Murat Soyak
BİZE DAİR BİR ÇÖZÜMLEME: “KARPUZ KESTİM YİYEN YOK”
Bir hazinemiz var. Bizi anlatan, bizi duyuran hazinemiz… Bütünüyle söz varlığımız okunmayı, işlenmeyi bekliyor. Kilimdeki her nakış duyguların izleri, simgeleri idi. Bu topraklarda acı, sevinç, hasret nakış nakış sabır ile dokundu. Eskimeyen, solmayan yeniye ulaşmak için köklere ulaşmak için bir imkân arayışı.
“Karpuz Kestim Yiyen Yok” kitabının müellifi şair Şaban Abak, kitapta yer alan yazıların gayesi hakkında şu bilgileri veriyor: “Bu yazılar esasen, Müslüman gibi düşünme, insanı, dünyayı ve hayatı Müslüman gibi tasavvur ediş ve tanımlayış biçiminin ne idüğüne dair, kültürel unsurlara nasıl yansıyıp onları hangi yönde biçimlendirdiğine dair bir denemeler toplamıdır. Türküler üzerinden yazılmış, türküleri vücuda getiren halkı tanıyıp anlamaya ve onun duyuş ve düşünüşüne tesir eden unsurları şairce bir yöntemle; sezgisel bulguculuk yöntemiyle işaret etmeye çalışan denemeler… Türkü sözlerinin bir şiir olarak şekillenmesine etki eden kültürel unsurların görülebilmesi ve türkü gerçeğinin anlaşılabilmesi için, hem sözlerin hem de inanç, duyuş, düşünüş, tasavvur ve muhayyile gibi söz konusu kültür unsurlarının tahlil edilmesi gerektiğini söylüyoruz.”
Kitapta yer alan yazılar 1995 yılından başlayarak Yalnız Ardıç, Yedi İklim, Kaşgar, Kılavuz ve Genç Türkiye gibi çeşitli kültür, sanat, edebiyat dergilerinde yayımlanmış.
Kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümde yer alan on yazı “Uçmak’a Açılan Kanatlı Kapı” başlığı altında; ikinci bölümde yer alan on dört yazı “Türküler Yoldaşım” başlığı altında tertip edilmiş.
“Ayın Kollarında İncecik Yıldız” isimli yazıda kültürümüzde ‘kapı’ simgesi üzerinde durulmuş. Görkemli taç kapılar, kanatlı kapılar, kapı tokmakları, ilim kapısı, iki kapılı han, kapı çalmanın adabı, kapı eşiği… Kapının kültürümüzdeki anlam zenginliği ve çağrışımları üzerine düşünceler, tespitler yer alıyor bu yazıda.
“Allah Devlete Zeval Vermesin” sözünü çevremizde sıkça duyarız. Yazar bu sözü yazısına başlık olarak seçmiş. Yazıda ‘zeval’ kelimesi öncelikle açıklanmış. Ayrıca güneş simgesinin kullanımı hakkında tarihimizden örnekler verilmiş. Günümüze de ışık tutan bir yazı bu.
“Ekmek Medeniyettir” yazısında buğday, değirmen ve ekmek arasındaki bağ vurgulanmış. Ekmeğe güzelleme diye de okunabilir. Dünya hayatına dair çözümlemeler ‘değirmen’ imgesi ile anlatılmış: “Değirmen kültürümüzde bir remz; çoğunlukla da dünyaya ve dünyanın hallerine işaret edici bir remiz olarak kullanılagelmiştir. Dünyanın bir gurbet oluşunun ve sılaya dönme hazırlığını hatırlatışın remzidir.” Ekin kavramının dilimiz ve kültürümüzdeki karşılığı örneklerle verilmiş.
“Batrak’tan Bayrağa, Allah’tan Hilal’e” yazısında bayrak kelimesinin kökeni, tarihimizdeki, kültürümüzdeki yeri ve karşılığı üzerine bilgi verilmiş.
Medeniyetimizin önemli göstergelerinden olan çeşmeler üzerine yazılmış bir yazı: “Çeşmeler, Eski Kızlar, Eski Aşklar”.
