“Yine yeşillendi Niğde bağları” türküsü meşhurdur. Niğde’nin bağları, bahçeleri bir türkünün içinden kendisini duyurur. “Bize mesken oldu mapus damları” diyen âşık hayata dair bir sitemini de söylemiş olur. Dışarıda gürül gürül akan bir hayat ve içerde, mapus damlarında bir insan. Türküler yakınımız bizim. Halden anlayan türkülerimiz iyi ki var. Aramızdaki bağı kavi kılan “Niğde Bağları” türküsü bir işaret. Sonrası yeni yol ve yeni alanlar ile çeşitlilik kazanıyor. Niğde denildiğinde sızlayan bir yüreğim var.
* Anadolu’nun bağrında çiçeklenen bozkır güzeli Niğde. Oğulları gurbet illerde. Dönecekler bir gün dönecekler. Cemreler düşsün hele, bahar gelsin. Toprak iyice ısınsın. Umutluyuz daima !..
* Niğde yol vermiş yiğitlere, âşıklara, erlere, erenlere, şairlere… O insanlardan güzellikler, iyilikler kalmış. Hayırla yâd edilmek en kıymetli miras. İnsan, çile ile yoğrulan değil midir? Faruk Nafiz söylemiş: “Gidiyordum, gurbeti gönlümde duya duya / Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya / İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık! /Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık” Yolcunun uğrak yeri bir şehir. Yeni bakış, yeni duyuş ve memleket gerçeği. İnsanı ve toprağı yakından tanıma çabası. Bir tanıklığın izleri “Han Duvarları”
* “Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu.” Kırbağlarından bakınca bütün görkemiyle karşımızda dururdu kale. Ufukta gün batarken; kale orada, öylece, bir başına… Çevresinde sıralanmış ağaçlar, evler. Ah çocukluk günlerim, şehir bir bilmece. Cevap bekleyen sorular yumağı cadde. Kırbağlarından kaleye uçan kuşlar. Peşinde kan ter içinde bizler. İlk gençlik, kavak yelleri, çay bahçesi ve elde yok, avuçta yok; yaman fakirlik. Ufukta yükselen Niğde kalesi bütün görkemiyle izlenirdi. 1980’li yıllarda başlayan imar-iskân işleri ve hızlı yapılaşma, betonlaşma sonrasında manzara değişir oldu. Artık evin penceresinden bakınca kaleyi göremiyoruz. Niğde kalesinden iftar vaktini bildiren top atışları ayrı bir güzellikti. Çocukluk günlerimde iftar vaktini dört gözle beklerdik. Gözümüz kalede. Kaleden ağır ağır yükselen incecik, nazlı bulut ve akabinde yeri göğü inleten “gümm” sesi. Mahallenin çocukları o an sevinç çığlıkları ile eve doğru koşarlardı. Şükür ki bugün de devam ediyor bu gelenek. Uzaktan sevdiğim Niğde kalesini sonraki yıllarda yakından gördüm. Kalenin iç kısımları ziyaretçilere kapalıydı. Bir çay bahçesini hatırlıyorum o günlerden. Kimler geldi geçti! Şimdi kalenin iç kısımları düzenlenmiş. Ziyaretçilere açık. Niğde kalesine çıkınca dün ile bugün arasında yaşanan med-cezir halleri… Ve olup bitenlerin, zamanın bir muhasebesi gerçekleşiyor.
* Hayata ve insana doğru yürüyüş. Küçük ama anlamlı adımlar. Kapılar açan boyacı sandığı. Köy garajı bizden sorulur. Sırtımızda evin yükü Daha günler göreceğiz. Yılmak, yıkılmak yok. Şen boyacı, şen boyacı… “Parlamazsa para yok.”
