yandex
“HAY HAY HAYAT” KİTABI | Murat Soyak | Köşe Yazıları | Niğde Anadolu Haber
  • DOLAR
    42,4377
    %0,01
  • EURO
    49,3274
    %0,33
  • G. Altın
    5.666,78
    %-0,26
  • Ç. Altın
    9.241,24
    %0,00
  • BIST
    10.874
    0
  • BITCOIN
    91,861.998
    1.29
  • ETHEREUM
    3,049.738
    0.43
  • DOLAR
    42,4377
    %0,01
  • EURO
    49,3274
    %0,33
  • G. Altın
    5.666,78
    %-0,26
  • Ç. Altın
    9.241,24
    %0,00
  • BIST
    10.874
    0
  • BITCOIN
    91,861.998
    1.29
  • ETHEREUM
    3,049.738
    0.43
Murat Soyak

“HAY HAY HAYAT” KİTABI

: 24-10-2025

metin, ekran görüntüsü içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

    İbrahim Demirci’nin son dönemde yazdığı yazılar “Hay Hay Hayat” adıyla kitaplaştı. Hayata ve insana dair yalın, inceden denemeler.

  “Yaban Ördekleri” isimli yazıdan: “…Ne çok kar vardı! Eskiden ne çok kar yağardı Konya’ya! Dünyaya, evet, dünyaya, ne çok kar yağardı eskiden…” Daha çok çağrışımlarla ilerleyen bir yazı ve tetikte bir dikkat sürekli.

    “Karlı Yazı”isimli yazının ilk cümleleri: “Çocukluğumda kar, kış sabahının şaşırtısı olurdu. Beyaz ve büyük, beyaz ve güzel, beyaz ve serin, beyaz ve temiz…” Karın yağması bir sevincin, güzelliğin işareti. Eski kışlar şimdi uzak… “Hayret ovasının üstünü ansızın kaplayıverirdi hayranlık” Karın, soğuğun, kışın işlendiği sımsıcak bir yazı bu. “Kar, altında ne devinimler saklar.” Kış bütün güzelliği, bereketi ve sertliği ile yazılara sinmiş adeta.

     “Nasılsınız” yazısı gündelik konuşmaların, kalıplaşmış ifadelerin irdelendiği kısa, etkili bir yazı.

     “Otobüs Durağındaki Cümle” isimli yazıda durakta ‘otobüs beklemek’ varken, ‘toplu ulaşım aracı’ bekleyen kişilerin yapay ifadeleri eleştiriliyor. Dilin özensiz kullanımı bir olay aracılığı ile anlatılmış. Yazar, gün içinde şahit olduğu bir konuşmadan hareketle dil-insan ilişkisi ve yaşanan sorunları izah etmiş.

      “Sessiz Nutuk Denemesi”nde günümüzde yaşanan çözülmeye karşı hakikat bilgisi ile donanmanın çağrısı okunuyor: “Varlığımızı ve tüm varlıkları anlamlı kılan hakikatin toprağına karışmak, onunla karılmak, onda kök salıp boy atmak; suyuna kapılmak ve katılmak, o suyla katıklarımızı eritmek, doymak ve arınmak…” Bir de iyiliği söyleyip; kötülükten sakındıran kişileri doğru anlamanın gereği üzerinde durulmuş. 

     “Her Şey Yarılıyor” isimli yazı yine kış çevresinde gelişiyor.  Gün içinde yaşanan meseleler, aksaklıklar dile getirilmiş. Yazının bütününde sorgulama ana damar.

      “Ekmek” yazısı, hikâye tadında. Ekmek, nimet, hürmet… Bize dair bir dünya içtenlikle anlatılmış.

       “Toz Toprak” yazısında şantiye görüntüsünden bir türlü kurtulamayan sokaklar, mahalleler gündeme gelmiş. Hepimizin şahit olduğu aksaklıklar…

        “Kahrolsun Bölücülük” isimli yazıdan bir tespit: “Asıl bölücülük, insanın ve insanlığın bölünüp parçalanmasıdır, hakkın ve hakikatin lime lime edilmesidir.”

        Çarpık kuralların, yasaların tenkid edildiği bir yazı: “Yasa Dışı Yolculuk”

        “Yeni Camide Teravih Namazı” yazısında cami mimarisi, estetik algı ve cemaat bağı işlenmiş. Özgürlüğün sağlayacağı iyilikler vurgulanmış.

