yandex
GÜLAYDINLIĞI | Murat Soyak | Köşe Yazıları | Niğde Anadolu Haber
  • DOLAR
    42,4377
    %0,01
  • EURO
    49,3274
    %0,33
  • G. Altın
    5.666,78
    %-0,26
  • Ç. Altın
    9.241,24
    %0,00
  • BIST
    10.874
    0
  • BITCOIN
    91,861.998
    1.29
  • ETHEREUM
    3,049.738
    0.43
  • DOLAR
    42,4377
    %0,01
  • EURO
    49,3274
    %0,33
  • G. Altın
    5.666,78
    %-0,26
  • Ç. Altın
    9.241,24
    %0,00
  • BIST
    10.874
    0
  • BITCOIN
    91,861.998
    1.29
  • ETHEREUM
    3,049.738
    0.43
Murat Soyak

GÜLAYDINLIĞI

: 14-02-2025

HÜSEYİN AKTE

ÇINGIRAK

   Çıngırak oyunu nasıl oynanır, bilir misiniz? 

   Üskül köyünde üç çocuklu yoksul bir aile vardı. Bu yoksul ailenin üç çocuğundan biri olan Hüseyin on dört yaşında bir kaza sonucu ölmüş. Ailesini yasa boğmuştu. Aradan yıllar geçti ailenin bir erkek çocuğu daha dünyaya geldi. Çocuğun adını Mustafa koydular. Mustafa ailesine tüm acılarını unutturdu.

    Yıllar geçti. Mustafa büyüdü on bir yaşına girdi. Hareketli, yerinde duramayan afacan bir çocuk oldu. İlkokul bitirdi. Boyu uzadı, serpildi ve gelişti. Yiğit bir delikanlı oldu. Bir yaz günü az sayıda koyunları ile köylerindeki Hançer Yaylasına göçtüler. Hançer Yaylası, Bor’u, Kemerhisar’ı, Aladağlar’ı, Demirkazık Tepesini, Melendiz Dağlarını ve Emen Ovasını gören bir yayladır. Bu yaylanın suları tatlı, havası serindir. Binbir çeşit çiçekleri, yumak yumak çayırları ile çobanları kendine cezbeder. Bu yaylada otlayan koyunların etleri lezzetli, yoğurdu tatlı olur. Burada canlı ve cansız varlıklar arasında güzel bir uyum vardır.

    Mustafa bu güzel yaylada arkadaşlarıyla birlikte dağlarda koyun ve kuzuları otlatır. Sağım zamanı annesini bulamayan kuzuları bulur; onları emiştirirdi. Sağımdan sonra da koyunları kuzularından ayırır; sağılan sütleri evlerine götürürdü. 

      Boş zamanlarında ise arkadaşlarıyla çeşitli oyunlar oynardı. Bu oyunlardan en eğlencelisi de çıngırak oyunu idi. Çıngırak oyunu obadakilerin en büyük eğlencesi idi. Bu oyun sayesinde kaç sevgili buluşmuş; kaç gönül birleşmiştir bilinmez. Çıngırak, biri uzun diğeri kısa iki sağlam ağaçtan oluşan bir çeşit tahterevallidir. Çıngırağı oluşturan kısa ağacın bir ucu inceltilir. Diğer ucu düz bir yere derince bir çukur açılarak gömülür. Uzun ağacın kalın tarafına direğin ucunun gireceği büyüklükte bir delik açılarak içerisine bir miktar kömür tozu karıştırılmış tereyağı sürülerek direğin üzerine geçirilir. Çıngırak oynamaya hazır hale getirilir. Çıngırağın uzunca tarafına bir kişi, kısa tarafına da birkaç kişi binerek oyun oynanmaya başlanır. Oyuncular uzun ağacı dikili direğin etrafında döndürebildikleri gibi aşağı yukarı da kaldırabilirler. Ağaçtan düşen oyunu kaybetmiş sayılır. 

