Tarihte, dilde, kültürde devamlılık esastır. Dil bütün birikimiyle nesilleri birbirine bağlamaktadır. Zaman zaman dile çeşitli müdahaleler yapılmış olsa da akış devam ediyor.
“Dil, varlığın evidir” der Heidegger. ‘Varlığın evi’ benzetmesi dil için söylenebilecek en isabetli tariftir. Zira insanoğlu bir dilin içinde hissetmeye, tefekkür etmeye başlar. Bu yönüyle dil, varlığın tekâmül ettiği bilinç alanıdır.
Dil, anlama-anlatma-anlaşma hususunda araçtır. Bu yönüyle bir görevi yüklenmiştir. Halimize tercüman olduğu sürece kıymet kazanır. İletişimi sağlama noktasında dilin etkin kullanımı önem arz etmektedir. Yanlış anlaşılmaların çoğu dili noksan kullanmaktan kaynaklanır. Doğru kelime, doğru cümle kullanımı neticesinde olumlu sonuçlar alınabilir. Yakınlaştırdığı gibi uzaklaştırır da dil. İyileştirdiği gibi kötüleştirir de dil. Dostluğu sağladığı gibi düşmanlığı da başlatabilir dil. Yücelttiği gibi alçaltabilir de dil. Özen ve dikkat gerektirir.
George Orwel, ‘1984’ adlı romanında dil bozumu ile oluşturulan kaos ortamında milletleri ‘sürüler’ haline getirme düşüncesini işler. Bu roman ilkin 1949’da basılmıştır. Romanda totaliter tek partinin yönetiminde korku, propaganda ve beyin yıkama ile halkı ve hayatı ‘karartma’ politikası ustalıkla tenkid edilir. Bu roman, son devirde dil üzerine önemli bir dikkati içermektedir ve cümlemiz için ikâz niteliğindedir.
Dilde sadeleştirmenin bir ölçüsü var mı? Yoksa her kelimenin kökenine bakıp ırkçı bir tavırla dilden mi kovacağız? Bu yöntemin olumsuz sonuçları bir bir ortaya çıkıyor. Yeni nesil, İstiklâl Marşımızın dilini dahi anlayamaz oldu. Refik Halid Karay’ın, Reşat Nuri Güntekin’in, Peyami Safa’nın romanları günümüzde okuyuculara sadeleştirilip de sunuluyor. Elli yıl önce yazılan eserlerin diline yabancılaşmış bir topluluk var. Bu kötülüğü millete reva görenler utansın. Biz her elli yılda bir dilde sadeleştirme yapacak olursak elimizde kalan ‘kuşdili’ olur.
Dilden kelime atıp köksüz sözcükler uydurmanın faydası olmadı. Evimizi yıkma niyetinde olan kişileri, kurumları tanımalıyız. Dil bozumu karşısında teyakkuzda olmamız gerekir.
Dile musallat olan uydurmacılık hastalığı neyse ki şimdi eski şiddetinde değildir. Bu durum, günümüz için olumlu bir gelişmedir. Zararın neresinden dönersek kârdır hesabınca yeniden ‘Yaşayan Türkçe’ esas olmalıdır. Tarihten bugüne bütün kazanımlarıyla ‘Yaşayan Türkçe’ bize yeni imkânlar sunabilir.
Nihad Sâmi Banarlı, ‘Türkçenin Sırları’ kitabında öztürkçecilik, uydurmacılık akımına karşı çıkmış; dilimizdeki Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin yerine uydurulan sözcüklerin yanlışlığı üzerinde durmuştur. 1972 yılında ilk basımı yapılan bu kitapta Türkçe'nin güzelliklerini, inceliklerini ve ahengini konu olarak işleyen 43 makale bulunmaktadır.
Osmanlı devletinin son devrinde, dilde millî ve şuûrlu ıslahat çalışması Sultan Abdülhamîd devrinde başlamıştı. Sonraki yıllarda da bu çaba devam etmiştir. Özellikle ‘Yeni Lisancılar’ bu hususta gayret göstermişlerdi. Ağdalı söyleyiş yerine İstanbul halkının konuşmasını esas almak; dilde yabancı kaide ve terkipleri terk etmek gibi amaçları vardı. Bu yöneliş o devir için bir zaruretti. Kararlı ve ölçülü bir yaklaşımdı bu.