        Değişen zaman, alışkanlıklar, zamane gençleri ve nimet, şükür, iyilik tahkiye metodu ile “Allah Islah Etsin” isimli yazıda anlatılmış. Metnin bütününde insan sıcaklığı… 

        Gün içinde yaşanan bir olaydan hareketle gelişiyor metin: “Sadece Gevşemiş”. Eşyada, zamanda, olaylarda saklı duran hikmete doğru yolculuk. Evet, İbrahim Demirci’nin bu anlatımı, dikkati, hemen bütün yazılarında görülüyor.

        Değişen şehir hayatı… Hayatımızdan çekilen güzellikler: Sadelik, ahenk, yakınlık, samimiyet… Yazar, çocukluk günlerinden başlayarak Konya’daki değişimi “At Arabaları, Faytonlar” yazısında özetlemiş. Şimdi şehirden uzak atlar, at arabaları… Hüzün, cümle cümle sıralanmış.

        Yolda dökülen elmalar, elmaları toplamaya çalışan kadın, trafik, ışıklar… “Neden o poşetin ağzını bağlamadı o kadın? Bağlasaydı o elmalar böyle dökülmezdi.” Somut bir veriden, olaydan kaynağını alan ve sonrasında düşünce boyutu ile işlenen “Bağlar Bağlar”. Bağ ve bağlanmanın anlamı, önemi vurgulanmış.

       “Allah’a evet, puta hayır!” diye başlayan ve kabullerin, karşı çıkışların ifade edildiği yazı: “Evet, Hayır”.

    Günümüzdeki sığ espri anlayışı, bilgi eksikliği, noksanlıklar ve bütün bunların dile, kültüre yansıması “Saçmalama” ve “Tiyatro, Vodvil, Hayat Fars” isimli yazılarda dile getirilmiş.

    Çatmak fiilinden hareketle oluşturulmuş okunaklı, sevimli bir yazı: “Çat”. Kelimelerdeki çok anlamlılık karşılıklı konuşmalar ile işlenmiş. 

     “Boşluklar” yazısında da benzer bir üslup görülüyor. Yazının iskeleti karşılıklı konuşmalar ile kurulmuş. ‘Boş, boş sözler, boş boş oturmak, boş bir kâğıt’ gibi kelime gruplarının çağrışımları ile gelişen bu yazıda boş vermişliğe, anlam boşluklarına inceden bir eleştiri var. 

     “Mahrem Sorular”da yorgunluğa, yılgınlığa itiraz okunuyor. “Bismillah, ateşlemeye yetmez mi yorulan kanı?” Sorular, sorgulamalar…  Yeniden başlamanın, yürümenin cehdi saklı satırlarda.

      Bir bayram yazısı: “Uğu”. Acıların gündemde oluşu ve bayram. Dünyayı adeta yaşanmaz kılan kötülük odakları ve insanın özünden, değerlerinden uzakta kalışı… “Bu bayram gününde bayram güzelliklerinden söz etmek niyetiyle oturmuştum makinenin başına. Olmadı.” Acılar içinde, hüzün yüklü.

     Hakikat asıl belirleyici olarak daima hatırda tutulmakta. Hakikat tarafında oluşunu şöyle izah ediyor yazar: “Biliyorum hakikat senden de, benden de, ondan da, hepimizden ve her şeyden de üstündür ve kim ne derse desin, ona yakınlığımızdan, ona yönelişimizden başka işe yarar bir şeyimiz yoktur ve olmayacaktır ve bu biliş ve bu bilişin sağladığı güven duygusundan başka kalbimi mutmain, kafamı dingin kılacak herhangi bir şey yoktur ve başka bir şeye esasen ihtiyacım da yoktur.”