      Çıngırağın uzun tarafına binen kişi kısa tarafında olanlara göre yerden daha yüksektedir. Bu nedenle her an düşebilir. Uzun tarafa binen bir yerde oyunu kaybetmiş sayılır ama oyun bu, iki tarafa da binilmesi gerekir. Uzun tarafa binen ve düşmekten korkan gençler oyun esnasında “Beni indirin. Ne isterseniz yapacağım!” diye bağırmaya başlar. Bu durumdan yararlanan arkadaşları da ona çeşitli sorular sorarak cevabını almaya çalışırlar. Soruları cevaplamayan çıngıraktan indirilmez. Gençler birbirlerine en çok “Sevdiğin kızın adı ne? Sevdiğini kavuşamazsan neylersin?” gibi sorular sorarak o kişinin kimi sevdiğini öğrenmiş olurlar. 

     Bir gün Mustafa arkadaşıyla çıngırağın bulunduğu tepeye gider. Mustafa çıngırağın uzun tarafına, arkadaşları da kısa tarafa biner. Arkadaşları Mustafa’yı bir kuş gibi indirip çıkarırlar. Mustafa ve arkadaşları bir süre gülerler, eğlenirler. Oyunun sonuna doğru arkadaşları Mustafa’yı yerden hayli yükseğe kaldırırlar ve Mustafa’ya sorarlar:

—Sevdiğin kızı adı nedir?

Mustafa korku dolu bir sesle bağırmaya başlar:

 —Beni indirin, beni indirin! 

Arkadaşları:

— Sevdiğin kızın adını söylemezsen indirmeyiz.

   Mustafa utanır; bir türlü sevdiği kızın adını söylemez. Mustafa çıngıraktan inmek ister ama arkadaşları sorunun cevabını almakta kararlıdırlar. Bunun üzerine Mustafa hiç düşünmeden atar kendini yere. Mustafa düştüğü yerden kalkamaz. Çırpındıkça çırpınır; titrer ve yaralı bir kuş gibi oracıkta son nefesini verir. 

    Oyunu seyreden çocuklar koşarak acı haberi obaya iletirler. Oba Mustafa’nın ölüm haberiyle derin bir sessizliği bürünür. Mustafa’nın öldüğünü duyan anne ve babası ile obada bulunan kadınlar, erkekler koşarak çıngırağın bulunduğu tepeye varırlar. Mustafa’nın yerde cansız yattığını görürler. Mustafa’nın anne ve babası:

  —Allah’ım başımıza bu da mı gelecekti?  Canım evladım, bahtsız kuzum!.. 

Ellerini göğüslerine vuruyorlar ağıtlar yakıyorlardı. Orada bulunanlar da yaşanan bu acıyı olayı gözyaşları dökerek sessizce seyrediyorlardı. Koyun çobanı olayı seyreden gençlerden birini muhtara bildirmesi için köye gönderdi.

    Acıların ilacı gibi gözyaşı… Gözyaşı bitince acı da biter mi? Bir süre sonra savcı, karakol komutanı ve üç asker yaylaya geldiler. Çocukların ifadelerini aldılar. Bu ifadeler neticesinde savcı çıngırağın hemen sökülmesini ve bir daha da obalara çıngırak kurulmamasını istedi. Bu emir üzerine köy muhtarı obalardaki çıngırakları söktürdü. Bu çıngırak oyunu o acı günden sonra yavaş yavaş unutuldu.

    Evvel zaman içinde çıngırak oyunumuz vardı. Şimdi ne çıngırak kaldı ne de o güzel insanlar!


77777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777







MEHMET KAPLAN

MUKADDES UÇURUM 


   Yunus bir uçurumda yatar. Onun yattığı yere yüksek tepelerden inilir. Gece yarısı yaylı araba, korkulu yollardan sarsıla sarsıla düşerken, uzakta, ta derinlerden bir ışık gösterdiler: “İstasyon” dediler, “Yunus’un türbesi onun yanındadır.” 

   Çocuk gözlerimle ona baktım ve ürperdim. Kulaklarımda bir efsanenin uğultusu vardı. Dağlar, taşlar, ağaçlar, manasını bilmediğim bir ilahi söylüyorlardı. 

