup da geçiyor
yağ bağlamış yüreği
5
niğde kalesinde bir garip
baharı gözleyen bir garip
halden anlamaz duvarlar
onlar ki ölümcül uykuda
cemreler düşecek elbet
kara kışa karşı sevdamız
birce duyuş, ateş yalımı
Yazının DevamıMehmet Âkif, “Safahat”ın “Âsım” bölümünde haksızlıklar karşısındaki duruşunu, tavrını açık ve çarpıcı mısralarla dile getirir. İşte üzerinde önemle durulması gereken şiir:
“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…
—Boğamazsın ki!
—Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…
İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”
Mehmet Âkif, ümmetin derdiyle dertlenmiş bir insan. Yazdığı şiirlerde yaşanan acılar, yenilgiler, yoksulluğumuz ve umut dile gelir. “Safahat”ta yer alan her bir şiirde devrin halleri adeta kelimelerle resmedilir.
Mehmet Âkif, çözümde görev alan, çözüm üreten mütefekkir-şairdir. Mehmet Âkif’in şiirlerinde toplum hayatı, karşılaşılan sorunlar ve çözüm önerileri yer alır. Sanatı hakikat için toplum için bilmiştir. Geri kalmışlık, yoksulluk, savaşlar, yaşanan zorluklar ve acılar şiirlerinde işlenir. Sorunları tespit eder ve çözüm önerilerinde bulunur. Derde derman olma çabası eserlerine yansımıştır. Duydukları, gördükleri kısaca yaşadıkları karşısında kayıtsız kalmamıştır. Yaşadığı dönemde olup bitenler esere taşınmış; üzerinde düşünülmüş ve dersler çıkarılmış. Şiirini ‘samimiyet’ ve ‘hakikat’ üzerine kurmuştur.
“Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim…
İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek”
Bir ömür inandığı gibi yaşama çabasında olmuş. Eşref Edip, Mehmet Âkif’in bu yönünü şöyle ifade eder: “Âkif, sadece bir köşeye çekilip düşündüklerini ve duyduklarını yazmakta kalan bir şair değildi. Aynı zamanda doğru bildiği şeyleri yapmaya çalışan; hareketlerini samimi duygularına uygun düşürmeye uğraşan bir cemiyet adamıydı.” Eserleri ile hayatını karşılaştırdığımız zaman şunu açıkça görüyoruz: Mehmet Âkif, izzetli bir duruşu olan şahsiyettir.
“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…”
Bu iki mısra yaşanan haksızlıklar karşısında bir cevap hükmündedir. Şair haksızlıklar karşısında susmayacağını beyan ediyor. Mehmet Âkif dindar bir şahsiyetti. Müslümanca düşünmeyi ve yaşamayı ilke edinmişti. Mehmet Âkif’in zulme karşı oluşundaki kaynağı, hareket noktası Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz’in(s.a.v) sünneti idi. Rabbimiz buyuruyor: “Zalimlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım olunmazsınız” (Hud Suresi, 113). Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor: “Kim, zalime yardım ederse, Allah o zalimi ona musallat eder.”
Zulmü asla desteklemeyeceğini, zalimleri asla sevmeyeceğini açıkça duyuruyor şair. “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” mısrası ile hakkın, hakikatin yanında olacağını ifade ediyor.
“Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…
—Boğamazsın ki!
—Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.”
Bu mısralarda öfke belirgin. Şiirin bu kısmında karşılıklı konuşmalar(muhavere) ile tavır alış, karşı duruş belirginlik kazanıyor.
Şairin kötülük odaklarına karşı söyleyecek sözü var. Her ne pahasına olursa olsun susmayacağını beyan ediyor. Sonra bu tavrın açıklaması, arka planı dile getiriliyor:
“Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam…
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle”
Bu bölümde bağımsızlık, özgürlük düşüncesi de işleniyor. Mehmet Âkif, ‘istiklâl’ kavramını her dem yüreğinde taşıyordu. Mehmet Âkif, kelimenin tam anlamıyla istiklâl şairidir. İstiklâl mücadelemizin ruh cephesinde, maneviyat cephesinde gösterdiği gayretlere tarih tanıklık etmiştir. Birlik ve beraberliğin sağlanması, düşmana karşı mücadele edilmesi hususunda yazıları, şiirleri ve vaazları ile hizmet etmiştir. İstiklâl marşımızda özellikle vurgulanan bir mısra vardır. Şiirde tekrar edilir: “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl”. Bu mısra veciz anlatımın doruğundadır. Başarmak için, zafere ulaşmak için önce inanmak gerekir. Sonrası destanî bir mücadele ile kazanılan bağımsızlıktır. “Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle” mısrasında geçen ‘altın lâle’ tabiri boyuna vurulan zincir anlamına gelmektedir.
