yandex
Osman Aytekin ile “Harman Zamanı” Kitabı Üzerine Söyleşi | Murat Soyak | Köşe Yazıları | Niğde Anadolu Haber
  • DOLAR
    42,4377
    %0,01
  • EURO
    49,3274
    %0,33
  • G. Altın
    5.666,78
    %-0,26
  • Ç. Altın
    9.241,24
    %0,00
  • BIST
    10.874
    0
  • BITCOIN
    91,861.998
    1.29
  • ETHEREUM
    3,049.738
    0.43
  • DOLAR
    42,4377
    %0,01
  • EURO
    49,3274
    %0,33
  • G. Altın
    5.666,78
    %-0,26
  • Ç. Altın
    9.241,24
    %0,00
  • BIST
    10.874
    0
  • BITCOIN
    91,861.998
    1.29
  • ETHEREUM
    3,049.738
    0.43
Murat Soyak

Osman Aytekin ile “Harman Zamanı” Kitabı Üzerine Söyleşi

: 12-02-2025

“Harman Zamanı” kitabını yazma fikri nasıl ortaya çıktı?

    Zihnimde çocukluk yıllarımda görüp yaşadığım çok şeyler oldu. Yaşadığımız o yıllar çok etkileyiciydi. Yaşadıklarımın tesiri altında kalmış olmalıyım ki “Harman Zamanı” öyle ortaya çıktı. İmkansızlıklar, yoksulluklar, yüzde yüz alın terine dayanan yaşamlar… Yerine göre heder olan günler, aylar. En önemlisi de hastalıklar nedeniyle çaresizlik gibi durumları yaşamış olmak veya olaylara ve insanların hayatlarına tanık olmak “Harman Zamanı”nı ortaya çıkardı diyebilirim.

Kitapta ele alınan öykülerin ortak bir teması var mı?

    Öykülerde geçen ortak yan birkaç öykü dışında bir döneme dair yaşanmışlıklar. O yılların yaşantısı çok farklı ve zorluydu. Kırsal yaşam ve imkânsızlık, o yıllardaki müzmin haller, durumlar, alışkanlıklar unutulur gibi değil. O günlerden bugüne bakmak ve o yıllarla günümüzü değerlendirmek, bir muhasebe yapmak toplum yaşamı için önemlidir diye düşünüyorum. İnsan geçmişinden kopuk yaşaması kolay değil. Bu durum her dönem için geçerli. İnsanlar bugün çok farklı bir hayat içindeler. Her dönemin şartları düşünüldüğünde insanlar geleceğine veya yaşadığı günlere bir hayat muhasebesi yaparak yaşamalılar. 

      “Harman Zamanı” kitabımın ortak yanı geçmişin insanlarda bıraktığı izler, izlenimlerdir.



Kitapta geçen olaylar veya karakterler ne kadar gerçek hayattan esinleniyor?

    Öykülerin çoğunluğu gerçek hayattan izler taşımaktadır. Yaşadıklarımın ve gördüklerimin çok azını yazdım Olaylar ve karakter gerçek bazı isimler, yerler ise birer tasavvurdan ibaret.


Niğde ve Nevşehir’in geleneksel kültürü ve tarihi kitapta nasıl yer buluyor?

   Çocukluğumun Niğde’si diyebilirim ki çocukluk hayatımın bir öznesidir. O yıllar biraz önce de belirttiğim gibi imkansızlıklar ve çaresizliklerin geçtiği yıllardır. Bugünden o yıllara baktığımda insanların samimi halleri ve sükûnet dolu zamanalar olarak değerlendirmek mümkündür. Nüfus az, üretimde çeşitlilik ve insanların birbirlerine olan muhtaçlıkları ortak bir yaşam cemiyet bağlarını da sağlam örmekteydi.