      “Diriliş Rüzgârı” isimli yazıda Sezai Karakoç’u iyi okumanın, anlamanın gereği üzerinde önemle duruyor yazar: “Sezai Karakoç’a kulak versek, onun şiirlerini, yazılarını okusak, onların ruhumuza ve kalbimize yükleyeceği besleyici, coşturucu güçle donansak, ne güzel şeyler olacaktır! Orada özümüzü onaracak, gürleştirecek sözler var.” Üstadın eserlerinin çıkış yoluna işaret olduğu gerçeği bir kez daha vurgulanmış oluyor: “Sezai Karakoç’un, ezelî ve ebedî diriliş kaynağından beslenmiş olan eseri, bütün değirmenlerimizi döndürecek bir rüzgâr olarak esip duruyor. Bu rüzgârı duymak için, kulaklarımızı işler hâle getirmemiz yetecektir.”

      “Bir Ölüm” de yazar, ansızın çıkıp gelen ölümü etkili bir dille anlatmış. Bir arkadaşının vefatı üzerine kaleme alınmış bu yazı. Dokunaklı bir metin. Yeniden hatırlıyoruz gerçek olanı, ölümü!..

       Ve Ramazan hakkındaki yazılar… Yeni edebiyatımızda özellikle Sezai Karakoç ile başlayan Ramazan yazıları geleneği, İbrahim Demirci’nin bu eserinde de yerini buluyor. “Ramazan Kimdir?”, “Ramazan Notları”, “Ramazan’a Mektup”, “Ramazan Anıları”, “Düzen Bozan mı Geliyor?”, “Geliyor İşte”, “Tutuşabilecek miyiz?”, “Kirleticiler”, “Beklenen Gece” isimli yazılar kitapta önemli bir yekûn tutuyor. 

     Yöresel bir deyimden kaynağını alan ve kötülüklere, yozlaşmaya karşı bir yazı: “Demşek-lik”. Hem yöresel bir deyimin gün ışığına çıkışı var bu yazıda; hem de deyim üzerinden toplumsal çözülüşe, gevşemeye yöneltilmiş bir eleştiri var.

     Gündemdeki olayları, tavırları odağına alan yazılar da var. Meselâ “Hayvanlar Kadar Özgür”, “Memleket Nereden Geliyor, Nereye Gidiyor?” “Enkaz Tenakuzları” bu türden yazılar.

     Sade, içten, özü sözü bir insan anlatılmış “Ninemin Başörtüsü” isimli yazıda. 

     Kitapta şairimiz Mehmed Âkif Ersoy için müstakil bir yazı yer alıyor: “Mehmed Âkif Vesilesiyle”. İyi okuyup iyi anlamanın gereği özellikle belirtilmiş: “Âkif’in ruhu bizden hamasi sloganları tekrar etmemizi değil, dinamik hayat düsturlarını kuşanarak harekete geçmemizi bekliyor. Bu hareket, tabiatı gereği, düşmanlarının alçaklığına gönül indirmeyen yüce ve yapıcı bir harekettir.”

     Yazmak, bir anlamda hatırlamak ve hatırlatmak. “Patlamalar” yazısında çocukluk günleri hatırlanır. Ana yurda, çocukluk çağına yolculuk.

     Aile ortamını, evi, iyilikleri işleyen yazılar: “Sessiz Patlama”, “Bu Para O Para Değil”, “İnşallah, Öyle Olmamıştır”, “Ona Ne Denirdi?”, “Afiyet Olsun”, “Bilmiyorum”

      Değişim bir sel gibi geldi. Sonrası yıkım, yenilgi… “Hayat, bir zamanlar evimizin avlusuydu.” Şehirleşme, betonlaşma karşısında sızlayan bir yürek ya da “Hayata ve Hayâta Dair”: “Apartmanlar yapıldı sonra, siteler inşâ edildi. Evlerin çoğu önce bağsız bahçesiz bırakıldı. Sonra hayatlarına göz dikildi. İnsanların çoğunun hayâtında artık hayata yer yok! Hayatlardan kalanlar bölük pörçük anılar…”

     Şair İbrahim Demirci, “Şiirden Kaçış” yazısında şiir ile olan yakınlığını sorgulamış: “Şiir mi? Şiirden epeydir uzaktım. Şiir yoktu. Şiir benden kaçıyordu. Hayır hayır, ben şiirden kaçıyor, şiire bakmaktan, ona yaklaşmaktan, onunla yüzleşmekten korkuyordum sanki.” Şair, yeniden şiire dönecektir elbet. Suskunluk, için için bir şiirin kuruluşu. Şiire uzak kalışını “kötü durum” olarak ifade eden şair, yeniden başlamanın, yönelişin işaretini de verir: “Bu kötü durumdan kurtulmak için bir şeyler yapılmazsa, yapmazsam, yazık olacak!”