Nihad Sami Banarlı, ‘İmparatorluk Dilleri’ isimli yazısında der ki: “Hakikât şudur ki Türk milleti gibi, asırlarca hattâ çağlarca dünya sathında konuşmuş, büyük ve fâtih bir milletin dili “özdil” olamaz; imparatorluk dili olur.” Bu tespit üzerinde önemle durmak gerekir. ‘İmparatorluk dili’ kavramıyla anlatılmak istenen düşünce nedir? Bu kavramın içeriği ve özellikleri hakkında şu bilgiler verilir: “Bir kısım diller vardır ki yalnız bir vatanda değil, birçok vatanlarda devlet kurmuş hâkimiyet kurmuş, büyük milletlerin dilidir. Bu diller pek tabiî olarak medeniyet ve hâkimiyet götürdükleri ülkelerin dillerinden derlenmiş kelimelerle de zengin büyük dillerdir. İmparatorluk dilleri, milletlerin hâkim oldukları topraklardan vergi alır, baç alır, mahsûl toplar gibi kelime de alırlar. Hem bu alışın ölçüsü de yoktur. Kendilerine lâzım olduğu kadar veya canları istediği kadar alabilirler. Bir taraftan kendi kültür, sanat ve iktidarlarını bu ülkelere yayarlar; dünyanın dört bucağında kendi hükümlerinin geçtiğini görüp kendi dillerinin konuşulduğunu duymanın; kendi bayraklarının dalgalandığını görmenin hazzını, gururunu tadarlar. Öte yandan aynı ülkelerden derledikleri lüzumlu kelimeleri kendi dillerinin gramerine, estetiğine ve fonetiğine göre “millileştirerek” kendi kelimeleri yaparlar.” (s.30)
Büyük bir coğrafyada hüküm süren devletin dili ‘özdil’ olamaz. Fethettiği yerler gibi fethettiği kelimeler de vardır. Dilimizdeki Arapça, Farsça vd. dillerden kaynağını alan kelimelerin varlığı dilimize bir renk, bir çeşni, bir kuvvet vermiştir. İmparatorluk dili, bir medeniyet dilidir. O medeniyetin içinde farklı kavimlerin, farklı kültürlerin, farklı coğrafyaların derin katkısı vardır. Bu durum, tarih boyunca dilimizin büyük zenginliği olmuştur.
Kitapta ‘Güneş-Dil Teorisi’ bahsi var ki birkaç kelam etmeden geçemeyiz. Nihad Sâmi Banarlı, bu teorinin gerekçesi ve hususiyetleri hakkında şu bilgileri verir: “Türkçe’nin bir kaynak dil olarak başka dillere, tarihin en eski asırlarından beri çok sayıda kelime vermiş bir dil olması ihtimâlini dikkate alır. Bu kelimeleri araştırır. Bulabildiği nisbette bir dil ferahlığına, bir gönül huzuruna ulaşır. Evvelce başka dillere bizim verdiğimiz bu kelimeleri, yine o dillerden alarak, kullanmamızda bir mahzur olmayacağı kanâatine varır. Böylece Türkçe’ye başka dillerden gelmiş ve Türkçeleşmiş bütün kelimeleri, Türkçe sayarak, öztürkçecilikten doğan büyük dil keşmekeşini, hem de millî rûhu incitmeden önlemeğe çalışır.” (s.307)
Öztürkçe savunucuları dili tahrip etmişti. Türkçeyi bir çıkmazdan kurtarmak için üretilmiştir bu teori. Dilimizde kullanımda olan bütün kelimeleri korumak, sahiplenmek için bu teori bir imkân sağlamıştır. Dilde mevcut kelimeleri atmak suretiyle yapılan büyük yanlıştan dönmek lüzumu hissedilmişti. Bu teori ile amaçlanan “Evvelce girilen çıkmaz bir yolu, milletin gönlünü incitmeden terk etmek şeklindeki çok ince bir buluştur.” (s.106)
Yunus Emre Türkçesi edebiyat ve fikir dünyamız için rehber niteliğindedir. Üzerinde önemle durulması gerekir. Yunus Emre’nin dilde ulaştığı güzellik şöyle ifade edilir: “Yeni vatan coğrafyasının topraktan yükselen bütün güzel seslerini Türk halk diliyle birleştirmiş, Anadolu Türkçesine o çağlara kadar hiçbir Türkçede görülmemiş bir mûsıkî işlemiştir. Anadolu’da bir felsefe olmaktan yükselerek bir îman derecesine varan ve çok sayıda halkı kendi ışıklı çerçevesine toplayan tasavvuf felsefesini, Türk diliyle söylemenin, hem de kifâyetle söylemenin sırlarını bulmuştur.” (s.92)