      Niğde ve Nevşehir’in geleneksel kültürüne genel olarak bakmak gerekirse; toplum hayatı her dönem geleneksel yapı içinde yerine göre değişime uğrayarak gelişir. O yıllardaki anlayışlar çok farklıydı. 60’lı – 70’li yılların kültür hayatı ile günümüzün kıyaslaması halinde çok şeylerin değiştiği görülecektir. Kültürel bir değişim içinde olduğumuz bir gerçektir. Sosyal ve kültürel gelişme incelenmesi ve irdelenmesi gereken aslında köklü ve derin bir konudur. Buradan “Harman Zamanı” öyküleri derinlemesine incelendiğinde bu sorunun da karşılığı bulunacaktır. “Harman Zamanı” birinci baskısında (2012 yılı) bazı yazarlar aslında bu yöne dair kısmen de olsa değindiler. Hatice Eğilmez Kaya’nın derinlemesine makalesi, keza Cevat Akkanat ve Sergül Vural’ın olayları ve karakterleri irdelemesi bu konuda kapıyı biraz aralamıştır, diyebilirim.


Gazetecilik kariyerinizin öykü yazarlığınıza bir etkisi oldu mu?

   Kuşkusuz oldu. Gazeteciliğe başlarken özellikle kendi doğduğum topraklarda olsun Niğde’de olsun hem yeni şeyler öğrendim hem de ilginç olaylardan bir kısmını öykülerime taşıdım

 Niğde’ye ilk gelişim 1965 yılıydı. Sonra 1973’lerin sonlarında geldim yedi yıl kadar Niğde’de yaşadım.  Memuriyetten emekli olduğumda da yolum Niğde ile tekrar kesişti. Bu son gelişimde gazetecilik de yaptım. Birkaç olayın da öyküsünü yazdım.


Çocuk edebiyatına yönelmeden önce öykü yazarlığı ile nasıl bir bağ kurmuştunuz?

   Öykü yazmak hayalimde olan bir şeydi zamanla gerçekliğe dönüştü. Gördüklerimi yaşadıklarımı ya anılar ya denemeler yoluyla veya öykülerle anlatma yoluna gidecektim. Hatıralarımı da kaleme alıyorum ama en ilginç olanlarını, öyküler hatırata göre bana daha farklı geliyor. Öyküler yazmayı çok istiyordum. Öykücülükte yerli ve yabancı yazarların anlatım teknikleri ve tarzlarından etkilendim. Yazarlardan bilhassa Edgar Allen Poe gizem ve macera dolu gerçeküstü öykücülüğü ufkumu açtı diyebilirim. Öykülerde daha sonra çocuk edebiyatına yöneldim.


Kitaplarınızda resim sanatının da yer alması, edebiyat ve görselliği birleştirme açısından size ne tür imkanlar sundu?

     Bir yazarın çok yönlü olması edebiyatına daha çok katkılar sunar. Resim ve edebiyat ilişkisini bir zamanlar öykü ve roman yazarı Sevinç Çokum ile konuşmuştuk. Sevinç hanım özellikle öykülerinde tasvirleri çok güçlüdür. Kendisinin resimle de uğraştığını gördüm. Çizdiği resimler vardı. Bir insanın ressam olması mutlak bir surette yazdıklarına da yansır. Ressamın görselleri zihninde tutması bir yazar olarak önemli bir avantaj olduğunu düşürüm. Bu bakımdan ilk zamanlar da kitaplarımın birkaçını resimledim. İki de çizgi roman hazırladım. Yayınlandı. Çok da iyi olduğunu düşünüyorum. Oğlum da güzel resimler çiziyor. Benden de çok ileride. Çocuk kitaplarımın resimlerini oğlum resimliyor.


Nevşehir ve Kapadokya bölgesinin tarihini eserlerinizde yansıtmayı nasıl başardınız?

     Sadece öykü yazan biri değilim. Bölgemle ilgili incelemelerde ve araştırmalarda da bulunuyorum. Gezdikçe, gördükçe, yeni yerler keşfettikçe, araştırdıkça çok şeyler ortaya çıkıyor. Hayat gizemlerle doludur. Bilinmezlikler özellikle araştırmacıları çok farklı zamanlara, mekanlara götürür, çeker. Çalıştıkça ilginç olaylar ve konular çorap söküğü gibi geliyor. Yazılacak daha çok farklı, ilginç ve bilinmezliklerin var olduğunu görüyorum.


