yandex
NİĞDELİ ‘KÜÇÜK PAŞA’ 115 YAŞINDA! | Murat Soyak | Köşe Yazıları | Niğde Anadolu Haber
  • DOLAR
    42,4377
    %0,01
  • EURO
    49,3274
    %0,33
  • G. Altın
    5.666,78
    %-0,26
  • Ç. Altın
    9.241,24
    %0,00
  • BIST
    10.874
    0
  • BITCOIN
    91,861.998
    1.29
  • ETHEREUM
    3,049.738
    0.43
  • DOLAR
    42,4377
    %0,01
  • EURO
    49,3274
    %0,33
  • G. Altın
    5.666,78
    %-0,26
  • Ç. Altın
    9.241,24
    %0,00
  • BIST
    10.874
    0
  • BITCOIN
    91,861.998
    1.29
  • ETHEREUM
    3,049.738
    0.43
Murat Soyak

NİĞDELİ ‘KÜÇÜK PAŞA’ 115 YAŞINDA!

: 02-05-2025

‘Küçük Paşa’ romanı üzerine

   Ebubekir Hâzım Tepeyran’ın 1910 yılında yayımlanan ‘Küçük Paşa’ isimli romanı, edebiyatımızda Nabizâde Nazım’ın ‘Karabibik’ (1890) isimli uzun hikâyesinden sonra köy hayatını konu alan bir eserdir.

  ‘Küçük Paşa’ romanında anlatılan köy, Niğde köylerinden biridir. Romandaki çevre tasvirleri ve yöresel ağız özellikleri bu köyün Niğde vilayeti içinde bulunduğuna birer işarettir.

   Ebubekir Hâzım Tepeyran’ın torunu Oktay Akbal, 3 Eylül 1984 tarihli sunuş yazısında eserin hazırlanışı hakkında şunları belirtir: “Küçük Paşa’nın –ilk kez 1910’da, ikinci kez 1945’te yayınlanmış bu romanın-üçüncü baskısı elinizde. 1945’teki metni bugünün Türkçesine çevirdik yine… Belki bir gün bir inceleyici çıkar, 1910’daki esas metni olduğu gibi bugünün Türkçesine çevirir, bir ‘edition critigue’ halinde yayınlar. Şimdilik size sunduğumuz, 1945’te Hazım Bey’in yaptığı sadeleştirilmiş Küçük Paşa’dır.” (s.9)

  ‘Küçük Paşa’ romanı yer tasviri ve buna bağlı tespitler ile başlar: “Anadolu’da bir köy… Bir buçuk yıl evveline kadar müstebit hükûmetin asker almak, vergi tarh ve tahsil etmek lâzım geldikçe hatırladığı köylerden biri.

   Anadolu’yu görmeyenlerin, büyük şehirlere mahsus her türlü gürültülerden sıkıldıkça birer sükûn ve huzur yeri olmaları tasavvuru ile sakinlerine gıpta ettikleri fakir ve sefalet yuvalarından biri olan bu köyün mevkii, bir şairi, bir ressamı yalnız bir şiir yazmak, bir tablo krokisi çizip geçmek için belki memnun edebilirdi.

   Bu küçük köy, dört taraftan yüksek, alçak, çoğu çıplak dağlarla çevrilmiş, enine boyuna birer ikişer saat uzayan ve topraklarının kuvvetiyle ünlenen bir ovanın kuzey batısına doğru keman sapı şeklinde kıvrılarak iki dağ silsilesinin arasına girdiği yerde kurulmuştur.” (s.11)

   “1312(1896) yılı şubatının son günlerinden biri idi” ifadesiyle olayın başladığı zaman hakkında bir kayıt düşülmüştür.

ROMAN İÇİNDE OLUP BİTENLER

   Niğde’nin bir köyünden Keleşoğlu Ali, askerliğini yapmak üzere İstanbul’a çağrılır. Keleşoğlu Ali, temiz, saf, dürüst bir Anadolu çocuğudur. Bir gün İstanbul'da bir hemşehrisine rastlar. Kâmil adındaki bu hemşehrisi, işini yoluna yordamına koymuş, zamanın sadrazamına kapılanmıştır. Keleşoğlu Ali ile ilgilenir. Sıladan sepetten konuşup dertleşirlerken Kâmil, Âli'nin köyde bıraktığı karısının doğurmak üzere olduğunu öğrenince ona bir teklifte bulunur. Sadrazamın karısı da yakında doğuracaktır; doğacak çocuk için sağlığı, gücü kuvveti yerinde bir sütanne aramaktadırlar. Bu sütannelik için karısını İstanbul'a getirmesini söyler. Durum Paşa’ya iletilir. Ve Ali’nin karısı Selime konağa getirtilir.

   Selime kendi oğlu Salih’i haftada iki gün, Paşa’nın yeğeni Haldun’u ise her gün iki kez emzirir. Haldun konuşmaya başlayınca Suat Paşa’ya “Paşababa” der. Selime’nin oğlu Salih de aynı şeyi yapınca Paşa’nın karısı bundan hoşlanmaz; üstelik Salih’i de sevmez. Paşa ise kendi çocuğu olmadığı için bütün sevgisini bu iki yavruya vermiştir.

   Selime konakta Anadolu şivesi, saflığı ve temizliğiyle kendini sevdirir. Ali, ayda bir konağa gelerek onu görür.

   Paşa, evladı yerine koyduğu Salih’in okuması için Fransız bir mürebbiye tutar. Fakat bir görevle Anadolu’ya gidince, karısı, çocuğun eğitimini engeller.

   Paşa, sağlığı bozulduğundan İstanbul’a gelir. Askerliği nihayete eren Ali, karısı ile birlikte köye döner. Oğulları Salih’i konağa evlatlık olarak bırakmışlardır.

   Ali, köye döndükten bir süre sonra İstanbul’dan aldığı imzasız bir mektuptan Selime’nin birisiyle ilişkisi olduğunu öğrenir. Ve onu boşar; bir başkasıyla evlenir. Selime bir başına kalır. Sonunda yakın köyden bir başka adam ile evlenir. Hastalığı gittikçe ilerleyen paşa bir süre sonra ölür. Salih, adeta sahipsiz kalır. Konakta evlatlık iken uşak durumuna düşer. Naime Hanım hiç sevmediği bu çocuğu kısa zaman içinde köyüne gönderir.

   Salih köye gelince kendisini öz annesi yerine, üvey annesi Haçça karşılar. Paşa konaklarında büyüyen Salih, köyde büyük bir boşluğun içine düşer; önceki ve şimdiki yaşantısı arasında dağlar kadar fark vardır. Bu yetmiyormuş gibi babası Keleşoğlu Ali yeniden askere alınır ve Yemen'e gönderilir. Üvey annesi Haçça kendisine akla gelmedik zulüm, işkence yapmakta; kaldıramayacağı çok ağır işlerin altında ezmektedir.

   Üvey anne Haçça, bir kış gecesi sürekli öksüren Salih’i kendisini uyutmadığını bahane ederek tekme tokat evden dışarıya atar. Salih, soğuk ve karlı havada üşür. Sağlığı gittikçe bozulur. Üvey anasının baskısından usanmıştır. Köyden kaçmayı düşünmektedir. Yaşanan bu olay üzerine kararını verir. O gece ahırda sabahladıktan sonra yola çıkmayı amaçlar.

   Paşa’nın eşi Naime Hanım kocası ölünce bir gençle evlenmiştir. Beş aylık çocuğunu düşürmüş, yedi aylık bir çocuğunu da ölü doğurmuştur. Olup bitenler onu çok üzmüştür. Bir gün rüyasında eski kocasını görür.  Salih’e yaptığı haksızlıktan ötürü Paşa onu azarlar. Aynı gece Salih’i de rüyada görür. Karlı, tipili bir yerde birtakım hayvanlarla boğuşan Salih, sonunda yere yuvarlanarak hareketsiz kalır. Naime Hanım korkuyla uyanır. Yaptıklarından pişman olmuştur. Salih’in konağa geri getirilmesini kocasından ister ve hemen telgraf çekilir.

   İstanbul’dan gelen telgrafa verilen cevap şudur: “Merhum sabî üç gün evvel geceleyin kurtlar tarafından itlâf ve ekledilmiş olduğu mazurdur.” Roman hazin bir son ile biter. Salih, geceleyin kurtlar tarafından parçalanmıştır.