Yunus Emre’nin şiirlerinde Türkçenin gücü okunur. Cümle güzellikler kıvamını bulmuş halis bir Türkçe ile dillendirilir. Yunus Emre, dil hususunda da ufuk şahsiyettir. “Tam bir büyük şair sezişiyle milletinin lisânını hissetmiş ve ondaki güzel sesi duymuştur. Yine çok olgun bir insan olarak, kendileriyle medenî alışverişler yapılan başka milletlerin dillerinden alınmış kelimeleri, bir imânın ve irfânın ifâdesi için en tabiî sözler bilerek Türkçenin sesine, mîmârîsine ve estetiğine göre söylemekte gösterdiği hüner ve olgunluk, yaptığı her iş kadar büyüktür.” (s.96)
Kelimelerin kökenine bakıp da değerlendirme yapıldığında dil bir çıkmaza gider. Zira tarih boyunca çeşitli kavimler ve kültürler ile temasımız oldu. Verdiğimiz kelimeler var; aldığımız kelimeler var. Bunda yadırganacak hiçbir şey yok. Türkçe, kendi içine kapanan bir kabile dili değildir. Başka dillerden aldığımız kelimeler zaman içinde öylesine işlenmiştir ki artık bize ait olmuşlardır. Mesela ‘gönül, gül, merdiven, köşe, perşembe’ kelimelerinde olduğu gibi. Nihad Sami Banarlı bu hususta şöyle der: “Görülüyor ki dillerin kelimeleri değil fakat sesleri millîdir; her dilin kendi iç ve dış mûsıkîsi millîdir. Türkiye’de bir türlü dikkat edilemeyen, büyük dil hakîkati budur. Hiçbir medeniyet dilinin bütün kelimeleri millî olamaz fakat ‘sesi’ mutlaka millî olur. Bir de mîmârîsi millî olur. Yani, kelimelerin yan yana gelmesinden doğan söz istifi, bu yan yana gelişlerin yarattığı ifâde âbidesi millîdir.” ( s.34)
Millî mücadele döneminde Türkçe öz kıvamına ulaşmıştı. Bu güzel menzil, dil ırmağının asırlarca süren yolcuğundan sonra oluşturduğu bereketli bir delta ovası gibidir. Devrin âlimleri, şairleri, edipleri, mütefekkirleri bal tadında bir Türkçeyi o devirde eserlerinde kullanmışlardı. Nihad Sami Banarlı, hocası Yahyâ Kemal’e işaret eder ve der ki: “Yahyâ Kemal Türkçesi, lisânımızın büyük fırtınalar geçirdiği bir çağda, Türkçenin sesine, mîmârîsine, rûhuna ve dehâsına sâdık kalmak yoluyla bu lisânı kendi devrinin şâhikasına ulaştırmıştır.” (s.123)
Dil, nihayetinde canlı bir varlık. Kâinatın varoluşu ile yaşıt. Ve eşyanın bütün isimleri insana öğretildi. Dil ile oynayanların iyi niyetli olduklarını düşünemeyiz. Elbette dilde yeni kelimeler olacaktır, türetilecektir. Dilin kullanımı dâhilinde, kendi iç mantığında bu kabul edilebilir ama edebiyat yerine ‘yazın’, kitap yerine ‘betik’, peygamber yerine ‘yalvaç’ demenin dile bir katkısı olamaz. Dili zenginleştirmenin yolu evvela mevcut birikimi görmekle başlar. Dil ocağında pişip de zaman eleğinden geçen kelimelere -kökeni nereye ait olursa olsun- sahiplenmek gerekir. Bir bütünlük ve ahenk içinde ışıldayan o kelimeler artık bize aittir. Medeniyet ufuklu bir yaklaşım esas olmalıdır.
1
kar aydınlığında niğde
işte bir çığır
eve doğru
ışık ışık
amele pazarında
tir tir titreyen babam
‘rahmet yağıyor’ der
umut tükenmez
oğul oğul üşüme
yaklaş ateşe
mahzun bakışın
yürek yarası
2
kır bağlarında iki göz evimiz
bütün zenginliğimiz
uzakları yakın eyleyen
annemin anlattığı masal
kar yağıyor, kar yağıyor
varsın, üşüsün ellerimiz
dünyalar bizim şimdi
tarif edilmez sevinç
cümle güzelliğin yurdu
dünyanın tenhasında
kara ağacı dost bilmiş
ah, o iki göz evimiz
3
kış günü
okul dönüşü
bata çıka güle oynaya
göğe yükselen sesler
bir yakınımız gibi
kardan adam
ne dert ne tasa
sokaklar bizim
kar ve melekler
bembeyaz dağ taş
buz kesmiş yeryüzü
nerede şimdi kuşlar
4
hayat bilgisi kitabında
bir başka açıdan kış
iple oynayan kedicik
şöminede kızıl odun
soğuk işlemez ki
heyhat, yıkım günleri
evsizler, kimsesizler
gazetede renkli haber
okuyup da geçiyor
yağ bağlamış yüreği
5
niğde kalesinde bir garip
baharı gözleyen bir garip
halden anlamaz duvarlar
onlar ki ölümcül uykuda
cemreler düşecek elbet
kara kışa karşı sevdamız
birce duyuş, ateş yalımı
Yazının DevamıMehmet Âkif, “Safahat”ın “Âsım” bölümünde haksızlıklar karşısındaki duruşunu, tavrını açık ve çarpıcı mısralarla dile getirir. İşte üzerinde önemle durulması gereken şiir:
“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…
—Boğamazsın ki!
—Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…
İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”
Mehmet Âkif, ümmetin derdiyle dertlenmiş bir insan. Yazdığı şiirlerde yaşanan acılar, yenilgiler, yoksulluğumuz ve umut dile gelir. “Safahat”ta yer alan her bir şiirde devrin halleri adeta kelimelerle resmedilir.
Mehmet Âkif, çözümde görev alan, çözüm üreten mütefekkir-şairdir. Mehmet Âkif’in şiirlerinde toplum hayatı, karşılaşılan sorunlar ve çözüm önerileri yer alır. Sanatı hakikat için toplum için bilmiştir. Geri kalmışlık, yoksulluk, savaşlar, yaşanan zorluklar ve acılar şiirlerinde işlenir. Sorunları tespit eder ve çözüm önerilerinde bulunur. Derde derman olma çabası eserlerine yansımıştır. Duydukları, gördükleri kısaca yaşadıkları karşısında kayıtsız kalmamıştır. Yaşadığı dönemde olup bitenler esere taşınmış; üzerinde düşünülmüş ve dersler çıkarılmış. Şiirini ‘samimiyet’ ve ‘hakikat’ üzerine kurmuştur.
“Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim…
İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek”
Bir ömür inandığı gibi yaşama çabasında olmuş. Eşref Edip, Mehmet Âkif’in bu yönünü şöyle ifade eder: “Âkif, sadece bir köşeye çekilip düşündüklerini ve duyduklarını yazmakta kalan bir şair değildi. Aynı zamanda doğru bildiği şeyleri yapmaya çalışan; hareketlerini samimi duygularına uygun düşürmeye uğraşan bir cemiyet adamıydı.” Eserleri ile hayatını karşılaştırdığımız zaman şunu açıkça görüyoruz: Mehmet Âkif, izzetli bir duruşu olan şahsiyettir.
“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…”
Bu iki mısra yaşanan haksızlıklar karşısında bir cevap hükmündedir. Şair haksızlıklar karşısında susmayacağını beyan ediyor. Mehmet Âkif dindar bir şahsiyetti. Müslümanca düşünmeyi ve yaşamayı ilke edinmişti. Mehmet Âkif’in zulme karşı oluşundaki kaynağı, hareket noktası Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz’in(s.a.v) sünneti idi. Rabbimiz buyuruyor: “Zalimlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım olunmazsınız” (Hud Suresi, 113). Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor: “Kim, zalime yardım ederse, Allah o zalimi ona musallat eder.”
Zulmü asla desteklemeyeceğini, zalimleri asla sevmeyeceğini açıkça duyuruyor şair. “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” mısrası ile hakkın, hakikatin yanında olacağını ifade ediyor.
“Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…
—Boğamazsın ki!
—Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.”
Bu mısralarda öfke belirgin. Şiirin bu kısmında karşılıklı konuşmalar(muhavere) ile tavır alış, karşı duruş belirginlik kazanıyor.
Şairin kötülük odaklarına karşı söyleyecek sözü var. Her ne pahasına olursa olsun susmayacağını beyan ediyor. Sonra bu tavrın açıklaması, arka planı dile getiriliyor:
“Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam…
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle”
Bu bölümde bağımsızlık, özgürlük düşüncesi de işleniyor. Mehmet Âkif, ‘istiklâl’ kavramını her dem yüreğinde taşıyordu. Mehmet Âkif, kelimenin tam anlamıyla istiklâl şairidir. İstiklâl mücadelemizin ruh cephesinde, maneviyat cephesinde gösterdiği gayretlere tarih tanıklık etmiştir. Birlik ve beraberliğin sağlanması, düşmana karşı mücadele edilmesi hususunda yazıları, şiirleri ve vaazları ile hizmet etmiştir. İstiklâl marşımızda özellikle vurgulanan bir mısra vardır. Şiirde tekrar edilir: “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl”. Bu mısra veciz anlatımın doruğundadır. Başarmak için, zafere ulaşmak için önce inanmak gerekir. Sonrası destanî bir mücadele ile kazanılan bağımsızlıktır. “Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle” mısrasında geçen ‘altın lâle’ tabiri boyuna vurulan zincir anlamına gelmektedir.