Kitabınızda köy hayatı ve toplumsal bağlar önemli bir yer tutuyor. Bu konuda okuyucularınıza ne tür bir mesaj vermek istediniz?

    İnsanın dünyaya gelişinin veya getirilişinin mutlaka bir anlamı var. İnsan yaşadığı sürece yaptıklarından ve yapacak olduğu halde yapamadıklarından mesuldür. İnsan sorumludur. Bir fert ve yazar olarak ben de yaşadığım topluma karşı yükümlülüklerim var. Bir sanatçı şöyle diyordu, “Ben bir sanatçıyım ve ben çağımdan sorumluyum.” Bütün mesele sorumluluk duygusu taşımak ve bu anlamda bir tutum içinde olmaktır. Bu bakımdan geçmiş yıllar ile günümüz arasında bir değerlendirme yaptığımda toplumsal bağların hasara uğramaması, yara almaması için duyarlı olmanın zarureti içindeyim.

    Köy hayatı veya kırsal hayat her ne kadar bozulmalar yaşansa da şehir hayatına göre daha sağlam ve iyi bir derecededir denilebilir. Toplumsal hayatta bağlar gevşeyip kopmaya başlasa da metropoller kırsal yerlere göre tekin değildir. Kültürümüze katkılar sunmak için bir yazar olarak sorumluluk taşıyorum. Aile bağları ve toplum hayatı hem yaşadığımız çevre hem de ülkemiz açısından üzerinde durulması gereken çok önemli olgulardan biridir.

    Aile, toplum ve çevrenin korunması elzemdir. Bu konularda her fert, topluluk ve yöneticiler sorumluluklarının bilincinde olmalıdırlar.

“Harman Zamanı” adını seçerken bu başlığın kitapla nasıl bir bağ kurmasını istediniz? Bu başlık okuyuculara ne anlatıyor?

    “Harman Zamanı” çocukluğumun gerçekliğidir. Değişim, dönüşüm sarmalında bir dönemi anlatmak istedim. Bu kitap ile okurlar geçmişe yolculuk yapacaklardır. Dünün gözüyle bugünü yaşamak daha konforlu geliyor. Bugünün anlayışıyla da dünü yaşamak nasıl olurdu? İnsanlar ne halde olurlarsa olsunlar geçmişini unutarak geleceğe yol alamazlar. 


Kitabın öyküleri arasında Harman Zamanı hikâyesi neden özellikle bu kadar ön planda? Öykünün kitabın geneline etkisi nedir?

    “Harman Zamanı” bu kitapla bir dönemin yüzünü yansıtmaktadır. Simgesi, sembolü, umudu, düşleri, gerçekleri, heyecanları, başarıları ve acılarıyla yoklukları bu dönemin sıcak, yerine göre sam yeli gibi kavurucu hallerinin gerçeklini anlatıyor. Öykülerin merkezinde “Harman Zamanı” dönemleri vardır.


Kitabınızda yer alan öyküler günlük hayatın sade anlarından evrensel temalara uzanıyor. Bu çeşitliliği oluştururken hangi unsurlar sizin için belirleyici oldu?

   Öncelikle anlayışların devir devir farklılaştığı yaşantılar etkili oldu diyebilirim. Taze, güzel, iyi, dingin, doğal, samimi, içten ne varsa kaybetmeye başladık. İnsanlık imkân ve konfora kavuştukça benliğinden, çevresinden ve toplumdan çok şeyler kaybetti ve bu süreç devam ediyor. Ahlak, anane, güzel hasletler her geçen gün mumla aranıyor adeta. Kaybedilen erdemler ve değerlerin göz ardı edilmesi bu unsurların belirleyicisi oldu.


Kitapta, köy hayatının ve insan ilişkilerinin incelikle işlendiği görülüyor. Köy yaşamı ile modern hayat arasında bir karşılaştırma yaparak hikâyelerinize nasıl yansıttınız?