‘KÜÇÜK PAŞA’ ROMANINDA YÖRESEL KELİME, DEYİM VE SÖYLEYİŞLER

   Bu eser, Niğde yöresi söyleyiş özelliklerine uygun çeşitli kelime, deyim ve cümleler bakımından bir zenginlik arz etmektedir. Yazar, Niğde yöresinin dil özelliklerini iyi bildiği için esere başarıyla yansıtmıştır. ‘Küçük Paşa’ romanında dilin kullanımına dair seçtiğimiz bazı örnekler: Zerradar (zerre kadar), dımışkı (düz), horanta (aile fertleri), sındı(makas), yeğni(hafif), mezelenmek (taklidini yaparak alay etmek), dölek yürümek(doğru, rahat), söğürme(bir tür et yemeği), bişirgeç(ekmek pişirmek için bir alet), sormuk(bebeklere, tülbent içine tatlı konularak yapılan emzik), üzlük(küçük çömlek), melmekât (memleket), gömük(batak), gözer(kalburun biraz daha geniş deliklisi), peşkir(havlu), sini(üzerinde yemek de yenilebilen tepsi), güçce (yapma bebek) enkesden (şakadan) söylemek, göresi gelmek(özlemek), sohum (lokma), çonur (büyük diken), ingilli herif (kılıbık), kelik (pabuç eskisi), ariyet (ödünç) almak, yunak (banyo), göğez (koyu mor renk), söbü (yumurta biçimi, oval), tebelleş olmak(istenmediği halde birinden veya bir yerden ayrılmayan, gitmeyen, musallat olan)…

 —Küçcük paşayı daha ilk gecede aç uyutmalım, haydi hiç olmazsa iki yumurta sıdırıver. (s.100)

 —…konağa dıhmazsınız da sokakta kalır, sürünürüm deye korhtum gelemedim. (s.55)

 —E güzel hanım no gorup bakır saçını pürçeğini yolup bağrını boğazını tırnaklayıp duruyor mu? (s.115)

 —Köyde yıhanırdım emme, burada garip ite döndüm, eline sağlık abla kadın, yıka; keşik yaparık, ben de seni yurum. (s.29)

 —Çok ağlayıp dingildeyor mu? (s.115)

 —Getiren gönderen sağ olsun! Kara abla, şirin dadı no goruyor? Dolu selevir, dolu selevir(hayvan üstünde gübre taşınan büyük zembil) gibi şişip taşıyor mu?

 —Nazikter kalfa gine öyle fidan gibi konakta salınıp batır mı? Kalfa değil ha bi melek! (s.115)

 —Ne gorelim aslanım (s.117)

 —Bu hafta tezkiremi verecekler, her ne gadar bana da ‘Konahda kal, sana da iş bulunur’ deyorlarsa da ben galamam; köy kohusu söğürme dumanı gibi burnumda tütüyor. (s.48)

‘KÜÇÜK PAŞA’ ROMANI HAKKINDA TESPİTLER, DEĞERLENDİRMELER

   “…Köylülerin hayatını, âdet ve duygularını yakından bilen bir kimse kudretiyle dar ne neşesiz bir hayatı, edebiyatımızda benzeri pek az bulunan bir müşahade ve tahlil ile tasvir etmiştir. Romanın bu kuvvetli inşası yer yer ve zaman zaman, muharririn kendini tutamayarak, bulunduğu uzun idare hayatından alınma itiyatlarla lâyıha tarzında kaydettiği istibdat idaresi kötülükleri ve zulüm tasvirleri yüzünden ahengini kaybetmektedir. Eserin bu zayıf noktaları bir tarafa bırakıldığı takdirde, tasvirlerdeki kuvvet ve kahramanların hayat ve hâdiseleri görüşlerini anlatmadaki gayrişahsilik, o zamana kadar edebiyatımızda görülmedik bir tarzdadır.”  (Mustafa Nihat Özön)

   “Küçük Paşa, Nabizâde Nazım’ın ‘Karabibik’ (1890) hikâyesinden sonra köy romancılığımızın, çok daha geniş ve önemli, ikinci eseri oldu.” (Behçet Necatigil)

   “Küçük Paşa, edebiyatımızda Karabibik’ten sonra köye yönelen ikinci eserdir. Orta Anadolu’nun belki Niğde’nin yoksul köylerinden birinin yaşama koşulları bir ana ile oğlun başından geçenlerin çevresinde verilmiştir. Gerek çevrenin ve olayların anlatılışı gerek kişilerin ruh hallerinin çözümlenmesi bakımlarından, eserde yer yer gerçekten başarılı noktalar vardır.” (Cevdet Kudret)

   “…Roman tekniği bakımından eksiğine karşılık eser, çevrenin ve olayların anlatılışı, kişilerin ruh durumlarının çözümlenmesi ve konu bakımından ‘köy romancılığında’ yeni ve sayılı kilometre taşlarından biridir. Burada ilgimizi çeken konulardan biri de Nabizâde Nazım’ın edebiyata özgün ve gerçekçi bir roman verme kaygısına karşılık Ebubekir Hâzım Tepeyran’ın, Anadolu köylüsünün çektiklerinin hiç olmazsa ilk ağızda söylenmesi gerekenleri vermek istemesidir. Böylece o, roman yazmış olmaktan çok aydınlara, köy ve köylü konusunda bir ‘muhtıra’ vermek ister.” (Mehmet Bayrak)

   “…Küçük Paşa’ya gelinceye değin yayımlanan romanlarda genel olarak İstanbul’da, özel olarak da İstanbul’un varsıl çevrelerinde geçen olaylar konu edinilmiş ve anlatılmıştır. İlk kez bu romanda konağın dışına taşıldığına, Anadolu halkının yaşam biçiminin kaba ama kesin çizgilerle yansıtılmaya çalışıldığına tanık oluyoruz. Ona gelinceye değin yayımlanan romanların insan kadrosu beyefendi hanımefendi hizmetçi üçlüsünden oluşuyordu. İlk kez Küçük Paşa ile Anadolu insanı romanımıza girmiştir. Tepeyran yalnızca yaşam biçimleri ile değil, değer yargılarıyla da birbirinden uzak, aralarında derin uçurumlar bulunan iki toplumsal kesimle yüz yüze getiriyor bizi. Bir yanda yazgısıyla baş başa bırakılmış köy diğer yanda bolluk içerisinde yüzen konak.  Yazarının amacı gereği Küçük Paşa gerçekçi bir roman ancak doğalcılığın sınırları içinde kalan bir gerçekçilik bu.” (Mehmet Ergün)

   “Ebubekir Hâzım’ın sözü edilmeye değer bir köy romanının yazarı oluşunda taşrada yetişmiş, taşrada görev yapmış olmasının payı vardır. Küçük Paşa romanı Orta Anadolu’nun yoksul bir köyünün yaşantısını sergiler. Orada anlatılanların pek çoğu Ebubekir Hâzım’ın doğup yetiştiği Niğde’nin ve yörelerinin verdiği gözlemlerle beslenmiştir. Küçük Paşa’da bir köylü çocuğunun İstanbul’da bir paşa konağına getirilen anasıyla birlikte geçici bir süre güzel günler yaşayıp köyüne geri gönderilişi ve buradaki çetin yaşama koşulları ortasında ölüme sürüklenişi, köy insanının çilelerini, köy sorunlarını somut biçimde canlandırmaktadır. Her yıl köylüden alınan ağır yol vergisi, vergi ödemeyecek kadar yoksul olanların yollarda, güneş altında, aç susuz çalıştırılmaları, okulsuz köyde bir köşeye yığılmış tabutların yanı başında üç beş çocuğun derme çatma öğrenim görmesi, köylünün hastalıktan kırılması, köylünün haklarını adalet organının korumaktan uzak kalışı, uzak cephelerde kan dökmeye itilen Anadolu insanının kendi toprağında mutlu olamayışı… Romanda anlatılan serüveni kuşatan sert gerçeklerdir.” (Konur Ertop)

   “…Ebubekir Hâzım’ın bu romanı, nev’i şahsına münhasır çok dokunaklı, çok özlü bir Anadolu romanıdır. Kendi zaten Orta Anadolu’daki Niğde’den olduğu için Anadolu’yu içinden biliyor. İlk defa Anadolu köylülerini kendi şiveleriyle bu romanda konuşur görüyoruz. Mevzuu da çok iyi seçilmiş…” (İsmail Habip Sevük)