* Sungurbey Cami Niğde’nin büyük, merkezî camilerinden. Taş işçiliği ve özellikle kapı işlemeleri bakımından çok kıymetli bir yapı. Tarihî cephesi ve yapının teknik özellikleri hakkında çeşitli çalışmalar mevcut. Sungurbey Cami genişliği, ferahlığı ve sadeliği ile ayrı bir güzelliğe sahip. Geçmiş ile şimdiki zaman arasında gül alışverişi. Bu yüce esere emek verenleri rahmetle anıyorum.
* Bir zamanlar valilik binasının karşısında bahçeli, iki katlı bir yapı vardı. İnsan sıcağı taşıyan, kitap kokulu yakınımız: Niğde İl Halk Kütüphanesi. Ve bir gün yıkıldı. Yıkılan bina değil, bir devir. Sarı yapraklar gibi savrulan hatıralar... Yerine ruhsuz, çirkin bir bina dikildi. Niğde İl Halk Kütüphanesinin okuma-yazma çabamda yeri önemlidir. Alt kat kütüphane salonu idi. Sessizliğin hüküm sürdüğü bir yer. Kış günlerinde sıcacık bir sığınma alanı. Hikâyeler, romanlar, ansiklopediler… Özellikle yıllık ödev hazırlıkları için mutlaka uğradığımız bir yer. Çoğu arkadaşım gönülsüz gelse de sessiz olmak zorunda idiler. Arada sürekli dolaşan öfkeli kütüphaneciden kimse azar işitmek istemezdi. O zamanlar fotokopi imkânı yoktu. Bir yandan okur, bir yandan defterimize yazardık. Hey gidi günler hey!
* “Sen bu gaflet uykusundan ne acep uyanmadın / Serseri gezdin cihanda ey deli uslanmadın” İlim-irfan ehline selam, gönül insanlarına selam. Bir ömür ki ibretlerle dolu. Bir diyardan, bir diyara hicret eden Hakk aşığı. “Yanarız ışk oduna Kuddûsîya leyl-ü nehâr / Kıldı âlem halkını âciz figan-ü ahımız” diyen Ahmed Kûddusi Hazretleri bizleri divanına çağırıyor.
* Muallim Hasan Ethem mektubun geldi. Dağları, tepeleri aşan selamın uzakları yakın eyledi. Kurduğun cümlelerde bahar, kurduğun cümlelerde suyun akışı, kurduğun cümlelerde kuş sesi, kurduğun cümlelerde vatan, kurduğun cümlelerde gül muştusu. Mektubun ki ruh cephemizde ışıklı bir sayfa. Kahramanımız, şehidimiz Muallim Hasan Ethem. Rahmetle anıyorum.
* Niğde’ye yolu düşen yahut Niğde’de bir müddet görev yapan nice şairler, yazarlar vardır. İşte onlardan birisi de “Velhasıl bir garip adamım ki Niğde’de” diyen Ümit Yaşar Oğuzcan. Bedbin hisler içinde Niğde’yi anlatırken bir güzel mısrası var ki anmadan geçemeyiz: “Bir gök var burada denize benzer.”
* Selçuklu eseri Niğde. O usta ellerde taşın sertliği kalmamış. Taş, adeta aşk ile kanatlanmış. Adanmış ruhlar ile yücelmiş insan ve şehir. Ecdad nakış nakış işlemiş; dönüp bakmaz mısın?
* Bir elmanın yarısı gibiyiz. Bütüne hasret. Sürgün yeri dünya. Tarumar edilmiş bahçe. Cennetini kaybetmiş insan şaşkın ve kederli. Kemâl Ümmî der ki: “Bir bahçe gerek bize ki geçmiye baharı / Ol gülü nideriz ki biter ve solan oldu.” Eyvallah, aşk ile erenler, selâm ile!