    Kırsalı da şehir hayatını da yaşamış biri olarak köy hayatı ile modern hayat arasındaki farklılıkları çözümlemeleri görmüş ve öykülere giriş yapmıştım. O yıllarda şehir hayatıyla köy hayatı arasında çok büyük uçurumlar vardı. İnsanların %70’i köylerde yaşıyordu. Şehir hayatı köylüler için “Kızılelma” ülküsü gibi bir şeydi. Kırsal kesim sanayileşmeyle birlikte modern hayata geçişin arzularına yenik düştü ve şehirlere taşındı. Kırsal kesim ile şehir hayatı ters köşe oldu. Taşra diye bir şey kalmadı herhalde. Geçmişle bugün arasında çelişkilere ışık tutmak istedim.

Kitabınızda nostalji ve geçmişe özlem önemli bir tema gibi görünüyor. Geçmişe duyduğunuz özlemin kaynağı nedir?

    Toplum münevverini kaybetti. İrfanını, ahlakını, güzel ve ince anlayışlarını kaybetti. Güzel İstanbul Türkçesi vardı. Nerede? Niğde “Aydınlar kenti” idi ne oldu? Mahremiyet diye adeta kutsiyetimiz vardı! Hepsi birer birer kayboldular… Toplumu ayakta tutan terbiye, vicdan ve ahlaktır. Merhamet ve vicdan masum yüreklerde boy atar. Yabancı bir film şöyle bir replik vardı; “Temiz bir vicdan kaça patlar?” Bütün değerler yerle bir olmaktadır. Geçmişin de hoş olmayan yönleri vardı ancak bu kadar dejenere değildi. Geçmişi özlem kaybedilen değerler nedeniyledir.


Kitapta geçen yerleşim yerleri ve tarla işlerini anlatan sahneler çok gerçekçi. Bu mekânların sizin hayatınızdaki önemi nedir? 

    Başarılı olduysam ne mutlu bana. Öykülerimin çoğunda gerçek sahneler var. Gerçekçi anlatmaya, tasvir etmeye çalıştım. Yaşadıklarım, gördüklerim an olur bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçer. Bana sadece o gördüğüm anları yazmak kaldı.


“Yeraltı Dehlizinde” adlı öyküde yer alan tüneller gibi unsurlar gerçek bir mekâna mı dayanıyor? Eğer öyleyse bu yerlerin kültürel veya tarihsel anlamı nedir?

   Elbette o mekanlar gerçek. Yaşadığım yerin altı birbirine tünellerle bağlı. Bir yazarın da dediği gibi adeta karınca yuvasına benzer; birbirine geçmeli. Bu konularda yani; yeraltı şehri, manastır ve ören yerlerinde hikayeler bitmek bilmez. Bana sadece bir öykü yazarı olarak kurgulama kaldı. Bu mekanların kültürel ve tarihsel yönleriyle ilgili çok şeyler yazıldı. Bizlerin de araştırma konuları arasında yer almaktadır. Çocuklar için. “Yeraltında Bir Şehir” öykü kitabı ve yetişkinler için de “Bir Dünya Harikası Derinkuyu Yeraltı Şehri” araştırma-inceleme türünde bir kitap yazdım. 


Öykülerinizde kullanılan sade ama derinlikli dil, okuyucuları hikâyelerin içine çekiyor. Dilin bu şekilde seçimi bilinçli bir tercih miydi?

      Her öykü yazarı anlatmak istediklerini seçtiği veya oluşturduğu hedef kitleye göre yazmak mecburiyetindedir. Öykülerimde kullandığım dil bir tercihten ziyade neyi, nasıl ve en iyi bir ifadeyle anlatabilirim kaygısıydı. 

 

Yöresel ifadeler ve deyimlere sıkça yer veriyorsunuz. Bu, hikâyelere otantik bir hava katıyor. Bu anlatım tarzını geliştirirken zorlandığınız oldu mu?

   Hayır, olmadı. “Dünden Bugüne Derinkuyu” isimli kitabımın hazırlık aşaması 18 yıl sürdü. Kendi ilçemin yazılmış bir kitabı yoktu. Önümüzde de kayda değer bilgilerde yoktu. Bu kitap bu nedenle uzun sürdü. Kitapta halk folkloru, kültürü de yer aldı. Halkın konuştuğu 400 civarında yerel sözcük tespit ettim ve kitaba koydum. Ayrıca yerel deyimler, atasözleri, dualar, beddualar, tekerlemeler, halk inanışları…” Bu bakımdan üzerinde çalıştığım halk yaşamı nedeniyle öyküleri yazarken zorlanmadım. Ancak ilk derlemelerde zorlandım.