   “Ebubekir Hâzım Bey’in Küçük Paşa’sı bizim bugün anladığımız manada, realist edebiyatın tipik bir örneğidir. Türk edebiyatı içinde ilk defa bu Küçük Paşa’dır ki memleket meselelerine doğru uzanarak gerçek bir roman görüşünün temelini atmıştır. Geçmiş nesiller arasında ileri görüş sahibi bir müellifin varlığı, o edebiyatçı nesillerin kıymetlendirilmesinde bize yeni bir ölçü kazandırmıştır.” (Fahir Önger)

   “Küçük Paşa, devrinin güzel üslûbu ile yazılmış bir kitaptır. Üslûbu devrine ait kaldığı halde bugün kendisinden bahsettirecek kudrettedir. Muhtevanın kudreti kendisini derhal mevzuu ile hissettiriyor.” (Sadri Ertem)

   “Halk için çalışan ve halk arasında yaşayan bir insan olarak, bizde köy gerçeklerine yönelen ilk roman olan Küçük Paşa ile ün kazandı. Aslında kendi kendini yetiştiren bir otodidakt olan Ebubekir Hâzım, uzun süren idarî hayatında Anadolu insanını ve sorunlarını yakından tanımak fırsatları bulmuş… Köye ve köylüye bilim ve sanat açısından çok, bir idare adamı görüşüyle bakmakla birlikte, bizde köye yönelen gerçekçiler arasında önemli öncülerden biri oldu. Yazar, kitabının başında asıl amacının bir roman yazmak değil, Anadolu köylerinin dert ve sıkıntılarını bir roman düzeni içinde sergilemek olduğunu belirtmektedir...” (Tahir Alangu)

   “Küçük Paşa’nın okunmaya değer kılan tek yanı, Ebubekir Hâzım Tepeyran’ın yirminci yüzyılın başındaki Türk köyü ve Türk köylüsü üzerine gözlemleridir. Tepeyran bu gözlemleri büyük bir açık yüreklilikle dile getirir. Bu arada bürokrasiye de eleştiriler yöneltir. Köy toplumsal gerçekliğini bütün ayrıntılarıyla (ev içlerine varıncaya kadar) veren romanda köy insanlarının psikolojik gerçekliği yoktur. Köylülerin konuşmalarını köylü ağzıyla vermek ilginç bir çaba, ama bu çaba fazla bir şey katmıyor romana” (Fethi Naci)

   “Küçük Paşa günümüzde okunuyor mu, bilmiyorum. Genç arkadaşlara sordum, Küçük Paşa'yı işitmemişlerdi. Yaşıtlarıma sordum, bir iki kişi hayal meyal hatırladı. Sorduğum kişileri edebiyatla ilgisiz sanmayın. Kimileri, üstelik doğrudan doğruya edebiyatın içinde, öykü, roman yazıyorlar. Küçük Paşa yazarların artık okumadığı bir roman mı, dememiz gerekiyor. Yazarlar okumuyorsa, geçmişin bir eseri bugünün okuruna nasıl ulaştırılacak?” (Selim İleri)

SONUÇ

  ‘Küçük Paşa’ edebiyatımızda köy ve köy hayatı üzerine önemli bir romandır. Yazar Ebubekir Hâzım Tepeyran, devrin sosyal şartları içinde köyü ve köylüyü gündeme getirmek istemiştir. Edebî bir kaygıdan ziyade toplumsal gerçekliği yansıtma çabasında olmuştur. O devir içindeki merkez-taşra karşıtlığı; zengin konak hayatı ve yoksul Anadolu köyü üzerinden anlatılmıştır.

  Romanın bazı bölümlerinde aşırı, zorlama bir yorum ile doğa şartları ve çevre özellikleri vurgulanarak ‘istibdat’ eleştirisi yapılır. Bu üslûp yazarın anlatıma müdahil olduğu, romana zarar verdiği bölümlerdir.

   ‘Küçük Paşa’ yirminci yüzyılın başlarında Anadolu gerçeğini, Anadolu insanını yakından görme, tanıma ve anlama çabası olarak değerli bir çalışmadır. İstanbul’un dışındaki taşra hayatı dikkatlere sunulmuştur. Ayrıca kadınların duygu-düşünce dünyası ve bir çocuğun masumiyeti üzerine önemli dikkatler içermektedir. Anlatımda aksayan yönler olmasına rağmen yine de kendisini okutan bir romandır ‘Küçük Paşa’.


SAMANYOLUNDA ZİYAFET-ORUÇ YAZILARI

                                                                                              “Ey oruç, diriltici rüzgâr, İslâm baharı…” 


  Mütefekkir-şair Sezai Karakoç’un bir ömür boyunca daha çok Ramazanlarda kaleme aldığı yazıları Diriliş Yayınları arasında bir kitap bütünlüğüne ulaştı: “Samanyolunda Ziyafet-Oruç Yazıları”

  Sezai Karakoç, Ramazan ayının insan ve toplum üzerindeki etkilerini tefekkür ederek bu dönemi bir arınma ve yeniden doğuş süreci olarak ele almıştır. 

  ‘Samanyolu’ benzetmesi, Ramazan’ın yücelik ve sonsuzluk ile ilişkili olduğu anlamında derin bir sembolizm taşır. ‘Samanyolunda Ziyafet’ ifadesiyle manevi bir yaşantıya işaret edilir. 

     Kitapta yer alan yazıların başlıkları bizlere çok şey söylemektedir: Betonları Kıran Oruç, Samanyolunda Ziyafet, Oruç ve Çocuk, Orucun 24 Saati, Orucun Ömrü, Aktüalite, Altın Gece, Bayram, Konuk, Sürekli Mucizeler, Her Yıl Bir Mucize Gibi Gelen, Oruç da Acıkır,  Diriliş Saati, Silahımız, Yankı, Bir İftar ve Ötesi, Kadir Gecesi, Yolcu, Bayram, Oruç ve Diriliş, Orucun Ruhu, Ruhun Silahları, Ruhun Şöleni, İnsan ve Oruç, Görünen Aya Selâm, Hicretten Miraca, Oruç Dünyasında, Gök Armağanı Oruç, Orucu Benzerlerinden Fark Ettiren, Çocukluğumuzun Ramazanları, Çağrı, Oruç Ülkesi, Kara Bayramı Aka Çevirmek, Ramazanın Aynasında Hayat.

    Bu yazı başlıkları oruç ibadetinin özünü anlamaya yönelik bir yolculuk çağrısı olarak da okunabilir. Her bir başlık, oruç ile ilgili farklı duygu ve düşüncelere kapılar açıyor. Oruç günlerindeki çeşitli duygu, düşünce hallerini vurguluyor. 

    Oruç gelince özge bir zaman başlar. Ruhun ön planda olduğu bir zamandır bu. Kişi iyiliklere, güzelliklere doğru bir yürüyüştedir. Kirden, karanlıktan uzak günler… Diğer bir ifadeyle kurtuluş günleri, arınma günleri de diyebiliriz. “Bir ev nasıl yılda bir defa temizlenir, örümcek ağlarından kurtarılır, kiremitleri aktarılır, sıvanır, yıkanır, onarılır ve badana edilir; yani yeni yapılmış hale getirilirse, bir ruh da yılda bir kere böyle bir genel temizlik ve revizyon ister. Bir şehrin temizlenmesi, onarılması, yeniden yapılması, sıva, boya ve badanalarının tazelenmesi ile müslüman bir şehrin oruç boyunca ruhî canlılık ve hareketi, yükselme ilerlemesi birbirini çok andırır. Oruç, demek ki bir noktadan bakılınca, ruhun ve vücudun dezenfekte edilmesi oluyor.” (Betonları Kıran Oruç)

  Orucun yalnızca bedenî bir açlık olmadığı, ruhsal bir arınma ve yenilenme süreci olduğu özellikle ifade ediliyor. Orucun insan ruhuna kattığı güzellik sayesinde insan yeniden başlamanın huzurunu yaşıyor. Nasıl ki bir ev örümcek ağlarından arındırılıp temizlik yapıldığında yeni bir görünüme kavuşuyorsa, insanın da ruhunu yılın belirli bir döneminde arındırmaya ihtiyacı olduğu anlatılıyor. Bu benzetme, orucun insan üzerindeki etkisini somutlaştırarak psikolojik ve manevi bir yenilenme süreci olduğunu ortaya koyuyor. Kişi, oruç sayesinde ruhsal kirlerinden arınıyor; karanlıktan uzaklaşıyor ve kendini iyilik yolunda bir yürüyüşte buluyor. Böylece oruç ile hem bireysel hem de toplumsal olarak bir uyanış, değişim ve diriliş dönemi yaşanmış oluyor. 