İstiklâl Marşımızda geçen “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” mısralarında da aynı anlam başka bir söyleyişle anlatılmıştır.
“Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.”
Hiç kimse beni kendisine kul köle edemez; beni keyfince yönetemez, anlamı burada yüksek sesle dillendiriliyor. İtirazlarım karşısında belki beni susturmak istersiniz hatta öldürmek istersiniz beni ama istediğiniz yöne sevk edemezsiniz. Sizin yanınızda değilim, nidasıdır bu. Doğru bildiğini söyleme kararlılığı bir kez daha vurgulanmaktadır. İzzetli yaşamanın yolu, gerektiğinde ‘hayır’ diyebilmekten geçer. Yerinde ve zamanında tavır almak, meydanı kötülük odaklarına bırakmamak adına önemlidir. Yoksa dokunmaz sanılan yılan(lar), bir gün olur dokunur. İşte o vakit, her şey için çok geç olabilir. Zira yapılması gerekenler zamanında yapılmamıştır.
“Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…
İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”
Bu mısralarda şairimiz acıma ve merhamet duyguları ile ön plandadır. Kimsesizleri, mazlumları koruma gayretinde olduğunu görüyoruz. Mehmet Âkif “Safahat”ta yer alan diğer şiirlerinde de bu duyguyu sıkça işler. “Küfe” şiirinde çocuk yaştaki Hasan’ın acıklı hikâyesi anlatılır. “Seyfi Baba” şiirinde fakir Seyfi Baba’nın perişan hali, yoksulluğu, kimsesizliği anlatılır. Şair, Seyfi Baba’ya yardım etmek ister ama ne hazindir ki onun da cebinde parası yoktur. Yaşanan bu hali yüreğimizi sızlatan bir mısra ile ifade eder: “Ya hamiyyetsiz olaydım ya param olsa idi.” Gerçekçi bir anlatım hâkim. Mehmet Âkif, yaşanan zorlukları gören, dertlilere derman olmak isteyen, cemiyete yol gösterme çabasında olan bir şahsiyettir. Yazdıklarını, bütün samimiyetiyle şahsında yaşayarak göstermiştir. Çevresinde bulunan Mithat Cemal, Eşref Edip gibi şahısların hatıraları, tespitleri bu anlamda dikkate değer.
“Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim” mısrasında şairimizin insancıl yönü belirgin. Bütün haksızlıkların karşısında duran; izzetli, erdemli bir insan ile muhatabız. Kararlı bir tutumu görmekteyiz. Şair, tarafsız değildir. Mazlumların yanında olmayı tercih etmiştir. “Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu” mısrası bu tercihe işaret eder.
Şiirin bütününde haksızlıklar karşısında tavır alış ve mazlumları koruma çabası ana duygu olarak işlenmiştir. Bu şiir Mehmet Âkif’in karakterini, duruşunu açıklayıcı niteliktedir.
Yaşadığı çağı doğru okuyan, noksanları gören, yapılması gerekenleri maddî ve manevî cephesiyle duyuran mütefekkir-şair Mehmet Âkif’i yeniden okumalıyız. Rahmetle anıyorum. Ruhu şâd olsun.
Yazının Devamıçıkıp da gelmişim bir bilinmeze
dalım, yaprağım kaygılı
ah alın terim, yorgunluğum ah
bir varmış bir yokmuş bahçe
ağlaya ağlaya diner mi sızı
yüzünü toprağa belemiş anne
umudum oğul, serinliğim oğul
hatırlar mısın salıncağı
bu rüzgâr ağacı kıracak yine
emeğimi göğe savuran bu rüzgâr
Yazının Devamıkara ağacı da kestiler
dost ırağında
soluyor gül
dert alır mı dört duvar
efkâr demlenir
uzak şarkılar
erise içimin buzulları
bir vakte ersem
memnun
“hayattayım” sözü bile yaralı
Muhalif rüzgâr esiyor
Solgun, sarı yapraklar
Dere yatağı, çakıl taşları
Kara orman uğultusu
Kuşların da terk ettiği
Yine noksan birimiz
Yol, sessizliğe doğru
Yaramı dağlayan güz
Yazının Devamı