Hikâyelerinizin yazım süreci nasıldı? Hepsi bir arada mı yazıldı yoksa farklı zamanlarda mı oluşturuldular?

  Hikayeleri farklı zamanlarda yazdım. Zaten bazı konuların çoğu hafızamda idi. Bazıları da yaşadıkça oluştu.


Hikâyelerinizi yazarken planlı bir süreç mi izliyorsunuz yoksa yazma süreci sizin için daha sezgisel mi?

   Yeni öykülerde bir süreçten söz etmek mümkün. Özellikle günümüze dair hayattan hikayeler daha planlı gidiyor.


Bu kitabı yazarken hangi yazarlardan, olaylardan ya da yaşantılardan ilham aldınız?

   Öykülerde etkilendiğim, esinlendiğim yazarlar var. Anlatış tarzları, üslupları, öykülerin akıcılığı, duruluğu gibi nedenler. Örnek vermek gerekirse: Sait Faik, Sabahattin Ali, Refik Halit Karay, Necip Mahmuz, İnci Aral, Çehov… Bunlardan birkaçı.


Kitapta yer alan resimsel detaylar, görsel sanatlarla olan bağınızı ortaya koyuyor. Resim ve edebiyatı bir araya getirme konusunda neler söylemek istersiniz?

    Resim ve edebiyat resimle de uğraşan biri olarak benim için iyi bir ilişkiden söz etmek mümkündür. Resim çizmek tasavvuru ve betimlemeyi güçlendirdiğini düşünüyorum.


Kitapta yer alan bir hikâye okuyuculardan diğerlerine göre daha fazla ilgi gördü mü? Bunun sebebi ne olabilir?

    “Harman Zamanı” basıldıktan sonra birkaç kez okudum. Yazdığınız öyküleri en iyi değerlendirmenin yolu öyküyü yazdıktan sonra bir süreliğine dinlendirmektir. Bir hafta sonra yazdığınızı okursanız öykü üzerindeki sizin duygusallığınız kaybolur. Yani öykücü eğer yazdıklarının daha gerçekçi olmasını istiyorsa yazdıklarına duygusal yaklaşmamalıdır. Ben de bu kitabı daha sonra okuduğumda öykülerde zengin ifadeler olduğunu gördüm. Kitabın ilgi görmesini yaşanılanların realist bir şekilde yansıtıldığına bağlıyorum.


Bu kitabı okuyan bir okuyucunun zihninde ve kalbinde nasıl bir iz bırakmasını istiyorsunuz?

  İyi izler bırakmasını, geçmişle bugünün değerlendirmesinin yapmasını, nelerin kaybedilip nelerin kazanıldığını görmesi isterim. Öyküler okurda ayrıca bir haz da bıraksın. Okurları her ne kadar zaman zaman kederli, üzüntülü anlar yaşatsam da hayatın sadece bunlarla sınırlı olmadığını bilinmesini isterim. Zira bu kitabımda tebessüm ettiren öyküler de bulunuyor.


Niğde ve Nevşehir’in kültürel dokusu ve tarihsel geçmişi kitapta önemli bir yer tutuyor. Sizce bu bölgenin edebiyatınızdaki yeri nedir?

    Güzel, iyi, olumlu ve olumsuz günlerin izleri olduğu kadar şehrin değişen yapısı da bir yönüyle öykülerde hayat bulmuş oldu. İlk gençlik yıllarında yaşadığım Niğde’de başımdan gelen olaylar beni oldukça etkilemişti. O anların etkileri bazı öykülerimde kendine yer buldu. Bir yönüyle o yıllara da öyküler vasıtasıyla tanıklık etmiş oldum.


Öykülerinizde Türk köy yaşamının unutulmaya yüz tutmuş geleneklerini yansıtıyorsunuz. Bu mirası koruma ve yeni nesillere aktarma konusunda kitaplarınızın bir misyonu olduğunu düşünüyor musunuz?