    Hayatın monotonluğu, sıradanlığı, rutin işleri Ramazan ile değişir. Başka bir kapı açılır adeta. Bu kapıda umut, sevinç, gül aydınlığı… Hayatın bunaltan, usandıran tekrarları kaybolur. Artık yeniden başlamanın vaktidir. “İşte oruç, külü deşer, betonları kırar, eskiyen dünyayı tazeler, alışkanlıkları elâstikîleştirir, donmalarını önler, içgüdüleri pırıl pırıl yapar, insanı melankoliye düşmekten, yani eşyayla ilgiyi kesmekten, korur, kâinatı yeniden yaşanmağa değer bir yer haline getirir, insanı yeni doğmuşçasına yaşamaya hevesli, iştahalı bir yeni insan yapar.” (Betonları Kıran Oruç)

    Bu tespit ile orucun insan hayatındaki dönüştürücü etkisi vurgulanıyor. Günlük hayatın sıradanlığı içinde kaybolan insanın, Ramazan ile adeta yeni bir kapıdan geçtiği ifade ediliyor. Eskiyen ve sıkıcı hale gelen alışkanlıklar yerini tazelenmiş, diri bir hayata bırakıyor.

    Metindeki özgün benzetmeler, orucun sadece bedensel bir ibadet değil, aynı zamanda insan ruhunu, zihnini ve alışkanlıklarını da yenileyen bir süreç olduğunu gösteriyor. "Külü deşmek, betonları kırmak" gibi ifadeler, orucun bireyin iç dünyasında köklü değişimler yaptığını ve katılaşmış, körelmiş duyguları harekete geçirdiğini anlatıyor. Oruç, donmuş alışkanlıkları esnekleştirerek bireyi durağanlıktan kurtarıyor; içgüdüleri temizleyerek kişiyi daha bilinçli hale getiriyor. Ayrıca, oruç sayesinde insanın melankoliye düşmekten, yani hayatla bağını kaybetmekten korunduğu ifade ediliyor. Burada orucun ruhsal bir şifa kaynağı olduğu düşüncesi ön plana çıkıyor. Böylece dünya, yeniden yaşanmaya değer bir yer haline dönüşüyor. Oruç, alışkanlıkların esnekleşmesini sağlayarak insanı hem bedenen hem de ruhen yeniden yapılandırıyor.

      Değişim başlamıştır. Zaman, başka bir zamandır. “Hayvandan meleğe doğru yolculuk; içteki karanlıkların eriyişi, yerini metafizik ışıkların alması Oruçla… Gerçek gün doğuşu, gerçek kuşluk, gerçek öğle, gerçek ikindi, gerçek akşam ve gün batışı, gerçek gece ve yatsı Oruçla. Gerçek zaman Oruçladır.” (Samanyolunda Ziyafet) 

    Orucun iç dünyamızda meydana getirdiği köklü değişim vurgulanıyor. Oruç, ruh cephesinde verilen mücadeleyi gösterir. ‘Hayvandan meleğe doğru yolculuk’ ifadesi, insanın nefsî arzularından arınarak daha yüce bir bilince ulaşmasını simgeler. Oruç günlerinde zaman algısı da değişiyor. Günün her anı, oruç sayesinde derin bir anlam kazanıyor. Sıradan bir sabah, gerçek bir doğuşa dönüşüyor; gün içindeki vakitler, manevi bir bilinçle yeniden anlamlandırılıyor. Oruç ayında zaman, ‘gerçek zaman’ yüceliğine ulaşır. Oruç, insanı yalnızca maddi dünyadan uzaklaştırmakla kalmaz; ona metafizik bir derinlik kazandırarak hayatın her anını daha bilinçli, hakikatli ve anlamlı kılar.


    Müslüman her yıl, bir ay bir ruh şölenine çağrılır. Yeniden varoluş: Yücelten, sağaltan… “Oruç insanın katıldığı, her yıl bir ay katıldığı bir ruh şölenidir. Üstün insanların davetlisi olduğu bir tabiatüstü ziyafet, bir gök sofrasıdır.” (Samanyolunda Ziyafet)

    Oruç bir ‘ruh şöleni’ olarak tanımlanıyor. Böylelikle orucun manevi derinlik ve yüksek bilinç taşıyan bir deneyim olduğu vurgulanıyor. Orucu yalnızca açlık ve susuzluk olarak değil, bir manevi ziyafet olarak da anlamamıza yardımcı oluyor. Bu şölende insan ruhunu daima besler ve manevi huzura ulaşır. Böylelikle kendi özüne daha yakın olur. Burada ‘üstün insanlar’ ifadesiyle orucun manevi olgunluk ve derinlik kazandırdığı kâmil insanlara işaret ediliyor. 

    Çocuğun dünyasında orucun yeri bambaşkadır. Çevresindeki konuşmalar ona kutlu bir misafirin geleceğini haber vermektedir. Ramazanı merakla bekler. Ramazan bütün görkemi ile gelir. Evde bir değişim başlamıştır. Çocuk bu değişime katılmaya çalışır. Sahura kalkar. Büyükleri “uyu” dese de o dinlemez; sahur vakti geldiğinde uyanır. Oruca hazırlık başlamıştır. Gün içinde açlığa, susuzluğa dayanır. İftar vaktini sabırla bekler. Şimdi kulağı ezan sesinde… Çocuk ve oruç arasında daima bir iyilik, güzellik ırmağı akar. “Oruç ve namazladır ki, kutsal bir dünyaya girer çocuk. Sözle değil; bizzat o dünyanın içinde yaşar Mutlak Gerçeği.”  (Oruç ve Çocuk)

    Bu tespit ve değerlendirmede orucun çocuk için özel bir anlam taşıdığı vurgulanıyor. Ramazan ayında çocuk, oruç tutma çabası ile manevi dünyaya sahici ilk adımları atmaya başlar. Çocuk oruç tutarken aile fertleriyle birlikte ortak manevi bir yaşantıda var olmaya başlar. Çocukların Ramazana dair yaşadığı bu merak ve heyecanları, onların manevi yolculuklarının ilk adımlarıdır. Sahurda kalkmak, açlığa ve susuzluğa dayanmak, orucun getirdiği sabır ve irade çocuk için bir nevi olgunlaşma ve manevî güç kazandırır. Bu ayda yapılan ibadetler ile doğrudan o manevi dünyayı keşfeder. Oruç, çocuğun duygu ve düşünce dünyasında bir değişimi, dönüşümü başlatır. Güzellik, iyilik, doğruluk, sabır gibi erdemleri öğrenir ve bir adım daha yaklaşır ‘Mutlak Gerçek’e.

  Ne güzel konuktur o!  Evimizi, ruhumuzu aydınlatır; bizlere dirilişin imkânlarını sunar. “Her yıl bir ay için oruç mimarı bize konuk gelir. Gelir gelmez de kollarını sıvar ve işe koyulur. Bir kahve içimlik bile beklemez, dinlenmez. Kutsallığın işçisidir o. İlkin vücut evini şöyle bir yoklar. Bir sarsar insanı. Öyle sarsar ki bacalarda ne kadar birikmiş kurum varsa dökülür. Tabiat etkisiyle gevşemiş ve kopmaya yüz tutmuş sıvalar düşer. Yerinden oynamış kiremitler kayar. Organlar arasında, kasların eklem yerlerinde, hareketsizliğin ve ölümün sembolü olarak gerilmiş kaç örümcek ağı varsa yırtılır. Vücut konağı, böylece konuğun, büyük konuğun gelmiş olduğunu bilmiş olur. Sonra Oruç onarmaya başlar.” (Konuk)

  Oruç bir misafire benzetiliyor. Senede bir kez misafir gibi gelen ‘oruç mimarı’ hayatımızı onarır ve ruhumuza yeni yapı taşları ekler. Burada değişim, yenilenme ve diriliş etkileyici bir dille anlatılıyor. ‘Bacalardaki kurumların dökülmesi, sıvaların düşmesi, kiremitlerin kayması’ gibi ifadeler, insan bedenindeki ve ruhundaki fazlalıkların, kirlerin temizlenmesini simgeliyor. Bu durum hem maddî hem de manevî bir yenilenme sürecidir. Ayrıca insanın, alışkanlıkların getirdiği rehavetten kurtulmasına da işaret ediliyor. Oruç, bedeni ve ruhu adeta sarsarak insana tazelik ve canlılık kazandırıyor.