     Küresel ısınma günlerinde yüreğimize su serpen, umudu çoğaltan bir yazı: “Su Serpintileri”. Medeniyetimiz, özünde su ile çeşmeler ile görünür. “Suyun izzeti üzerinde düşünsek bizim de izzetimiz artar mı? –Artar. Mülk suresinin son ayetini okusak meselâ, başlamış oluruz suyu düşünmeye”

     Hayattan, insandan kopuk bir edebiyat anlayışı nihayetinde karanlığı, kaosu çoğaltır. Oysa ki yazılanlar çıkış yolu için işaret olmalı. Yaşanan acılara, haksızlıklara duyarsızlık nereye kadar? Yazmak, hakikate yakınlığın da bir vesilesi. “Hay Hay Hayat” kitabında ‘hayat’ ile ‘edebiyat’ bir arada. Olup bitenleri gözlemleyen, sorgulayan ve hikmet ışığında yol gösteren yazıların bir toplamı. İbrahim Demirci, bu kitabında işlediği konular ve sağlam anlatımı ile örnek bir duruş gösteriyor. 

       Yazılar genel itibarı ile deneme türünde. Bu toprakların rengini, kokusunu da taşıyan sahih bir dil. İnsanın halleri daha çok karşılıklı konuşmalar ile, öyküleme metodu ile ifade edilmiş. Türkçe üzerine derin bir sevgi, dikkat ve özen. Kıyıda kalmış bir kelime, deyim yaşanan olay çevresinde ışıldıyor, adeta yeniden hayata katılıyor. Kısa ama anlam evreni ile yoğun yazılar. 

        “Hay Hay Hayat”, hoş geldin!

metin, ekran görüntüsü içeren bir resim Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir. image widget


KIŞIN HALLERİ

1

kar aydınlığında niğde 

işte bir çığır

eve doğru 

ışık ışık


amele pazarında 

tir tir titreyen babam

‘rahmet yağıyor’ der

umut tükenmez


oğul oğul üşüme

yaklaş ateşe

mahzun bakışın

yürek yarası


2

kır bağlarında iki göz evimiz

bütün zenginliğimiz

uzakları yakın eyleyen

annemin anlattığı masal


kar yağıyor, kar yağıyor

varsın, üşüsün ellerimiz

dünyalar bizim şimdi

tarif edilmez sevinç



cümle güzelliğin yurdu

dünyanın tenhasında

kara ağacı dost bilmiş

ah, o iki göz evimiz


3

kış günü

okul dönüşü

bata çıka güle oynaya

göğe yükselen sesler


bir yakınımız gibi

kardan adam

ne dert ne tasa

sokaklar bizim


kar ve melekler

bembeyaz dağ taş

buz kesmiş yeryüzü

nerede şimdi kuşlar


4

hayat bilgisi kitabında

bir başka açıdan kış

iple oynayan kedicik

şöminede kızıl odun

soğuk işlemez ki



heyhat, yıkım günleri 

evsizler, kimsesizler

gazetede renkli haber

okuyup da geçiyor

yağ bağlamış yüreği


5

niğde kalesinde bir garip

baharı gözleyen bir garip

halden anlamaz duvarlar

onlar ki ölümcül uykuda

cemreler düşecek elbet

kara kışa karşı sevdamız

birce duyuş, ateş yalımı

Yazının Devamı

ZULME RIZA GÖSTERMEYEN ŞAİR: MEHMET ÂKİF

insan yüzü, portre, giyim, insan sakalı içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

Mehmet Âkif, “Safahat”ın “Âsım” bölümünde haksızlıklar karşısındaki duruşunu, tavrını açık ve çarpıcı mısralarla dile getirir. İşte üzerinde önemle durulması gereken şiir:

“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…

Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…

—Boğamazsın ki!

—Hiç olmazsa yanımdan koğarım.

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;

Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.

Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…

İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”

  Mehmet Âkif, ümmetin derdiyle dertlenmiş bir insan. Yazdığı şiirlerde yaşanan acılar, yenilgiler, yoksulluğumuz ve umut dile gelir. “Safahat”ta yer alan her bir şiirde devrin halleri adeta kelimelerle resmedilir. 