    Elbette düşünüyorum. Biraz önce de söz ettiğim gibi yazar çağından, yazdıklarından ve yazamadıklarından mesuldür. Bu saikle öyküler yazıyorum. Yeni nesil babalarının dedelerinin, analarının neler yaşadıklarını görüp hissetmeliler. Toplum iyi olursa bütün yazarlar da bundan mesrur olacaktır.


“Harman Zamanı” hikayelerine dair yazarlar neler söylediler? Edebiyat dünyasındaki yansımaları nasıl oldu?

   Geriye dönüp baktığımda “Harman Zamanı” öykü kitabıma dair edebiyat insanlarının güzel ifadeleri oldu. Derinlemesine öykülerimi incelediler. Değerlendirdiler. Kendi açılarından öyküleri daha da bir gün ışığına çıkardılar. Ayrıca “Harman Zamanı” hikayelerim Eda Uzun isimli bir üniversite öğrencisi tarafından lisans bitirme tezi olarak sunuldu. Bütün bunlar mutluluk vericidir. Yazarlarımıza ve kitaba emeği geçen herkese teşekkür ederim. Harman Zamanı kitabı için güzel dönüşler oldu. Yakında 2. baskısı yayınlanacak. Size ve Aysima Yayınları yönetimine teşekkürler…



KIŞIN HALLERİ

1

kar aydınlığında niğde 

işte bir çığır

eve doğru 

ışık ışık


amele pazarında 

tir tir titreyen babam

‘rahmet yağıyor’ der

umut tükenmez


oğul oğul üşüme

yaklaş ateşe

mahzun bakışın

yürek yarası


2

kır bağlarında iki göz evimiz

bütün zenginliğimiz

uzakları yakın eyleyen

annemin anlattığı masal


kar yağıyor, kar yağıyor

varsın, üşüsün ellerimiz

dünyalar bizim şimdi

tarif edilmez sevinç



cümle güzelliğin yurdu

dünyanın tenhasında

kara ağacı dost bilmiş

ah, o iki göz evimiz


3

kış günü

okul dönüşü

bata çıka güle oynaya

göğe yükselen sesler


bir yakınımız gibi

kardan adam

ne dert ne tasa

sokaklar bizim


kar ve melekler

bembeyaz dağ taş

buz kesmiş yeryüzü

nerede şimdi kuşlar


4

hayat bilgisi kitabında

bir başka açıdan kış

iple oynayan kedicik

şöminede kızıl odun

soğuk işlemez ki



heyhat, yıkım günleri 

evsizler, kimsesizler

gazetede renkli haber

okuyup da geçiyor

yağ bağlamış yüreği


5

niğde kalesinde bir garip

baharı gözleyen bir garip

halden anlamaz duvarlar

onlar ki ölümcül uykuda

cemreler düşecek elbet

kara kışa karşı sevdamız

birce duyuş, ateş yalımı

Yazının Devamı

ZULME RIZA GÖSTERMEYEN ŞAİR: MEHMET ÂKİF

insan yüzü, portre, giyim, insan sakalı içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

Mehmet Âkif, “Safahat”ın “Âsım” bölümünde haksızlıklar karşısındaki duruşunu, tavrını açık ve çarpıcı mısralarla dile getirir. İşte üzerinde önemle durulması gereken şiir:

“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…

Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…

—Boğamazsın ki!

—Hiç olmazsa yanımdan koğarım.

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;

Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.

Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…

İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”

  Mehmet Âkif, ümmetin derdiyle dertlenmiş bir insan. Yazdığı şiirlerde yaşanan acılar, yenilgiler, yoksulluğumuz ve umut dile gelir. “Safahat”ta yer alan her bir şiirde devrin halleri adeta kelimelerle resmedilir. 