Ak-kara kelimelerinin dilimizdeki anlam çeşitliliği bir bütünlük içinde sunulmuş: “Kar Beyaz da Olsa, Kış Karadır”.
Bir oruç yazısı da yer alıyor kitapta. Ramazan ayının güzelliğini, yüceliğini duyuran bir yazı: “Ramazan Harcı Görmek”. Kız kulesine oruç penceresinden bir bakış… Yazının giriş cümlesi: “Bugün hayatımızda eksikliğini hissettiğimiz şeylerin başında dinî neş’e duygusu geliyor.”
Ramazan ayından kaynağını alan bir yazı: “Ramazan’ın Habercisi Olarak Hilal”. Bu yazıda özellikle hilal kavramı hakkında bilgi veriliyor.
“Gülün Türküleri” yazısı, gül türkülerini içermektedir. “Gül” mazmunu şiirimizde, türkülerimizde sıkça işlenmiştir. Güllü türkülerden bir demet sunulmuş bu yazıda. Güle hasret ile kurulmuş cümleler.
Ve güldeki güzelliğe dair bir yazı: “Gül Alıp Satmanın Zamanı Değil”.
Elif’in serencamı “Elif Dedim, Be Dedim” yazısında anlatılıyor. Türkülerde okuma-yazma kültürü ve aşk acısının yazılamazlığı üzerine.
Yaşanan sıkıntılara, büyük acılara dair türkülerimiz de vardır. “Kan Damlar Kar Üstüne” yazısında yaşanan acılar ve hüzün işlenir. “Ne mutlu bizlere ki sevinç ve mutluluğumuz, neşemiz ve oyunumuz bile acılarımızdan beslenmekte, onların sabır ve tevekkülle damıtılmasından doğmaktadır. Sır buradadır; bir toplum için mutlu olmak, yaşanan büyük acıları unutmamakla mümkündür. ‘Acıyı bal eylemek’ tam da bu olsa gerek.”
Kitaba da isim olan yazı: “Karpuz Kestim Yiyen Yok.” Türküden bir bölüm: “Karpuz kestim, yiyen yok/Halin nedir diyen yok/(Aman) Ayrılık gömleğini/Senden başka giyen yok”. Karpuz kesen kişi, paylaşmaya, dostluğa çağırıyor. Lakin çevresinde derdini paylaşacak, haldaş olacak kimse yok. Yazar bu durumu şöyle açıklıyor: “Bir kesen olduğu halde, onu yiyecek kimsenin bulunmadığı söyleniyor. Çünkü karpuz, tek kişilik bir meyve değil!” Bencilliği, yalnızlığı aşmak ancak ‘paylaşmak’ ile mümkündür. Dost kazanmak isteyenlere de bir işaret var bu türküde. Yazıda altını çizdiğim satırlar var. Şöyle ki: “Türkü diyorsam, bu, biraz da dilimin buna yatkın oluşundandır. Üstü ölüm külüyle örtülmüş ve kültürümüzün çok tali unsurlarından bile bir diriliş özü, hatta capcanlı hücreler bulunduğunu söylemek isteyişimden.”
Seher vakti ile gelen iyilikler, güzellikler bir Kırşehir sürmelisi eşliğinde anlatılıyor. Adı: “Seherde Açılan Kapı”.
Bir türkünün arka planı, çözümlemesi yapılmış “Nal Delen Gül Dikeni” yazısında.
Türkü sözlerinde ölüme dair konular sıkça işlenir. “Beşikte Bala Sarhoş” yazısında fani oluşumuz hatırlatılır. Ölüm daima gündemdedir: “Tabut denen ağaç ata/ Binmemeye çaren mi var?”