     Orucun yalnızca eskiyi yıkmakla kalmayıp aynı zamanda ‘onarım’ vazifesi gördüğü de belirtiliyor. İnsanın ruhuna ve bedenine dokunmak suretiyle daha sıhhatli, daha şuurlu şahsiyetler bina ediyor Oruç.  

    İnsanoğlunun bitmez sanılan bir koşuşturması var. Gün içinde pür telaş… Ve arada yaşanan aldanışlar, kayıplar… Zira oyun ve oyalanma çeker insanı. İşte oruç günlerinde yeniden tefekkür edip bu kısır döngüye son vermenin zamanıdır. Ramazan, insanın kendisini sorguladığı; olup bitenlerin muhasebe edildiği bir dönem olarak da değerlidir.  Bu gidiş nereye, bu çaba niçin? soruları nefsimize sürekli sorulmalı. Bir çağrıdır oruç. Bağlanmanın, yakınlığın yeniden değerlendirildiği ve noksanların tamamlandığı zaman… “Oruç, bu ümmete bağışlanmış; sağı ölüden, diriyi cansızdan ayıran, fark ettiren kutlu bir nimet ve emanettir.”  (Her Yıl Bir Mucize Gibi Gelen)

     Oruç, insanın manevi dünyasını kuvvetlendirerek gerçek hayatı, gerçek değerleri fark etmesini sağlar. Oruç, hayat ve ölüm arasındaki farkları ayırt etmemizi sağlar. İnsanı özüne dönmeye davet eder.

  Oruç hem fert hem de cemiyet planında Rabbimiz tarafından sunulmuş bir nimet ve emanettir. Bu mübarek ayda, insanın hak yolu bulması ve yitik değerleri tekrar keşfetmesi için önemli imkânlar sunulur.

    Kur’ân sesi, namaz, merhamet… Bütün bunların neticesi olarak iyiliği yaymanın, kötülüklere engel olmanın gereği bir kez daha hatırlanır. Orucun müslümandan istedikleri vardır: “Evet, oruç da susar, oruç da acıkır. Orucun susadığı ve âb-ı hayat gibi kanamadığı su, Kur’ân sesi, acıktığı namaz, örtündüğü merhamet, kuşandığı, giyindiği, Allah adının yükseltilmesi yani cihadtır.” (Oruç da Acıkır)

  Bu ifadelerde orucun manevi cephesi vurgulanıyor. Metindeki ‘oruç da susar, oruç da acıkır’ ifadesi oldukça güçlü bir metafor içeriyor. Burada oruç, manevi bir varlık gibi ele alınıyor. Onun ‘susadığı’ şey, Kur’ân sesi; yani vahyin rehberliğidir. ‘Acıktığı’ şey ise namaz; yani kulluğun ve ibadetin özüdür. Oruç, merhametle insanın kalbini yumuşatıyor ve onu iyiliğe, doğruluğa sevk ediyor. ‘Giyindiği’ ve ‘kuşandığı’ şey ise Allah’ın adının yükseltilmesi, yani İslam’ın yaşanması ve yaşatılmasıdır. Soyut bir kavram olan oruç tıpkı bir insan gibi ete kemiğe bürünüp somutlaşıyor. Bu anlatımda teşhis sanatı etkili bir şekilde kullanılmış. Oruç, insana vazifesini hatırlatır. Ruhu ibadetle beslemek ve adaleti, merhameti hâkim kılmakla oruç gerçek anlamına ulaşır. 

    Oruç ibadetini durağan bir açlık hali olarak değil; insanı yücelten, iyiliği çoğaltan ve kötülüklerden koruyan etkin bir değişim/dönüşüm süreci yahut ‘cihad’ olarak tanımlıyor.

    Bekleyenler için gün doğmuştur artık. Rahmet, mağfiret günleri… “Uzun süren bir kuraklıktan sonra, dudakları çatlamış toprağından ötürü ellerini göğe kaldırmış çiftçi için birden boşanan yağmur neyse, biz müslümanlar için gelen bu oruç da odur.” (Silâhımız)

   Ruhun dirilişi için oruç… Toprağın sabırla beklediği yağmur misali. Bu teşbih ile orucun insanı yenileyen, dirilten bir ibadet olduğuna işaret ediliyor. Ve insan, oruç ile yeniden hayat buluyor. 

     İslâm insanı olmak… “Kur’ân, namaz ve oruçta dirilen bir İslâm insanı olmak: İşte çağımız müslümanının tek varoluş şartı.” (Silâhımız)

    İslam insanı olmak, sadece bir kimlik taşımaktan öte, bilinçli bir şekilde bu değerlerle dirilmek ve yaşamını bu temeller üzerine inşa etmek anlamına geliyor. Kur’ân, namaz ve oruçta dirilen ifadesi, bireyin manevi uyanışını ve yeniden doğuşunu simgeliyor.  Çağımız müslümanının tek varoluş şartı diyerek, modern dünyada kimlik bunalımı yaşayan bireylere bir istikamet gösteriliyor. Manevî ve ahlakî değerlere bağlı kalmadan, gerçek bir İslam insanı olunamayacağı düşüncesi öne çıkıyor. İslamî değerlerle bütünleşen bir hayatın, bireyin varoluşunun temel dayanağı olduğu ifade ediliyor. Kur’ân’ı hayatına rehber kılmak, namazla bilinçli bir kulluk hali yaşamak ve oruçla nefis terbiyesi yapmak; müslüman şahsiyetin oluşmasını sağlayan unsurlar olarak dile getiriliyor.

    Karanlıklardan çıkış için, kurtuluş için Ramazan… “Ölüme doğru koştuğu bu son çağlarda İslâm toplumu tam ölmemişse ve hâlâ yaşıyorsa; bunu, gelip gelip dirilten ramazanlara borçludur geniş ölçüde. Ve bir gün tam dirilecekse, bu da yine bir ramazanda başlayacaktır, ramazanlarla başlayacaktır.” (Oruç ve Diriliş)

    Ramazanı dirilişin ve yeniden doğuşun kaynağı olarak ele alıyor. Günümüzde İslam milletinin bir krizden, manevi bir çöküşten geçtiğini ancak Ramazan sayesinde İslam milletinin yeniden dirilme fırsatı bulacağını bildiriyor. Burada Ramazan, bir anlamda dirilişin habercisi olarak kabul ediliyor. "Ve bir gün tam dirilecekse, bu da yine bir ramazanda başlayacaktır, ramazanlarla başlayacaktır." ifadesinde Ramazan günlerinin ruhun dirilişi için bir başlangıç olacağı ifade ediliyor. 

    İslam milleti, Ramazan ile manevi olarak uyanır; yeniden güç kazanır ve bir bütün olarak daha etkin hale gelir. Oruç, yüce dirilişi başlatan kutlu bir zamandır.

     Oruç günlerinde yaşadığımız her ân daha bir anlamlıdır, daha bir kıymetlidir. Taşlar yerine oturmuştur. İnsan bir dinginlik içindedir. Geçmişini hatırlar, bugünü değerlendirir, gelecek günlerin daha iyi olmasını umut eder. Gündelik alışkanlıklar terk edilmiştir. Özge bir oluş ile gün başlar. Yücelten anlamın ışığında vakit daha bir kıymet kazanır. Zaman ve eşya gerçek anlamına kavuşur. İnsan bu değişikliği gün içinde derinden duyar. “Oruç, eşyayı ve evreni de bize yaklaştırmış değil midir? Onu daha derinden algılamakta, kavramakta değil midir? Oruç ayında gündüz daha gündüz, gece daha gece değil midir? Güneş daha güneş, su daha su, toprak daha toprak, ay daha ay, yıldız daha yıldız, zaman daha zaman, mekân daha mekân, vücut daha vücut değil midir? Ve nihayet ruh, daha ruh değil midir?” (Orucun Ruhu)

      Oruç ibadeti günlük alışkanlıkları terk etme ve öze dönme fırsatı sunar. İnsan, oruç sayesinde hem dış dünyayı hem de iç dünyasını daha derinden algılar. "Oruç, eşyayı ve evreni de bize yaklaştırmış değil midir?" sorusu odağında eşya, mekân ve ötesi yorumlanır. Oruç insanın dış dünyayı anlamasında yeni ufuklar açar. Günlük yaşantıdaki rutin işler oruç ile değişip yeni anlamlar kazanır. Güneş, su, toprak, ay, yıldız, mekân, zaman vd.  oruçla birlikte gerçek anlamlarına kavuşur. Yer gök oruç ışığı ile yeniden aydınlanır. Kâinat böylelikle gerçek anlamına kavuşur.