    Mehmet Âkif, çözümde görev alan, çözüm üreten mütefekkir-şairdir. Mehmet Âkif’in şiirlerinde toplum hayatı, karşılaşılan sorunlar ve çözüm önerileri yer alır. Sanatı hakikat için toplum için bilmiştir. Geri kalmışlık, yoksulluk, savaşlar, yaşanan zorluklar ve acılar şiirlerinde işlenir. Sorunları tespit eder ve çözüm önerilerinde bulunur. Derde derman olma çabası eserlerine yansımıştır. Duydukları, gördükleri kısaca yaşadıkları karşısında kayıtsız kalmamıştır. Yaşadığı dönemde olup bitenler esere taşınmış; üzerinde düşünülmüş ve dersler çıkarılmış. Şiirini ‘samimiyet’ ve ‘hakikat’ üzerine kurmuştur. 

“Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim…

İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim.

Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:

Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek”

    Bir ömür inandığı gibi yaşama çabasında olmuş. Eşref Edip, Mehmet Âkif’in bu yönünü şöyle ifade eder: “Âkif, sadece bir köşeye çekilip düşündüklerini ve duyduklarını yazmakta kalan bir şair değildi. Aynı zamanda doğru bildiği şeyleri yapmaya çalışan; hareketlerini samimi duygularına uygun düşürmeye uğraşan bir cemiyet adamıydı.” Eserleri ile hayatını karşılaştırdığımız zaman şunu açıkça görüyoruz: Mehmet Âkif, izzetli bir duruşu olan şahsiyettir.

“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…”

  Bu iki mısra yaşanan haksızlıklar karşısında bir cevap hükmündedir. Şair haksızlıklar karşısında susmayacağını beyan ediyor. Mehmet Âkif dindar bir şahsiyetti. Müslümanca düşünmeyi ve yaşamayı ilke edinmişti. Mehmet Âkif’in zulme karşı oluşundaki kaynağı, hareket noktası Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz’in(s.a.v) sünneti idi. Rabbimiz buyuruyor: “Zalimlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım olunmazsınız” (Hud Suresi, 113). Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor: “Kim, zalime yardım ederse, Allah o zalimi ona musallat eder.”

    Zulmü asla desteklemeyeceğini, zalimleri asla sevmeyeceğini açıkça duyuruyor şair. “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” mısrası ile hakkın, hakikatin yanında olacağını ifade ediyor.

“Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…

—Boğamazsın ki!

—Hiç olmazsa yanımdan koğarım.

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;

Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.”

  Bu mısralarda öfke belirgin. Şiirin bu kısmında karşılıklı konuşmalar(muhavere) ile tavır alış, karşı duruş belirginlik kazanıyor. 

    Şairin kötülük odaklarına karşı söyleyecek sözü var. Her ne pahasına olursa olsun susmayacağını beyan ediyor. Sonra bu tavrın açıklaması, arka planı dile getiriliyor:

“Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam…

Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam

Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle”

    Bu bölümde bağımsızlık, özgürlük düşüncesi de işleniyor. Mehmet Âkif, ‘istiklâl’ kavramını her dem yüreğinde taşıyordu. Mehmet Âkif, kelimenin tam anlamıyla istiklâl şairidir. İstiklâl mücadelemizin ruh cephesinde, maneviyat cephesinde gösterdiği gayretlere tarih tanıklık etmiştir. Birlik ve beraberliğin sağlanması, düşmana karşı mücadele edilmesi hususunda yazıları, şiirleri ve vaazları ile hizmet etmiştir. İstiklâl marşımızda özellikle vurgulanan bir mısra vardır. Şiirde tekrar edilir: “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl”. Bu mısra veciz anlatımın doruğundadır. Başarmak için, zafere ulaşmak için önce inanmak gerekir. Sonrası destanî bir mücadele ile kazanılan bağımsızlıktır. “Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle” mısrasında geçen ‘altın lâle’ tabiri boyuna vurulan zincir anlamına gelmektedir. 

     İstiklâl Marşımızda geçen “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” mısralarında da aynı anlam başka bir söyleyişle anlatılmıştır.

“Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.”