    Mehmet Âkif, çözümde görev alan, çözüm üreten mütefekkir-şairdir. Mehmet Âkif’in şiirlerinde toplum hayatı, karşılaşılan sorunlar ve çözüm önerileri yer alır. Sanatı hakikat için toplum için bilmiştir. Geri kalmışlık, yoksulluk, savaşlar, yaşanan zorluklar ve acılar şiirlerinde işlenir. Sorunları tespit eder ve çözüm önerilerinde bulunur. Derde derman olma çabası eserlerine yansımıştır. Duydukları, gördükleri kısaca yaşadıkları karşısında kayıtsız kalmamıştır. Yaşadığı dönemde olup bitenler esere taşınmış; üzerinde düşünülmüş ve dersler çıkarılmış. Şiirini ‘samimiyet’ ve ‘hakikat’ üzerine kurmuştur. 

“Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim…

İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim.

Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:

Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek”

    Bir ömür inandığı gibi yaşama çabasında olmuş. Eşref Edip, Mehmet Âkif’in bu yönünü şöyle ifade eder: “Âkif, sadece bir köşeye çekilip düşündüklerini ve duyduklarını yazmakta kalan bir şair değildi. Aynı zamanda doğru bildiği şeyleri yapmaya çalışan; hareketlerini samimi duygularına uygun düşürmeye uğraşan bir cemiyet adamıydı.” Eserleri ile hayatını karşılaştırdığımız zaman şunu açıkça görüyoruz: Mehmet Âkif, izzetli bir duruşu olan şahsiyettir.

“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…”

  Bu iki mısra yaşanan haksızlıklar karşısında bir cevap hükmündedir. Şair haksızlıklar karşısında susmayacağını beyan ediyor. Mehmet Âkif dindar bir şahsiyetti. Müslümanca düşünmeyi ve yaşamayı ilke edinmişti. Mehmet Âkif’in zulme karşı oluşundaki kaynağı, hareket noktası Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz’in(s.a.v) sünneti idi. Rabbimiz buyuruyor: “Zalimlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım olunmazsınız” (Hud Suresi, 113). Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor: “Kim, zalime yardım ederse, Allah o zalimi ona musallat eder.”

    Zulmü asla desteklemeyeceğini, zalimleri asla sevmeyeceğini açıkça duyuruyor şair. “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” mısrası ile hakkın, hakikatin yanında olacağını ifade ediyor.

“Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…

—Boğamazsın ki!

—Hiç olmazsa yanımdan koğarım.

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;

Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.”

  Bu mısralarda öfke belirgin. Şiirin bu kısmında karşılıklı konuşmalar(muhavere) ile tavır alış, karşı duruş belirginlik kazanıyor. 

    Şairin kötülük odaklarına karşı söyleyecek sözü var. Her ne pahasına olursa olsun susmayacağını beyan ediyor. Sonra bu tavrın açıklaması, arka planı dile getiriliyor:

“Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam…

Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam

Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle”

    Bu bölümde bağımsızlık, özgürlük düşüncesi de işleniyor. Mehmet Âkif, ‘istiklâl’ kavramını her dem yüreğinde taşıyordu. Mehmet Âkif, kelimenin tam anlamıyla istiklâl şairidir. İstiklâl mücadelemizin ruh cephesinde, maneviyat cephesinde gösterdiği gayretlere tarih tanıklık etmiştir. Birlik ve beraberliğin sağlanması, düşmana karşı mücadele edilmesi hususunda yazıları, şiirleri ve vaazları ile hizmet etmiştir. İstiklâl marşımızda özellikle vurgulanan bir mısra vardır. Şiirde tekrar edilir: “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl”. Bu mısra veciz anlatımın doruğundadır. Başarmak için, zafere ulaşmak için önce inanmak gerekir. Sonrası destanî bir mücadele ile kazanılan bağımsızlıktır. “Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle” mısrasında geçen ‘altın lâle’ tabiri boyuna vurulan zincir anlamına gelmektedir. 

     İstiklâl Marşımızda geçen “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” mısralarında da aynı anlam başka bir söyleyişle anlatılmıştır.

“Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.”