     İnsan, oruç ile sınırlı dünya hayatını aşıp maverayı yoklar. Metafizik dünya ile bağları kuvvetlenir.  "Ve nihayet ruh, daha ruh değil midir?" sorusu ile insanın gönül ülkesinde derinleştiği ifade edilir.

     Şimdi başlayan bir muhasebedir. “Oruç, bir ruh analizi oluyor inanmış insan için. Geçmişini düşünüyor insan, yanlışlıklarını daha bir net görüyor. Eğrilmişse yolu, düzeltmek istiyor onu. Yay haline gelen “Doğru Çizgi” düzeltiliyor içimizde.” (Oruç Dünyasında)

  Orucun insan için bir muhasebe ve öz değerlendirme imkânı sağladığı vurgulanıyor. İnsanın kendi iç dünyasına yönelerek maziye bakmasını, hatalarını fark etmesini ve bunları düzeltmeye çalışmasını sağlayan bir bilinç hali olarak ele alınıyor. "Oruç, bir ruh analizi oluyor inanmış insan için." ifadesi insanın iç dünyasında orucun yaptığı etkiyi psikolojik yönden gösteriyor. Oruç tutan kişi, geçmişine dair bir farkındalık kazanıyor ve hatalarını daha net bir şekilde görebiliyor. 

  Oruç, insanı bir özeleştiriye davet ediyor. "Eğrilmişse yolu, düzeltmek istiyor onu." ifadesinde buna işaret vardır. İnsan yanlış yollara sapmışsa eğer hatalarını düzeltme isteği duyuyor. İşte tövbenin diğer bir anlatımı da budur. Metafor olarak kullanılan "yay haline gelen doğru çizgi" insanın zaman içinde doğruluktan sapabileceğini ancak orucun bu eğriliği düzeltmeye yardımcı olacağı belirtiliyor. İç dünyamızda bir hesaplaşma yaşanıyor. Ruh terbiyesi olarak oruç, kişinin kendi geçmişiyle yüzleşmesini, hatalarını fark etmesini ve sahih yolu bulmasını sağlayan manevi bir yaşantı olarak tasvir ediliyor.

    Kaybettiğini hatırla !..  “Kendi kendinden uzaklaşan insanın kendine dönüşüdür oruç ayı.” (Gök Armağanı Oruç)

    Kendine dönüş ve öze doğru yolculuk… Modern hayatın karmaşasında kaybolan insanın Ramazan ayı ile yeniden kendisiyle yüzleşme fırsatı bulduğu anlatılıyor. Günlük yaşamın koşturmacası içinde insan, kendi iç dünyasından kopabiliyor; manevi yönünü ihmal edebiliyor. Oruç ibadeti ise bu kopuşu sonlandırarak insana yeniden kendi özünü hatırlatıyor. İnsan nefsini terbiye ederken ruhunu da arındırıyor ve kaybettiği huzuru, bilinci ve farkındalığı tekrar kazanıyor. 

    Bir göç var, kutlu sefer… “Ramazan dünya içinde ahirete bir aylığına Müslümanların toptan hicreti gibidir.” (Orucu Benzerlerinden Fark Ettiren)

        Ramazan günlerinde insan, karanlıklardan aydınlığa doğru adeta bir hicret halini yaşar. Bu kutlu göç ile maddi dünyadan manevi dünyaya derunî bir yolculuğa çıkılır. Ramazan, inananlar için sadece bir ibadet dönemi değil; aynı zamanda ahiret bilincinin kuvvetlendiği bir zamandır. Fani dünyadan sonsuz özülkeye esaslı bir varoluşun temelleri atılır. Dünyadan ahirete; maddi zevklerden manevi değerlere doğru bir geçiş dönemi yaşanır. Oruç, insanı maddi dünyanın aldatıcı hallerinden bir süreliğine de olsa uzaklaştırır ve kişiyi ahiret bilinciyle buluşturur.

     Artık beden geriye çekilir ve ruh ön plandadır. “Ruh, oruç ülkesinde büyümenin sırrını keşfeder.” (Oruç Ülkesi)

  İnsanın maddi dünya ile olan bağlarını bir süreliğine de olsa geri plana atıp iç dünyasına yöneldiğini anlatıyor. Oruç, bedeni sınırlarken ruhu yüceltir. Beden kafesinden kurtulan ruh adeta ötelere kanatlanır. Bu süreçte kişinin kendini daha iyi tanıyarak manevi olgunluğa ulaşacağına işaret edilir. İnsan yitiğini fark eder ve yeniden başlamak için harekete geçer.

     Diriliş günleri, sevinç günleri, tövbe günleri... Oruç ruhumuzda bir yapının yükselişi gibidir. “Ramazan, biz Müslümanların kimlik hamurumuza bir güneş ışığı gibi sızmıştır. Kişiliğimizi mayalamıştır o. Kişiliğimiz onunla; o, kişiliğimizle yoğrulmuştur. İnsan ruhuna tabiatüstü pencereler açan odur.” (Ramazan Aynasında Hayat)

     Oruç, manevî bir inşa sürecidir. Müslümanın kimliğini şekillendiren unsurlardan birisi de oruç. Şahsiyet oluşumu ve manevi aydınlanma… Ramazan güneş ışığı gibi karanlıkları aydınlatır ve kişiliğimizin oluşumunda kalıcı izler bırakır. Oruçla birlikte müslüman yeni kazanımlar elde eder. İnsan-ı kâmil olma yolunda yeni menzillere erişir.

  Somut gerçeklik insanı bir cendere gibi boğmaktadır. "İnsan ruhuna tabiatüstü pencereler açan odur" ifadesi ile sığ, sıradan gerçekten uzaklaşıp mücerred aleme ulaşmanın yolları aranır. Yeni duyuş, düşünüş ve yapıcı eylem için bu gereklidir. 

    Sezai Karakoç’un dergi ve gazetelerde oruç hakkında yayımlanan yazıları bir kitap bütünlüğünde artık. Oruç konusunu işleyen ilk yazı “Betonları Kıran Oruç”, 1962 yılında ‘Yeni İstiklâl’de yayımlanmış. Kitapta yer alan son yazı özellikle bu kitap için hazırlanmış. Yazı için düşülen tarih: Ekim 2004.

     Sezai Karakoç, 1962 yılından itibaren oruç konusunu derinlemesine ele alarak farklı bakış açıları ve yeni yorumlarla oruç ibadetinin hikemî, felsefî boyutlarını kaleme almıştır. 

    "Betonları Kıran Oruç" adlı ilk yazıdan başlayarak yazarın oruç hakkındaki duygu ve düşüncelerini zaman içinde bir yolculuk yaparak okumaktayız.  Ekim 2004'te yazılan son yazısı yıllar boyunca bu konuda geliştirdiği bakış açısının sürekliliğine bir işarettir. 

    Kitap, bir konu merkezinde dalga dalga genişleyip zenginleşir. Oruç ibadetine dair özgün bakışlar, tespitler ve değerlendirmeler içerir. 

  "Samanyolunda Ziyafet-Oruç Yazıları" kitabı edebiyat ve düşünce dünyamızda çok boyutlu tefekkür derinliği ile oruç ibadeti üzerine yazılmış kıymetli, müstesna bir eserdir. Yeni yorumlar, farklı bakış açıları sunması bakımından önemlidir. Bu eser, her kelimesiyle uyanışa, dirilişe bir çağrıdır.

    Sezai Karakoç’un oruç yazılarını okuyunca ruh ve zihin yeniden doğuşun ışığını bulur ve samanyolunda gönül ziyafeti başlar.