    Hiç kimse beni kendisine kul köle edemez; beni keyfince yönetemez, anlamı burada yüksek sesle dillendiriliyor. İtirazlarım karşısında belki beni susturmak istersiniz hatta öldürmek istersiniz beni ama istediğiniz yöne sevk edemezsiniz. Sizin yanınızda değilim, nidasıdır bu. Doğru bildiğini söyleme kararlılığı bir kez daha vurgulanmaktadır. İzzetli yaşamanın yolu, gerektiğinde ‘hayır’ diyebilmekten geçer. Yerinde ve zamanında tavır almak, meydanı kötülük odaklarına bırakmamak adına önemlidir. Yoksa dokunmaz sanılan yılan(lar), bir gün olur dokunur. İşte o vakit, her şey için çok geç olabilir. Zira yapılması gerekenler zamanında yapılmamıştır.

 “Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…

İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”

  Bu mısralarda şairimiz acıma ve merhamet duyguları ile ön plandadır. Kimsesizleri, mazlumları koruma gayretinde olduğunu görüyoruz. Mehmet Âkif “Safahat”ta yer alan diğer şiirlerinde de bu duyguyu sıkça işler. “Küfe” şiirinde çocuk yaştaki Hasan’ın acıklı hikâyesi anlatılır.  “Seyfi Baba” şiirinde fakir Seyfi Baba’nın perişan hali, yoksulluğu, kimsesizliği anlatılır. Şair, Seyfi Baba’ya yardım etmek ister ama ne hazindir ki onun da cebinde parası yoktur. Yaşanan bu hali yüreğimizi sızlatan bir mısra ile ifade eder: “Ya hamiyyetsiz olaydım ya param olsa idi.” Gerçekçi bir anlatım hâkim. Mehmet Âkif, yaşanan zorlukları gören, dertlilere derman olmak isteyen, cemiyete yol gösterme çabasında olan bir şahsiyettir. Yazdıklarını, bütün samimiyetiyle şahsında yaşayarak göstermiştir. Çevresinde bulunan Mithat Cemal, Eşref Edip gibi şahısların hatıraları, tespitleri bu anlamda dikkate değer.

    “Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim” mısrasında şairimizin insancıl yönü belirgin. Bütün haksızlıkların karşısında duran; izzetli, erdemli bir insan ile muhatabız. Kararlı bir tutumu görmekteyiz. Şair, tarafsız değildir. Mazlumların yanında olmayı tercih etmiştir. “Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu” mısrası bu tercihe işaret eder. 

    Şiirin bütününde haksızlıklar karşısında tavır alış ve mazlumları koruma çabası ana duygu olarak işlenmiştir. Bu şiir Mehmet Âkif’in karakterini, duruşunu açıklayıcı niteliktedir. 

    Yaşadığı çağı doğru okuyan, noksanları gören, yapılması gerekenleri maddî ve manevî cephesiyle duyuran mütefekkir-şair Mehmet Âkif’i yeniden okumalıyız. Rahmetle anıyorum. Ruhu şâd olsun. 

Yazının Devamı

RÜZGÂRA KARŞI ANNE

çıkıp da gelmişim bir bilinmeze

dalım, yaprağım kaygılı


ah alın terim, yorgunluğum ah

bir varmış bir yokmuş bahçe


ağlaya ağlaya diner mi sızı 

yüzünü toprağa belemiş anne


umudum oğul, serinliğim oğul

hatırlar mısın salıncağı


bu rüzgâr ağacı kıracak yine

emeğimi göğe savuran bu rüzgâr

Yazının Devamı

DÜNYA HALİ

kara ağacı da kestiler

dost ırağında 

soluyor gül


dert alır mı dört duvar

efkâr demlenir

uzak şarkılar


erise içimin buzulları 

bir vakte ersem 

memnun


“hayattayım” sözü bile yaralı


Yazının Devamı

GÖÇ

Muhalif rüzgâr esiyor

Solgun, sarı yapraklar

Dere yatağı, çakıl taşları

Kara orman uğultusu


Kuşların da terk ettiği

Yine noksan birimiz

Yol, sessizliğe doğru

Yaramı dağlayan güz

Yazının Devamı
Copyright © 2023 Tüm Hakları Saklıdır Dada Medya
Web Tasarım - Sosyal Medya Yönetimi - Reklam Ajansı - Video Çekim - Grafik Tasarım - Niğde Ajans