   Köy yerleştikten sonra, uçurum, Yunus, istasyon ve ben, birbirimize kaynaştık. Zamanla orkestramıza daha başka seslerde karıştı. Yakıcı yaz güneşinde sıtmadan toprağa uzanmış köylüler gördüm: Toprak yüzlerinde, ruh yarığı gibi ela gözleri daima bir velîyi hatırlatan köylüler. Çatlak dudakları ile güldükleri zaman, taşlar canlanıyormuş hissiyle insanı korkutan köylüler ve akşam güneşi bataklıkta yanarken milyonlarca zehirli sineğini göklere salıveren Porsuk.

   Gece, ellerimizde ayran bakraçları, trene çıkardık. Issız bozkır karanlığında, seyyar, ışıklı saraylar gibi, birden karşımızda duruveren vagonlar bizi büyülerdi. Pencereden, uyku içinde donmuş veya bir rüyadan bakar gibi çehreler uzanır, ölü gözler ile soğuk boşluğu yoklar, tekrar kayıtsız içeri çekilirlerdi. Bir şey göremezlerdi. Orada, uçurumun içinde, Yunus’u ve bizim bulunduğumuzu fark etmezlerdi. Nereden fark edeceklerdi? Etseler ne yapacaklardı sanki? 

   Bu aydınlık, masal kâşaneleri uzaklarda eriyince, bizi yine mağaramıza dönerdik: Kerpiç damlarımıza, uykularımıza, hastalığımıza ve sefaletimize. Yıllar var, bu uçurumdan nasıl çıktığımı bilmiyorum. Arabalar, evler, istasyonlar, şehirler, mektepler, kitaplar ve insanlar beni uzun bir vadiden geçirdiler. Bu vadide asırlarca yürümüş gibiyim. Bir daha dönmedim.

   Bir daha oraya dönmedim. Fakat uçurum benimle her yeri dolaştı. Ne zaman içime baksam, karşıma onun karanlık boşluğu, titreyen istasyon ışığı, Yunus, köylüler ve Porsuk çıkar. Milyonlarca sivrisineğin yüzüme hücum ettiğini hissederim. 

    Yaylı, tıpkı ilk gecede olduğu gibi, yüksek tepeden iner; kulaklarımda anne sesiyle söylenen bir efsane uğuldar; dağlar, taşlar, ağaçlar, kuşlar, o zaman mânasını bilmediğim, fakat şimdi çok iyi anladığım ilâhîler söylerler: 

      “ Ben Yunus-u bîçareyim,

         Dost elinden âvâreyim.

         Baştan ayağa yareyim.

         Gel gör beni aşk neyledi.”

      Bu uçurum şarkısı beni her zaman ürpertti. Ben onu Yunus’un kendi ağzından dinledim. Ben  “bîçare, baştan ayağa yare, dost elinden âvâre” Yunus’u gördüm. Ben bu uçurum türküsünü toprak yüzlerinde, ruh yarığı gibi elâ gözleri Yunus’unkinin tıpkısı olan insanlardan duydum. 

     Bunaltıcı bozkır öğlesi Porsuk sularını kaynattığı zaman, onlar, toprağa uzanırlar, sıtmalı, çatlak ve yorgun sesleri ile bu türküyü mırıldanırlardı. Harap türbesinde yatan Yunus da onlara karışırdı. 

     Yıllar geçti. Türlü şarkılar dinledim. Mesut evlerin pencerelerinden sızan şarkılar, meyhane şarkıları, ıssız sokaklarda söylenen külhanbeyi şarkıları, güzel kadınların, çirkin kadınların, çocukların, yaşlıların, artistlerin ve vatmanların şarkılarını dinledim. Ağlayan, gülen, söven ve okşayan şarkılar. Fakat hepsi de kulaklarımda kaldı. Ruhuma girmedi. Ama Yunus’un, Yunusların şarkılarını hiç unutmadım. Kaç sabah Yunus ölmemiş, Yunus çoğalmış, köyler Yunus’la dolmuş hissiyle uyandım. 