    Hiç kimse beni kendisine kul köle edemez; beni keyfince yönetemez, anlamı burada yüksek sesle dillendiriliyor. İtirazlarım karşısında belki beni susturmak istersiniz hatta öldürmek istersiniz beni ama istediğiniz yöne sevk edemezsiniz. Sizin yanınızda değilim, nidasıdır bu. Doğru bildiğini söyleme kararlılığı bir kez daha vurgulanmaktadır. İzzetli yaşamanın yolu, gerektiğinde ‘hayır’ diyebilmekten geçer. Yerinde ve zamanında tavır almak, meydanı kötülük odaklarına bırakmamak adına önemlidir. Yoksa dokunmaz sanılan yılan(lar), bir gün olur dokunur. İşte o vakit, her şey için çok geç olabilir. Zira yapılması gerekenler zamanında yapılmamıştır.

 “Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…

İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”

  Bu mısralarda şairimiz acıma ve merhamet duyguları ile ön plandadır. Kimsesizleri, mazlumları koruma gayretinde olduğunu görüyoruz. Mehmet Âkif “Safahat”ta yer alan diğer şiirlerinde de bu duyguyu sıkça işler. “Küfe” şiirinde çocuk yaştaki Hasan’ın acıklı hikâyesi anlatılır.  “Seyfi Baba” şiirinde fakir Seyfi Baba’nın perişan hali, yoksulluğu, kimsesizliği anlatılır. Şair, Seyfi Baba’ya yardım etmek ister ama ne hazindir ki onun da cebinde parası yoktur. Yaşanan bu hali yüreğimizi sızlatan bir mısra ile ifade eder: “Ya hamiyyetsiz olaydım ya param olsa idi.” Gerçekçi bir anlatım hâkim. Mehmet Âkif, yaşanan zorlukları gören, dertlilere derman olmak isteyen, cemiyete yol gösterme çabasında olan bir şahsiyettir. Yazdıklarını, bütün samimiyetiyle şahsında yaşayarak göstermiştir. Çevresinde bulunan Mithat Cemal, Eşref Edip gibi şahısların hatıraları, tespitleri bu anlamda dikkate değer.

    “Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim” mısrasında şairimizin insancıl yönü belirgin. Bütün haksızlıkların karşısında duran; izzetli, erdemli bir insan ile muhatabız. Kararlı bir tutumu görmekteyiz. Şair, tarafsız değildir. Mazlumların yanında olmayı tercih etmiştir. “Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu” mısrası bu tercihe işaret eder. 

    Şiirin bütününde haksızlıklar karşısında tavır alış ve mazlumları koruma çabası ana duygu olarak işlenmiştir. Bu şiir Mehmet Âkif’in karakterini, duruşunu açıklayıcı niteliktedir. 

    Yaşadığı çağı doğru okuyan, noksanları gören, yapılması gerekenleri maddî ve manevî cephesiyle duyuran mütefekkir-şair Mehmet Âkif’i yeniden okumalıyız. Rahmetle anıyorum. Ruhu şâd olsun. 

Yazının Devamı

RÜZGÂRA KARŞI ANNE

çıkıp da gelmişim bir bilinmeze

dalım, yaprağım kaygılı


ah alın terim, yorgunluğum ah

bir varmış bir yokmuş bahçe


ağlaya ağlaya diner mi sızı 

yüzünü toprağa belemiş anne


umudum oğul, serinliğim oğul

hatırlar mısın salıncağı


bu rüzgâr ağacı kıracak yine

emeğimi göğe savuran bu rüzgâr

Yazının Devamı

DÜNYA HALİ

kara ağacı da kestiler

dost ırağında 

soluyor gül


dert alır mı dört duvar

efkâr demlenir

uzak şarkılar


erise içimin buzulları 

bir vakte ersem 

memnun


“hayattayım” sözü bile yaralı


Yazının Devamı

GÖÇ

Muhalif rüzgâr esiyor

Solgun, sarı yapraklar

Dere yatağı, çakıl taşları

Kara orman uğultusu


Kuşların da terk ettiği

Yine noksan birimiz

Yol, sessizliğe doğru

Yaramı dağlayan güz

Yazının Devamı
Copyright © 2023 Tüm Hakları Saklıdır Dada Medya
Web Tasarım - Sosyal Medya Yönetimi - Reklam Ajansı - Video Çekim - Grafik Tasarım - Niğde Ajans