Türküler sınır taşlarını, tel örgüleri aşar. Uzaklar, türkü ile yakındır. “Nasıl Methedeyim Sevdiğim Seni”, “Bağdat Ellerinden Gelen Turnalar” ve “Bakır Çalığı” isimli yazılarda sınırlar ötesine, “imparatorluk coğrafyasına” içli türküler ile bir yolculuk vardır. Bağdat, Basra, Yemen… Gidip de dönmeyenlere yakılmış türküler, tarihte yaşadığımız yıkımlara, acılara, yenilgilere tanıklık eder. “Düşmanlar, büyük ülkemizi suni sınırlarla parçalara ayırmış olabilirler, ama türkülerimizi yenemezler; onların coğrafyası hep ‘cihan devleti’ genişliğinde kalacaktır!”
Yozgat sürmelisi diye bilinen bir türküden kaynağını alan yazı: “Sürme Karanlığı”. Yazı türküden alınan mısralar ile başlıyor: “Dersini almış da ediyor ezber / Sürmeli gözleri sürmeyi neyler.”
Ve bayramlarımızı konu alan türküler… Bayram günlerinin aydınlığı, sevinci vardır türkülerde: “Buna bayram günü derler/ Dostla düşman bir olur”. Bir de bayram günlerinde sevdiklerinden uzakta olmanın ıstırabını, hüznünü duyuran türküler vardır: “Bayram gelmiş, neyime/ Kan damlar yüreğime, aman aman garibem!”. Türküler eşliğinde bir bayram yazısı: “Bayram O Bayram Ola !”
Bize dair bilgiye, somut verilere ulaşmanın yolu kültür, sanat ürünlerimiz üzerinde yoğunlaşmaktan geçer. Yıllar geçse de değişmeyen iyilikler, güzellikler vardır. Köklere, öze varmak için bir uğrak yeri türkülerimiz. Derin milletin hislerine tercüman olan türkülerin tahlili hususunda da örnek bir çalışma bu eser.
“Türkülerimiz ve simgelerimiz hakkında ezber bozan yorumlar” alt başlığı ile Kaknüs Yayınları’ndan çıkan “Karpuz Kestim Yiyen Yok” kitabı bize dair bir çözümleme denemesi. Özellikle türküler eşliğinde kültür ve medeniyet yolculuğu…
1
kar aydınlığında niğde
işte bir çığır
eve doğru
ışık ışık
amele pazarında
tir tir titreyen babam
‘rahmet yağıyor’ der
umut tükenmez
oğul oğul üşüme
yaklaş ateşe
mahzun bakışın
yürek yarası
2
kır bağlarında iki göz evimiz
bütün zenginliğimiz
uzakları yakın eyleyen
annemin anlattığı masal
kar yağıyor, kar yağıyor
varsın, üşüsün ellerimiz
dünyalar bizim şimdi
tarif edilmez sevinç
cümle güzelliğin yurdu
dünyanın tenhasında
kara ağacı dost bilmiş
ah, o iki göz evimiz
3
kış günü
okul dönüşü
bata çıka güle oynaya
göğe yükselen sesler
bir yakınımız gibi
kardan adam
ne dert ne tasa
sokaklar bizim
kar ve melekler
bembeyaz dağ taş
buz kesmiş yeryüzü
nerede şimdi kuşlar
4
hayat bilgisi kitabında
bir başka açıdan kış
iple oynayan kedicik
şöminede kızıl odun
soğuk işlemez ki
heyhat, yıkım günleri
evsizler, kimsesizler
gazetede renkli haber
okuyup da geçiyor
yağ bağlamış yüreği
5
niğde kalesinde bir garip
baharı gözleyen bir garip
halden anlamaz duvarlar
onlar ki ölümcül uykuda
cemreler düşecek elbet
kara kışa karşı sevdamız
birce duyuş, ateş yalımı
Yazının DevamıMehmet Âkif, “Safahat”ın “Âsım” bölümünde haksızlıklar karşısındaki duruşunu, tavrını açık ve çarpıcı mısralarla dile getirir. İşte üzerinde önemle durulması gereken şiir:
“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…
—Boğamazsın ki!
—Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…
İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”
Mehmet Âkif, ümmetin derdiyle dertlenmiş bir insan. Yazdığı şiirlerde yaşanan acılar, yenilgiler, yoksulluğumuz ve umut dile gelir. “Safahat”ta yer alan her bir şiirde devrin halleri adeta kelimelerle resmedilir.