     Uyandım, fakat etrafımda şehir vardı; şehirli vardı. Asfalt yolları pırıl pırıl, apartmanları göklere tırmanan, meydanları, otomobil, kamyon, otobüs, tramvay, dilenci, fahişe, bey, işsiz, hamal ve talebe ile tıklım tıklım dolu şehir. Her biri kendi içine kapanmış körler gibi dolaşan,

İnsanlar. Kendimi onlar arasında buldum. 

    Yıllar var, büyük, sonsuz karışık bir labirentin içinde, çıkacak bir yer bulmak için uğraşıyorum. Zaman zaman içimdeki uçurum beni çağırır ve “Çıkış yeri benim, der. Haydi, atlayıver, korkma !” Ve kalbim kendi kendine şöyle söylenir: Bir yaylıya binsem, kırbacı elime alsam, atlara “deh” desem, yollardan geri dönsem, o mukaddes uçuruma insem…


* Nesillerin Ruhu, Mehmet Kaplan

Dergâh Yayınları, 10. Baskı, 2010                           

Sayfa 223-225

77777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777

SEZAİ KARAKOÇ

KAR ŞİİRİ

Karın yağdığını görünce

Kar tutan toprağı anlayacaksın

Toprakta bir karış karı görünce

Kar içinde yanan karı anlayacaksın




Allah kar gibi gökten yağınca

Karlar sıcak sıcak saçlarına değince

Başını önüne eğince

Benim bu şiirimi anlayacaksın


Bu adam o adam gelip gider

Senin ellerinde rüyam gelip geçer

Her affın içinde bir intikam gelir gider

Bu şiirimi anlayınca beni anlayacaksın


Ben bu şiiri yazdım aşık çeşidi

Öyle kar yağdı ki elim üşüdü

Ruhum seni düşününce ışıdı

Her şeyi beni anlayınca anlayacaksın

77777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777

AHMET MUHİP DRANAS

KAR

Kardır yağan üstümüze geceden,

Yağmurlu, karanlık bir düşünceden,

Ormanın uğultusuyla birlikte

Ve dörtnala dümdüz bir mavilikte 

Kar yağıyor üstümüze, inceden.


Sesin nerde kaldı, her günkü sesin,

Unutulmuş güzel şarkılar için

Bu kar gecesinde uzaktan, yoldan,

Rüzgâr gibi tâ eski Anadolu'dan

Sesin nerde kaldı? Kar içindesin!


Ne sabahtır bu mavilik ne akşam!

Uyandırmayın beni, uyanamam.

Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına,

Allah aşkına, gök, deniz aşkına

Yağsın kar üstümüze buram buram


Buğulandıkça yüzü her aynanın

Beyaz dokusunda bu saf rüyanın

Göğe uzanır -tek, tenha- bir kamış

Sırf unutmak için, unutmak ey kış!