     Sözü özü oruç yazılarında umudu, irfanı, uyanışı, iyiliği okudum. Samanyolunda Ziyafet’e davetlisiniz dostlar !..


                                                                                                          22 Şubat 2025, Niğde


Yazının Devamı

MAHALLE ÇEVRESİNDE

 Bir zamanlar mahalle vardı. Rengi, kokusu, iklimi ve ruhu ile başka biçimde. Kendine özgü ama aykırı değil, iğreti değil.

 Mahalle sakinleri birbirlerini tanırdı, bilirdi. Komşuluk vardı. Yakınlık, samimiyet vardı. Mahalle sakinleri düşenin dostu, darda kalanın yardımcısı idi. Şimdi öyle mi?

 Mahalledeki düğün ile şen, mahalledeki ölüm ile kederli. Acı ve sevinç paylaşılırdı. Böylelikle sıkıntılar, zorluklar aşılırdı.

 Mahalleli olmak, bir yerde olmak, ait olmak anlamlarına da gelirdi. Aynı mahallenin çocukları dışarıdan gelecek tehlikelere karşı bir ve beraberdi.

 Mahallenin büyükleri hep hürmet ile anılırdı. Onların sözü, sohbeti yol gösterirdi çocuklara, gençlere. Biz vardık, şimdi o “biz” nerede?

 Yeni hayat, yeni yapılar huzursuzluğu çoğaltıyor. Heyhat, tel koptu ve ahenk bozuldu!

 Mahalle demek, gelenek demekti. Süreklilik esastı. Bu yönüyle oturmuş, köklü bir yapı mahalle. Hatırası var, tarihi var. Değişse de zaman, ana renkler solmuyor. Yeraltı suları derinde, ta derinde… Şehrin gürültüsü bastırmasın iç sesi.

  Mahallemiz denildiğinde saygı ve sevgi ile hatırladığım insanlar var. Daha dün gibi gözleri, sözleri... Bal akardı dillerinden. Hikâyeler, masallar, kıssalar anlatılırdı. Hakikate açılan bir kapı idi sohbet. Biz can kulağı ile dinlerdik. Anlatılanlar hiç bitmesin isterdik. Zaman nasıl geçerdi bilmezdik. “Eski toprak” diye tabir edilen o güzel insanlar bir bir göçtüler. Şimdi yerleri nasıl da belli! Arıyoruz onları daima. Ah efendim, mahalle, eski mahalle değil!

  Yitik zamanın peşinde koşarken bugünü gözden kaçırmayalım derim. Çeşmeler susturuldu. Çeşmeler mahallenin can gözü idi. Hayat kaynağı çeşmeler yeniden kurulmalı. Çeşme kültürü, almadan vermenin güzel işareti. Medeniyetimizin yüz akı çeşmeler onarılmalı. Mahalle ile söyleşir çeşme. Aralarındaki bağ kuvvetli. Mahalle ve çeşme ayrılmaz iki sevgili gibi.

  Mahalle kültürü, mahalle yaşantısı üzerine düşünmek ve yazmak; kendimize yakından bakmanın bir çabasıdır. Unuttuğumuzu hatırlama ve hatırlatma uğraşı bu. Evet, yeni yerleşim alanları, yeni yapılar insanı boğuyor. Aksayan bir şey var. Bir yerde yanlış yapılıyor. Işığa, toprağa, suya, insana doğru bir çıkış yolu gerek şart. Yoksa dayanılır gibi değil.

   Mahalle hayatını, mahalle içinde olup bitenleri eserlerine taşıyan yazarları daha bir sevdim. Ahmet Rasim’i hatırlıyorum. Onun eserlerinde çok sesli, çok renkli mahalleler anlatılır. Bir devir kelimelerin gücü ile kayıt altına alınmıştır.

  Mahalle camiisi… Bir anlam etrafında toplanmak ve Hakk’a yöneliş. Cem oluş, cemaat rahmeti. Ezan sesi ile çağrılan insan, ezan sesi ile bereketli zaman.

  Mahalle kahvesi de var elbet. Mehmet Âkif, “Safahat” isimli eserinde mahalle kahvesini eleştirir. Zira orada tembellik, boş vermişlik vardır. Oysa çalışmak, üretmek varken gayesiz bir şekilde oturmak kişiyi ve toplumu felakete sürükler. “Mahalle kahvesi hâlâ niçin kapanmalı? / Kapansın, elverir artık bu perde pek kanlı!” der Mehmet Âkif. Şiirin bütününde mahalle kahvesi olumsuz yönleri ile karşımıza çıkar. “Mahalle kahvesi Şark’ın harîm-i katîlidir; / Tamam o eski batakhâneler mukâbilidir./ Zavallı ümmet-i merhûme ölmeden gömülür; / Söner bu hufrede idrâki, sonra kendi ölür…”

  Bir zamanlar mahalle kabadayıları vardı. Bu hal, kendi akarında, gizlisi olmayan bir tavırdı. Bilinirdi.   Bazen Köroğlu misali halk ile beraber, halkın yanında; bazen de yoldan çıkmış, berduş, serseri… Mahalleli nihayetinde bir olur kötüleri hizaya getirirdi. Ev içi anlaşmazlıklar, kavgalar gibi kendi içinde parlar ve sönerdi. Delikanlılar bir vakit sonra “deli” olmaktan yorgun düşerlerdi. Allah korusun, mahallenin delisi olmak da vardı.

  Herkes birbirini tanır burada. Kim hasta, kim sağ; kim yoksul, kim varlıklı; kim kimsesiz, kim kimseli; malumatımız vardır efendim. Mahalle dediğin geniş bir aile…

   Mahalle ruhu bizi diri tutan bir ruh. Kör bağlılık değil bu, bir yere ait oluş. Ortak kültür, ortak dil ve birlikte yaşanan acılar, sevinçler… Mahalleli birbirinden haberli, birbirine yakın bir topluluk Şimdi en çok aradığımız da bu değil mi? Apartmanlarda, sitelerde tadı yok yaşamanın. Kimse kimseyi duymuyor, kimse kimseyi tanımıyor. Ne çok kimse, ne çok kimsesizlik!

   Mahalle dağılınca, mahalle kültürü yok olunca elde kalan nedir? Hüzün ve ıssızlık.

   Bir kelimede buluşan cümle; yeniden güzellikler, iyilikler sunabilir insanlığa. Umut ve gayret ile kör karanlık aşılacak elbet. Gün ışıyacak!

resim, sanat, çizim, mitoloji içeren bir resim Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir. image widget

Yazının Devamı

KIŞIN HALLERİ

1

kar aydınlığında niğde 

işte bir çığır

eve doğru 

ışık ışık


amele pazarında 

tir tir titreyen babam

‘rahmet yağıyor’ der

umut tükenmez


oğul oğul üşüme

yaklaş ateşe

mahzun bakışın

yürek yarası


2

kır bağlarında iki göz evimiz

bütün zenginliğimiz

uzakları yakın eyleyen

annemin anlattığı masal


kar yağıyor, kar yağıyor

varsın, üşüsün ellerimiz

dünyalar bizim şimdi

tarif edilmez sevinç



cümle güzelliğin yurdu

dünyanın tenhasında

kara ağacı dost bilmiş

ah, o iki göz evimiz


3

kış günü

okul dönüşü

bata çıka güle oynaya

göğe yükselen sesler


bir yakınımız gibi

kardan adam

ne dert ne tasa

sokaklar bizim


kar ve melekler

bembeyaz dağ taş

buz kesmiş yeryüzü

nerede şimdi kuşlar


4

hayat bilgisi kitabında

bir başka açıdan kış

iple oynayan kedicik

şöminede kızıl odun

soğuk işlemez ki



heyhat, yıkım günleri 

evsizler, kimsesizler

gazetede renkli haber

okuyup da geçiyor

yağ bağlamış yüreği


5

niğde kalesinde bir garip

baharı gözleyen bir garip

halden anlamaz duvarlar

onlar ki ölümcül uykuda

cemreler düşecek elbet

kara kışa karşı sevdamız

birce duyuş, ateş yalımı

Yazının Devamı

ZULME RIZA GÖSTERMEYEN ŞAİR: MEHMET ÂKİF

insan yüzü, portre, giyim, insan sakalı içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

Mehmet Âkif, “Safahat”ın “Âsım” bölümünde haksızlıklar karşısındaki duruşunu, tavrını açık ve çarpıcı mısralarla dile getirir. İşte üzerinde önemle durulması gereken şiir:

“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…

Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…

—Boğamazsın ki!