İstiklâl Marşımızda geçen “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” mısralarında da aynı anlam başka bir söyleyişle anlatılmıştır.
“Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.”
Hiç kimse beni kendisine kul köle edemez; beni keyfince yönetemez, anlamı burada yüksek sesle dillendiriliyor. İtirazlarım karşısında belki beni susturmak istersiniz hatta öldürmek istersiniz beni ama istediğiniz yöne sevk edemezsiniz. Sizin yanınızda değilim, nidasıdır bu. Doğru bildiğini söyleme kararlılığı bir kez daha vurgulanmaktadır. İzzetli yaşamanın yolu, gerektiğinde ‘hayır’ diyebilmekten geçer. Yerinde ve zamanında tavır almak, meydanı kötülük odaklarına bırakmamak adına önemlidir. Yoksa dokunmaz sanılan yılan(lar), bir gün olur dokunur. İşte o vakit, her şey için çok geç olabilir. Zira yapılması gerekenler zamanında yapılmamıştır.
“Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…
İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”
Bu mısralarda şairimiz acıma ve merhamet duyguları ile ön plandadır. Kimsesizleri, mazlumları koruma gayretinde olduğunu görüyoruz. Mehmet Âkif “Safahat”ta yer alan diğer şiirlerinde de bu duyguyu sıkça işler. “Küfe” şiirinde çocuk yaştaki Hasan’ın acıklı hikâyesi anlatılır. “Seyfi Baba” şiirinde fakir Seyfi Baba’nın perişan hali, yoksulluğu, kimsesizliği anlatılır. Şair, Seyfi Baba’ya yardım etmek ister ama ne hazindir ki onun da cebinde parası yoktur. Yaşanan bu hali yüreğimizi sızlatan bir mısra ile ifade eder: “Ya hamiyyetsiz olaydım ya param olsa idi.” Gerçekçi bir anlatım hâkim. Mehmet Âkif, yaşanan zorlukları gören, dertlilere derman olmak isteyen, cemiyete yol gösterme çabasında olan bir şahsiyettir. Yazdıklarını, bütün samimiyetiyle şahsında yaşayarak göstermiştir. Çevresinde bulunan Mithat Cemal, Eşref Edip gibi şahısların hatıraları, tespitleri bu anlamda dikkate değer.
“Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim” mısrasında şairimizin insancıl yönü belirgin. Bütün haksızlıkların karşısında duran; izzetli, erdemli bir insan ile muhatabız. Kararlı bir tutumu görmekteyiz. Şair, tarafsız değildir. Mazlumların yanında olmayı tercih etmiştir. “Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu” mısrası bu tercihe işaret eder.
Şiirin bütününde haksızlıklar karşısında tavır alış ve mazlumları koruma çabası ana duygu olarak işlenmiştir. Bu şiir Mehmet Âkif’in karakterini, duruşunu açıklayıcı niteliktedir.
Yaşadığı çağı doğru okuyan, noksanları gören, yapılması gerekenleri maddî ve manevî cephesiyle duyuran mütefekkir-şair Mehmet Âkif’i yeniden okumalıyız. Rahmetle anıyorum. Ruhu şâd olsun.
Yazının Devamıçıkıp da gelmişim bir bilinmeze
dalım, yaprağım kaygılı
ah alın terim, yorgunluğum ah
bir varmış bir yokmuş bahçe
ağlaya ağlaya diner mi sızı
yüzünü toprağa belemiş anne
umudum oğul, serinliğim oğul
hatırlar mısın salıncağı
bu rüzgâr ağacı kıracak yine
emeğimi göğe savuran bu rüzgâr
Yazının Devamıkara ağacı da kestiler
dost ırağında
soluyor gül
dert alır mı dört duvar
efkâr demlenir
uzak şarkılar
erise içimin buzulları
bir vakte ersem
memnun
“hayattayım” sözü bile yaralı
Muhalif rüzgâr esiyor
Solgun, sarı yapraklar
Dere yatağı, çakıl taşları
Kara orman uğultusu
Kuşların da terk ettiği
Yine noksan birimiz
Yol, sessizliğe doğru
Yaramı dağlayan güz
Yazının Devamı