Büyük yalnızlığını dünyanın


77777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777


YUSUF DAĞCI

BEYZACA

Okşanmadan saçım, başım

Beyazlığı gören gelsin usulca

Dökülür kar gibi beyazlıklar

Sessiz sedâsız kalbimin üstüne

Dünya yolcusunda bir nur olur

Kefenlenir artık tenim notasız

Selam eder âhirete uzanan bir ele

Kimsesiz bakışlarım

Başlar toprakla nişan

Düğüne davet var izinsiz

Başkası için değil kendisi olduğundan

Gülistanda açıverir bembeyaz güller

Itrını neşreder

Bedenimin en tepesinde salkım saçak

Ne de rânâdır olgunluğa dokunan kanatlar

Gökyüzünde amansız

77777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777

BEDRAN YOLDAŞ

ACININ RENGİ KIRMIZI


İdeolojik bir metafor kanıma işlemiş

Kafamı hangi taşa vursam kırmızı akıyor

Nerde olursa olayım gözyaşlarım hep aynı

Kapalı kapılar ardında çevrilen dolaplarda

Acının rengi hep aynı, zaliminde…

Yer ve mekân farklı da olsa çocuklar

Hap yetim, hep yarım

Sonra her taraf zifiri karanlık

Kafamı hangi taşa vursam kırmızı akıyor


Zaman katmanına saklanmış renkler

Gök gürültüsü, şimşek boran

Gün aydınlığa yeni gonca açan gül

Mahzun bülbül isyanda, konduğu dal kırmızı

Ötüşleri kan kırmızı, nağmeleri acının rengi

Yıkık bir duvar dibinde anne

Acıların en kesifini iliklerine kadar

Damarlarına kadar intikam ve isyan

Gözlerinde kan goncasına ağlamakta

Göz yaşları solmakta gece karanlığında

Batmayan gemi anılarımı da yükler

Zaman katmanına saklanmış renkler

Prangalar eskitir düşlerime saklanan güneş

İdeolojik bir metafor kanıma işlemiş

Kafamı hangi taşa vursam kırmızı akıyor

77777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777

MURAT SOYAK

YAĞMUR ÇOCUKLAR

  Bahar bütün güzelliği ile geldi. Yeryüzü allı pullu giyinmiş gibi. Bahçe duvarını aşınca mor sümbüller, papatyalar ve toprağı güzelce örten yemyeşil çimen…

   İkindiye yakın bulut kümesi oluşuyor. Ve bir süre sonra yağmur inceden yağmaya başlıyor. Sahada top oynayan çocuklar ıslansalar da oyuna devam ediyorlar. Yağmur sonrası mis gibi toprak kokuyor. Sanki yeryüzü kirlerinden arınıyor.

   Çocuklar yağmur altında top peşinde koşuyorlar. Yine mahalle maçı… Nar Mahallesi ve İlhanlı Mahallesi arasındaki çekişme sanki hiç bitmeyecek gibi. İki mahallenin çocukları maç esnasında bazen kavga ediyorlar. Büyükler araya girmese sözlü sataşmalar uzayıp gidecek. İyi ki arayı bulup da barıştırıyorlar.

İşte yine yükselen sesler göğü dolduruyor.

—Haydi, çabuk ol Yusuf!..

Kaleci Yusuf elindeki topu bir kez çevirdikten sonra bütün gücüyle vuruyor. Top yükselip orta sahaya düşüyor. Plastik sarı topun peşinde çocuklar çılgınlar gibi koşuyorlar.

—Buradayım Refik, ver pasını koçum ver.

Refik sesin geldiği yöne topu gönderiyor ama rakip oyuncu hemen koşup müdahale ediyor.

Çetin bir mücadele devam ediyor. İki tarafın oyuncuları da azimli, kararlı.

Kazanmak istiyorlar.

—Çelme atma, bak bunu bir daha yapmıştın!

—Oyununu oyna koçum, bırak konuşmayı!

—Çelme atıyorsun. Doğru oyna bak…

   Bir anda oyun durdu. İtişmeler başladı. Birbirlerine vurmadıkları kaldı. Sarı plastik top oyun sahasının dışında çamura batmış bir hâlde duruyor. Maç süresince bu çekişmeler, sürtüşmeler sıkça yaşanıyor. Gürültüyü duyan Murtaza emmi top sahasına doğru hızla yürümeye başladı. “Ne oyunları bitiyor bu çocukların ne kavgaları… Bir değil, iki değil yahu!” diye söylenerek yanlarına vardı. Hemen kavgaya duran çocukları ayırdı.

—Ne oluyor yine, nedir bu kavga, gürültü!

—Murtaza emmi, Sinan bana çelme atıp düşürdü. 

Sinan’a dönüp yükse sesle sordu:

—Doğru mu söylüyor?

—Yok emmi, yalan… Topa vurmaya çalışınca çarpıştık ve yere düştü. Beni haksız yere suçluyor!

—Oğlum şu çekişmeyi, sürtüşmeyi bırakın artık. Güzel güzel oynamak varken… Şimdi barışın bakalım. Burada kavga istemiyorum. Birbirinize karşı anlayışlı olun çocuklar; sonuçta bir oyun bu. Kazansanız da kaybetseniz de neticede bir oyun. Sizin arkadaşlığınız, kardeşliğiniz daha önemli. Yoksa oynamak için bir daha bir araya gelemezsiniz. Kalp kırmaya, kavga etmeye ne gerek! Haydi bakalım, sizi pencereden izlemeye devam edeceğim.