—Hiç olmazsa yanımdan koğarım.

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;

Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.

Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…

İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”

  Mehmet Âkif, ümmetin derdiyle dertlenmiş bir insan. Yazdığı şiirlerde yaşanan acılar, yenilgiler, yoksulluğumuz ve umut dile gelir. “Safahat”ta yer alan her bir şiirde devrin halleri adeta kelimelerle resmedilir. 

    Mehmet Âkif, çözümde görev alan, çözüm üreten mütefekkir-şairdir. Mehmet Âkif’in şiirlerinde toplum hayatı, karşılaşılan sorunlar ve çözüm önerileri yer alır. Sanatı hakikat için toplum için bilmiştir. Geri kalmışlık, yoksulluk, savaşlar, yaşanan zorluklar ve acılar şiirlerinde işlenir. Sorunları tespit eder ve çözüm önerilerinde bulunur. Derde derman olma çabası eserlerine yansımıştır. Duydukları, gördükleri kısaca yaşadıkları karşısında kayıtsız kalmamıştır. Yaşadığı dönemde olup bitenler esere taşınmış; üzerinde düşünülmüş ve dersler çıkarılmış. Şiirini ‘samimiyet’ ve ‘hakikat’ üzerine kurmuştur. 

“Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim…

İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim.

Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:

Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek”

    Bir ömür inandığı gibi yaşama çabasında olmuş. Eşref Edip, Mehmet Âkif’in bu yönünü şöyle ifade eder: “Âkif, sadece bir köşeye çekilip düşündüklerini ve duyduklarını yazmakta kalan bir şair değildi. Aynı zamanda doğru bildiği şeyleri yapmaya çalışan; hareketlerini samimi duygularına uygun düşürmeye uğraşan bir cemiyet adamıydı.” Eserleri ile hayatını karşılaştırdığımız zaman şunu açıkça görüyoruz: Mehmet Âkif, izzetli bir duruşu olan şahsiyettir.

“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…”

  Bu iki mısra yaşanan haksızlıklar karşısında bir cevap hükmündedir. Şair haksızlıklar karşısında susmayacağını beyan ediyor. Mehmet Âkif dindar bir şahsiyetti. Müslümanca düşünmeyi ve yaşamayı ilke edinmişti. Mehmet Âkif’in zulme karşı oluşundaki kaynağı, hareket noktası Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz’in(s.a.v) sünneti idi. Rabbimiz buyuruyor: “Zalimlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım olunmazsınız” (Hud Suresi, 113). Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor: “Kim, zalime yardım ederse, Allah o zalimi ona musallat eder.”

    Zulmü asla desteklemeyeceğini, zalimleri asla sevmeyeceğini açıkça duyuruyor şair. “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” mısrası ile hakkın, hakikatin yanında olacağını ifade ediyor.

“Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…

—Boğamazsın ki!

—Hiç olmazsa yanımdan koğarım.

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;

Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.”

  Bu mısralarda öfke belirgin. Şiirin bu kısmında karşılıklı konuşmalar(muhavere) ile tavır alış, karşı duruş belirginlik kazanıyor. 

    Şairin kötülük odaklarına karşı söyleyecek sözü var. Her ne pahasına olursa olsun susmayacağını beyan ediyor. Sonra bu tavrın açıklaması, arka planı dile getiriliyor:

“Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam…

Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam

Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle”

    Bu bölümde bağımsızlık, özgürlük düşüncesi de işleniyor. Mehmet Âkif, ‘istiklâl’ kavramını her dem yüreğinde taşıyordu. Mehmet Âkif, kelimenin tam anlamıyla istiklâl şairidir. İstiklâl mücadelemizin ruh cephesinde, maneviyat cephesinde gösterdiği gayretlere tarih tanıklık etmiştir. Birlik ve beraberliğin sağlanması, düşmana karşı mücadele edilmesi hususunda yazıları, şiirleri ve vaazları ile hizmet etmiştir. İstiklâl marşımızda özellikle vurgulanan bir mısra vardır. Şiirde tekrar edilir: “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl”. Bu mısra veciz anlatımın doruğundadır. Başarmak için, zafere ulaşmak için önce inanmak gerekir. Sonrası destanî bir mücadele ile kazanılan bağımsızlıktır. “Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle” mısrasında geçen ‘altın lâle’ tabiri boyuna vurulan zincir anlamına gelmektedir. 

     İstiklâl Marşımızda geçen “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” mısralarında da aynı anlam başka bir söyleyişle anlatılmıştır.

“Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.”

    Hiç kimse beni kendisine kul köle edemez; beni keyfince yönetemez, anlamı burada yüksek sesle dillendiriliyor. İtirazlarım karşısında belki beni susturmak istersiniz hatta öldürmek istersiniz beni ama istediğiniz yöne sevk edemezsiniz. Sizin yanınızda değilim, nidasıdır bu. Doğru bildiğini söyleme kararlılığı bir kez daha vurgulanmaktadır. İzzetli yaşamanın yolu, gerektiğinde ‘hayır’ diyebilmekten geçer. Yerinde ve zamanında tavır almak, meydanı kötülük odaklarına bırakmamak adına önemlidir. Yoksa dokunmaz sanılan yılan(lar), bir gün olur dokunur. İşte o vakit, her şey için çok geç olabilir. Zira yapılması gerekenler zamanında yapılmamıştır.

 “Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…

İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”

  Bu mısralarda şairimiz acıma ve merhamet duyguları ile ön plandadır. Kimsesizleri, mazlumları koruma gayretinde olduğunu görüyoruz. Mehmet Âkif “Safahat”ta yer alan diğer şiirlerinde de bu duyguyu sıkça işler. “Küfe” şiirinde çocuk yaştaki Hasan’ın acıklı hikâyesi anlatılır.  “Seyfi Baba” şiirinde fakir Seyfi Baba’nın perişan hali, yoksulluğu, kimsesizliği anlatılır. Şair, Seyfi Baba’ya yardım etmek ister ama ne hazindir ki onun da cebinde parası yoktur. Yaşanan bu hali yüreğimizi sızlatan bir mısra ile ifade eder: “Ya hamiyyetsiz olaydım ya param olsa idi.” Gerçekçi bir anlatım hâkim. Mehmet Âkif, yaşanan zorlukları gören, dertlilere derman olmak isteyen, cemiyete yol gösterme çabasında olan bir şahsiyettir. Yazdıklarını, bütün samimiyetiyle şahsında yaşayarak göstermiştir. Çevresinde bulunan Mithat Cemal, Eşref Edip gibi şahısların hatıraları, tespitleri bu anlamda dikkate değer.

    “Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim” mısrasında şairimizin insancıl yönü belirgin. Bütün haksızlıkların karşısında duran; izzetli, erdemli bir insan ile muhatabız. Kararlı bir tutumu görmekteyiz. Şair, tarafsız değildir. Mazlumların yanında olmayı tercih etmiştir. “Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu” mısrası bu tercihe işaret eder. 

    Şiirin bütününde haksızlıklar karşısında tavır alış ve mazlumları koruma çabası ana duygu olarak işlenmiştir. Bu şiir Mehmet Âkif’in karakterini, duruşunu açıklayıcı niteliktedir. 

    Yaşadığı çağı doğru okuyan, noksanları gören, yapılması gerekenleri maddî ve manevî cephesiyle duyuran mütefekkir-şair Mehmet Âkif’i yeniden okumalıyız. Rahmetle anıyorum. Ruhu şâd olsun. 

Yazının Devamı

RÜZGÂRA KARŞI ANNE

çıkıp da gelmişim bir bilinmeze

dalım, yaprağım kaygılı


ah alın terim, yorgunluğum ah

bir varmış bir yokmuş bahçe


ağlaya ağlaya diner mi sızı 

yüzünü toprağa belemiş anne


umudum oğul, serinliğim oğul

hatırlar mısın salıncağı


bu rüzgâr ağacı kıracak yine

emeğimi göğe savuran bu rüzgâr

Yazının Devamı
Copyright © 2023 Tüm Hakları Saklıdır Dada Medya
Web Tasarım - Sosyal Medya Yönetimi - Reklam Ajansı - Video Çekim - Grafik Tasarım - Niğde Ajans