Mehmet Âkif, çözümde görev alan, çözüm üreten mütefekkir-şairdir. Mehmet Âkif’in şiirlerinde toplum hayatı, karşılaşılan sorunlar ve çözüm önerileri yer alır. Sanatı hakikat için toplum için bilmiştir. Geri kalmışlık, yoksulluk, savaşlar, yaşanan zorluklar ve acılar şiirlerinde işlenir. Sorunları tespit eder ve çözüm önerilerinde bulunur. Derde derman olma çabası eserlerine yansımıştır. Duydukları, gördükleri kısaca yaşadıkları karşısında kayıtsız kalmamıştır. Yaşadığı dönemde olup bitenler esere taşınmış; üzerinde düşünülmüş ve dersler çıkarılmış. Şiirini ‘samimiyet’ ve ‘hakikat’ üzerine kurmuştur.
“Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim…
İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek”
Bir ömür inandığı gibi yaşama çabasında olmuş. Eşref Edip, Mehmet Âkif’in bu yönünü şöyle ifade eder: “Âkif, sadece bir köşeye çekilip düşündüklerini ve duyduklarını yazmakta kalan bir şair değildi. Aynı zamanda doğru bildiği şeyleri yapmaya çalışan; hareketlerini samimi duygularına uygun düşürmeye uğraşan bir cemiyet adamıydı.” Eserleri ile hayatını karşılaştırdığımız zaman şunu açıkça görüyoruz: Mehmet Âkif, izzetli bir duruşu olan şahsiyettir.
“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…”
Bu iki mısra yaşanan haksızlıklar karşısında bir cevap hükmündedir. Şair haksızlıklar karşısında susmayacağını beyan ediyor. Mehmet Âkif dindar bir şahsiyetti. Müslümanca düşünmeyi ve yaşamayı ilke edinmişti. Mehmet Âkif’in zulme karşı oluşundaki kaynağı, hareket noktası Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz’in(s.a.v) sünneti idi. Rabbimiz buyuruyor: “Zalimlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım olunmazsınız” (Hud Suresi, 113). Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor: “Kim, zalime yardım ederse, Allah o zalimi ona musallat eder.”
Zulmü asla desteklemeyeceğini, zalimleri asla sevmeyeceğini açıkça duyuruyor şair. “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” mısrası ile hakkın, hakikatin yanında olacağını ifade ediyor.
“Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…
—Boğamazsın ki!
—Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.”
Bu mısralarda öfke belirgin. Şiirin bu kısmında karşılıklı konuşmalar(muhavere) ile tavır alış, karşı duruş belirginlik kazanıyor.
Şairin kötülük odaklarına karşı söyleyecek sözü var. Her ne pahasına olursa olsun susmayacağını beyan ediyor. Sonra bu tavrın açıklaması, arka planı dile getiriliyor:
“Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam…
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle”
Bu bölümde bağımsızlık, özgürlük düşüncesi de işleniyor. Mehmet Âkif, ‘istiklâl’ kavramını her dem yüreğinde taşıyordu. Mehmet Âkif, kelimenin tam anlamıyla istiklâl şairidir. İstiklâl mücadelemizin ruh cephesinde, maneviyat cephesinde gösterdiği gayretlere tarih tanıklık etmiştir. Birlik ve beraberliğin sağlanması, düşmana karşı mücadele edilmesi hususunda yazıları, şiirleri ve vaazları ile hizmet etmiştir. İstiklâl marşımızda özellikle vurgulanan bir mısra vardır. Şiirde tekrar edilir: “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl”. Bu mısra veciz anlatımın doruğundadır. Başarmak için, zafere ulaşmak için önce inanmak gerekir. Sonrası destanî bir mücadele ile kazanılan bağımsızlıktır. “Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle” mısrasında geçen ‘altın lâle’ tabiri boyuna vurulan zincir anlamına gelmektedir.
İstiklâl Marşımızda geçen “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” mısralarında da aynı anlam başka bir söyleyişle anlatılmıştır.
“Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.”
Hiç kimse beni kendisine kul köle edemez; beni keyfince yönetemez, anlamı burada yüksek sesle dillendiriliyor. İtirazlarım karşısında belki beni susturmak istersiniz hatta öldürmek istersiniz beni ama istediğiniz yöne sevk edemezsiniz. Sizin yanınızda değilim, nidasıdır bu. Doğru bildiğini söyleme kararlılığı bir kez daha vurgulanmaktadır. İzzetli yaşamanın yolu, gerektiğinde ‘hayır’ diyebilmekten geçer. Yerinde ve zamanında tavır almak, meydanı kötülük odaklarına bırakmamak adına önemlidir. Yoksa dokunmaz sanılan yılan(lar), bir gün olur dokunur. İşte o vakit, her şey için çok geç olabilir. Zira yapılması gerekenler zamanında yapılmamıştır.
“Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…
İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”
Bu mısralarda şairimiz acıma ve merhamet duyguları ile ön plandadır. Kimsesizleri, mazlumları koruma gayretinde olduğunu görüyoruz. Mehmet Âkif “Safahat”ta yer alan diğer şiirlerinde de bu duyguyu sıkça işler. “Küfe” şiirinde çocuk yaştaki Hasan’ın acıklı hikâyesi anlatılır. “Seyfi Baba” şiirinde fakir Seyfi Baba’nın perişan hali, yoksulluğu, kimsesizliği anlatılır. Şair, Seyfi Baba’ya yardım etmek ister ama ne hazindir ki onun da cebinde parası yoktur. Yaşanan bu hali yüreğimizi sızlatan bir mısra ile ifade eder: “Ya hamiyyetsiz olaydım ya param olsa idi.” Gerçekçi bir anlatım hâkim. Mehmet Âkif, yaşanan zorlukları gören, dertlilere derman olmak isteyen, cemiyete yol gösterme çabasında olan bir şahsiyettir. Yazdıklarını, bütün samimiyetiyle şahsında yaşayarak göstermiştir. Çevresinde bulunan Mithat Cemal, Eşref Edip gibi şahısların hatıraları, tespitleri bu anlamda dikkate değer.
“Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim” mısrasında şairimizin insancıl yönü belirgin. Bütün haksızlıkların karşısında duran; izzetli, erdemli bir insan ile muhatabız. Kararlı bir tutumu görmekteyiz. Şair, tarafsız değildir. Mazlumların yanında olmayı tercih etmiştir. “Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu” mısrası bu tercihe işaret eder.
Şiirin bütününde haksızlıklar karşısında tavır alış ve mazlumları koruma çabası ana duygu olarak işlenmiştir. Bu şiir Mehmet Âkif’in karakterini, duruşunu açıklayıcı niteliktedir.
Yaşadığı çağı doğru okuyan, noksanları gören, yapılması gerekenleri maddî ve manevî cephesiyle duyuran mütefekkir-şair Mehmet Âkif’i yeniden okumalıyız. Rahmetle anıyorum. Ruhu şâd olsun.
Yazının Devamıçıkıp da gelmişim bir bilinmeze
dalım, yaprağım kaygılı
ah alın terim, yorgunluğum ah
bir varmış bir yokmuş bahçe
ağlaya ağlaya diner mi sızı
yüzünü toprağa belemiş anne
umudum oğul, serinliğim oğul
hatırlar mısın salıncağı
bu rüzgâr ağacı kıracak yine
emeğimi göğe savuran bu rüzgâr
Yazının Devamıkara ağacı da kestiler
dost ırağında
soluyor gül
dert alır mı dört duvar
efkâr demlenir
uzak şarkılar
erise içimin buzulları
bir vakte ersem
memnun
“hayattayım” sözü bile yaralı
Muhalif rüzgâr esiyor
Solgun, sarı yapraklar
Dere yatağı, çakıl taşları
Kara orman uğultusu
Kuşların da terk ettiği
Yine noksan birimiz
Yol, sessizliğe doğru
Yaramı dağlayan güz
Yazının Devamı