  Murtaza emmi iki tarafı da sakinleştirdi. Birbirleriyle atışan çocukları barıştırıp oyunu tekrar başlattı. Sinan, çamura batmış sarı topu koşup getirdi. İki takımın oyuncuları saha içinde yerlerini aldılar. Yeniden başladı oyun.

   Yağmur dindi. İşte son devre. Islanmışlar ama aldırmıyorlar. Kan ter içindeler ama umurlarında değil. Maç bitti. Çocuklar top sahasından yorgun, bitkin bir hâlde ayrılıyorlar. Şimdi eve gitmenin zamanı.

   Yarın pazartesi… Yapılacak ödevleri hatırladı birden. “Matematik ödevini bitirmem lazım” diyerek hızlı adımlarla eve doğru yürümeye başladı.


77777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777777


*GÜLAYDINLIĞI edebiyat, kültür, sanat sayfası. Her hafta Cuma günü yayımlanır.

Hazırlayan: Murat Soyak


KIŞIN HALLERİ

1

kar aydınlığında niğde 

işte bir çığır

eve doğru 

ışık ışık


amele pazarında 

tir tir titreyen babam

‘rahmet yağıyor’ der

umut tükenmez


oğul oğul üşüme

yaklaş ateşe

mahzun bakışın

yürek yarası


2

kır bağlarında iki göz evimiz

bütün zenginliğimiz

uzakları yakın eyleyen

annemin anlattığı masal


kar yağıyor, kar yağıyor

varsın, üşüsün ellerimiz

dünyalar bizim şimdi

tarif edilmez sevinç



cümle güzelliğin yurdu

dünyanın tenhasında

kara ağacı dost bilmiş

ah, o iki göz evimiz


3

kış günü

okul dönüşü

bata çıka güle oynaya

göğe yükselen sesler


bir yakınımız gibi

kardan adam

ne dert ne tasa

sokaklar bizim


kar ve melekler

bembeyaz dağ taş

buz kesmiş yeryüzü

nerede şimdi kuşlar


4

hayat bilgisi kitabında

bir başka açıdan kış

iple oynayan kedicik

şöminede kızıl odun

soğuk işlemez ki



heyhat, yıkım günleri 

evsizler, kimsesizler

gazetede renkli haber

okuyup da geçiyor

yağ bağlamış yüreği


5

niğde kalesinde bir garip

baharı gözleyen bir garip

halden anlamaz duvarlar

onlar ki ölümcül uykuda

cemreler düşecek elbet

kara kışa karşı sevdamız

birce duyuş, ateş yalımı

Yazının Devamı

ZULME RIZA GÖSTERMEYEN ŞAİR: MEHMET ÂKİF

insan yüzü, portre, giyim, insan sakalı içeren bir resim

Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir.

Mehmet Âkif, “Safahat”ın “Âsım” bölümünde haksızlıklar karşısındaki duruşunu, tavrını açık ve çarpıcı mısralarla dile getirir. İşte üzerinde önemle durulması gereken şiir:

“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…

Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…

—Boğamazsın ki!

—Hiç olmazsa yanımdan koğarım.

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;

Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.

Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…

İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”

  Mehmet Âkif, ümmetin derdiyle dertlenmiş bir insan. Yazdığı şiirlerde yaşanan acılar, yenilgiler, yoksulluğumuz ve umut dile gelir. “Safahat”ta yer alan her bir şiirde devrin halleri adeta kelimelerle resmedilir. 

    Mehmet Âkif, çözümde görev alan, çözüm üreten mütefekkir-şairdir. Mehmet Âkif’in şiirlerinde toplum hayatı, karşılaşılan sorunlar ve çözüm önerileri yer alır. Sanatı hakikat için toplum için bilmiştir. Geri kalmışlık, yoksulluk, savaşlar, yaşanan zorluklar ve acılar şiirlerinde işlenir. Sorunları tespit eder ve çözüm önerilerinde bulunur. Derde derman olma çabası eserlerine yansımıştır. Duydukları, gördükleri kısaca yaşadıkları karşısında kayıtsız kalmamıştır. Yaşadığı dönemde olup bitenler esere taşınmış; üzerinde düşünülmüş ve dersler çıkarılmış. Şiirini ‘samimiyet’ ve ‘hakikat’ üzerine kurmuştur. 

“Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim…

İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim.

Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:

Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek”

    Bir ömür inandığı gibi yaşama çabasında olmuş. Eşref Edip, Mehmet Âkif’in bu yönünü şöyle ifade eder: “Âkif, sadece bir köşeye çekilip düşündüklerini ve duyduklarını yazmakta kalan bir şair değildi. Aynı zamanda doğru bildiği şeyleri yapmaya çalışan; hareketlerini samimi duygularına uygun düşürmeye uğraşan bir cemiyet adamıydı.” Eserleri ile hayatını karşılaştırdığımız zaman şunu açıkça görüyoruz: Mehmet Âkif, izzetli bir duruşu olan şahsiyettir.

“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…”

  Bu iki mısra yaşanan haksızlıklar karşısında bir cevap hükmündedir. Şair haksızlıklar karşısında susmayacağını beyan ediyor. Mehmet Âkif dindar bir şahsiyetti. Müslümanca düşünmeyi ve yaşamayı ilke edinmişti. Mehmet Âkif’in zulme karşı oluşundaki kaynağı, hareket noktası Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz’in(s.a.v) sünneti idi. Rabbimiz buyuruyor: “Zalimlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım olunmazsınız” (Hud Suresi, 113). Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor: “Kim, zalime yardım ederse, Allah o zalimi ona musallat eder.”

    Zulmü asla desteklemeyeceğini, zalimleri asla sevmeyeceğini açıkça duyuruyor şair. “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” mısrası ile hakkın, hakikatin yanında olacağını ifade ediyor.

“Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…

—Boğamazsın ki!

—Hiç olmazsa yanımdan koğarım.

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;

Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.”

  Bu mısralarda öfke belirgin. Şiirin bu kısmında karşılıklı konuşmalar(muhavere) ile tavır alış, karşı duruş belirginlik kazanıyor. 

    Şairin kötülük odaklarına karşı söyleyecek sözü var. Her ne pahasına olursa olsun susmayacağını beyan ediyor. Sonra bu tavrın açıklaması, arka planı dile getiriliyor:

“Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam…

Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam

Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle”

    Bu bölümde bağımsızlık, özgürlük düşüncesi de işleniyor. Mehmet Âkif, ‘istiklâl’ kavramını her dem yüreğinde taşıyordu. Mehmet Âkif, kelimenin tam anlamıyla istiklâl şairidir. İstiklâl mücadelemizin ruh cephesinde, maneviyat cephesinde gösterdiği gayretlere tarih tanıklık etmiştir. Birlik ve beraberliğin sağlanması, düşmana karşı mücadele edilmesi hususunda yazıları, şiirleri ve vaazları ile hizmet etmiştir. İstiklâl marşımızda özellikle vurgulanan bir mısra vardır. Şiirde tekrar edilir: “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl”. Bu mısra veciz anlatımın doruğundadır. Başarmak için, zafere ulaşmak için önce inanmak gerekir. Sonrası destanî bir mücadele ile kazanılan bağımsızlıktır. “Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle” mısrasında geçen ‘altın lâle’ tabiri boyuna vurulan zincir anlamına gelmektedir. 

     İstiklâl Marşımızda geçen “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” mısralarında da aynı anlam başka bir söyleyişle anlatılmıştır.

“Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.”

    Hiç kimse beni kendisine kul köle edemez; beni keyfince yönetemez, anlamı burada yüksek sesle dillendiriliyor. İtirazlarım karşısında belki beni susturmak istersiniz hatta öldürmek istersiniz beni ama istediğiniz yöne sevk edemezsiniz. Sizin yanınızda değilim, nidasıdır bu. Doğru bildiğini söyleme kararlılığı bir kez daha vurgulanmaktadır. İzzetli yaşamanın yolu, gerektiğinde ‘hayır’ diyebilmekten geçer. Yerinde ve zamanında tavır almak, meydanı kötülük odaklarına bırakmamak adına önemlidir. Yoksa dokunmaz sanılan yılan(lar), bir gün olur dokunur. İşte o vakit, her şey için çok geç olabilir. Zira yapılması gerekenler zamanında yapılmamıştır.

 “Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…

İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”

  Bu mısralarda şairimiz acıma ve merhamet duyguları ile ön plandadır. Kimsesizleri, mazlumları koruma gayretinde olduğunu görüyoruz. Mehmet Âkif “Safahat”ta yer alan diğer şiirlerinde de bu duyguyu sıkça işler. “Küfe” şiirinde çocuk yaştaki Hasan’ın acıklı hikâyesi anlatılır.  “Seyfi Baba” şiirinde fakir Seyfi Baba’nın perişan hali, yoksulluğu, kimsesizliği anlatılır. Şair, Seyfi Baba’ya yardım etmek ister ama ne hazindir ki onun da cebinde parası yoktur. Yaşanan bu hali yüreğimizi sızlatan bir mısra ile ifade eder: “Ya hamiyyetsiz olaydım ya param olsa idi.” Gerçekçi bir anlatım hâkim. Mehmet Âkif, yaşanan zorlukları gören, dertlilere derman olmak isteyen, cemiyete yol gösterme çabasında olan bir şahsiyettir. Yazdıklarını, bütün samimiyetiyle şahsında yaşayarak göstermiştir. Çevresinde bulunan Mithat Cemal, Eşref Edip gibi şahısların hatıraları, tespitleri bu anlamda dikkate değer.

    “Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim” mısrasında şairimizin insancıl yönü belirgin. Bütün haksızlıkların karşısında duran; izzetli, erdemli bir insan ile muhatabız. Kararlı bir tutumu görmekteyiz. Şair, tarafsız değildir. Mazlumların yanında olmayı tercih etmiştir. “Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu” mısrası bu tercihe işaret eder. 

    Şiirin bütününde haksızlıklar karşısında tavır alış ve mazlumları koruma çabası ana duygu olarak işlenmiştir. Bu şiir Mehmet Âkif’in karakterini, duruşunu açıklayıcı niteliktedir. 

    Yaşadığı çağı doğru okuyan, noksanları gören, yapılması gerekenleri maddî ve manevî cephesiyle duyuran mütefekkir-şair Mehmet Âkif’i yeniden okumalıyız. Rahmetle anıyorum. Ruhu şâd olsun. 

Yazının Devamı

RÜZGÂRA KARŞI ANNE

çıkıp da gelmişim bir bilinmeze

dalım, yaprağım kaygılı


ah alın terim, yorgunluğum ah

bir varmış bir yokmuş bahçe


ağlaya ağlaya diner mi sızı 

yüzünü toprağa belemiş anne


umudum oğul, serinliğim oğul

hatırlar mısın salıncağı


bu rüzgâr ağacı kıracak yine

emeğimi göğe savuran bu rüzgâr

Yazının Devamı

DÜNYA HALİ

kara ağacı da kestiler

dost ırağında 

soluyor gül


dert alır mı dört duvar

efkâr demlenir

uzak şarkılar


erise içimin buzulları 

bir vakte ersem 

memnun


“hayattayım” sözü bile yaralı


Yazının Devamı

GÖÇ

Muhalif rüzgâr esiyor

Solgun, sarı yapraklar

Dere yatağı, çakıl taşları

Kara orman uğultusu


Kuşların da terk ettiği

Yine noksan birimiz

Yol, sessizliğe doğru

Yaramı dağlayan güz

Yazının Devamı
Copyright © 2023 Tüm Hakları Saklıdır Dada Medya
Web Tasarım - Sosyal Medya Yönetimi - Reklam Ajansı - Video Çekim - Grafik Tasarım - Niğde Ajans