1
kar aydınlığında niğde
işte bir çığır
eve doğru
ışık ışık
amele pazarında
tir tir titreyen babam
‘rahmet yağıyor’ der
umut tükenmez
oğul oğul üşüme
yaklaş ateşe
mahzun bakışın
yürek yarası
2
kır bağlarında iki göz evimiz
bütün zenginliğimiz
uzakları yakın eyleyen
annemin anlattığı masal
kar yağıyor, kar yağıyor
varsın, üşüsün ellerimiz
dünyalar bizim şimdi
tarif edilmez sevinç
cümle güzelliğin yurdu
dünyanın tenhasında
kara ağacı dost bilmiş
ah, o iki göz evimiz
3
kış günü
okul dönüşü
bata çıka güle oynaya
göğe yükselen sesler
bir yakınımız gibi
kardan adam
ne dert ne tasa
sokaklar bizim
kar ve melekler
bembeyaz dağ taş
buz kesmiş yeryüzü
nerede şimdi kuşlar
4
hayat bilgisi kitabında
bir başka açıdan kış
iple oynayan kedicik
şöminede kızıl odun
soğuk işlemez ki
heyhat, yıkım günleri
evsizler, kimsesizler
gazetede renkli haber
okuyup da geçiyor
yağ bağlamış yüreği
5
niğde kalesinde bir garip
baharı gözleyen bir garip
halden anlamaz duvarlar
onlar ki ölümcül uykuda
cemreler düşecek elbet
kara kışa karşı sevdamız
birce duyuş, ateş yalımı
Yazının DevamıMehmet Âkif, “Safahat”ın “Âsım” bölümünde haksızlıklar karşısındaki duruşunu, tavrını açık ve çarpıcı mısralarla dile getirir. İşte üzerinde önemle durulması gereken şiir:
“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…
—Boğamazsın ki!
—Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…
İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”
Mehmet Âkif, ümmetin derdiyle dertlenmiş bir insan. Yazdığı şiirlerde yaşanan acılar, yenilgiler, yoksulluğumuz ve umut dile gelir. “Safahat”ta yer alan her bir şiirde devrin halleri adeta kelimelerle resmedilir.
Mehmet Âkif, çözümde görev alan, çözüm üreten mütefekkir-şairdir. Mehmet Âkif’in şiirlerinde toplum hayatı, karşılaşılan sorunlar ve çözüm önerileri yer alır. Sanatı hakikat için toplum için bilmiştir. Geri kalmışlık, yoksulluk, savaşlar, yaşanan zorluklar ve acılar şiirlerinde işlenir. Sorunları tespit eder ve çözüm önerilerinde bulunur. Derde derman olma çabası eserlerine yansımıştır. Duydukları, gördükleri kısaca yaşadıkları karşısında kayıtsız kalmamıştır. Yaşadığı dönemde olup bitenler esere taşınmış; üzerinde düşünülmüş ve dersler çıkarılmış. Şiirini ‘samimiyet’ ve ‘hakikat’ üzerine kurmuştur.
“Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim…
İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek”
Bir ömür inandığı gibi yaşama çabasında olmuş. Eşref Edip, Mehmet Âkif’in bu yönünü şöyle ifade eder: “Âkif, sadece bir köşeye çekilip düşündüklerini ve duyduklarını yazmakta kalan bir şair değildi. Aynı zamanda doğru bildiği şeyleri yapmaya çalışan; hareketlerini samimi duygularına uygun düşürmeye uğraşan bir cemiyet adamıydı.” Eserleri ile hayatını karşılaştırdığımız zaman şunu açıkça görüyoruz: Mehmet Âkif, izzetli bir duruşu olan şahsiyettir.
“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…”
Bu iki mısra yaşanan haksızlıklar karşısında bir cevap hükmündedir. Şair haksızlıklar karşısında susmayacağını beyan ediyor. Mehmet Âkif dindar bir şahsiyetti. Müslümanca düşünmeyi ve yaşamayı ilke edinmişti. Mehmet Âkif’in zulme karşı oluşundaki kaynağı, hareket noktası Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz’in(s.a.v) sünneti idi. Rabbimiz buyuruyor: “Zalimlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım olunmazsınız” (Hud Suresi, 113). Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor: “Kim, zalime yardım ederse, Allah o zalimi ona musallat eder.”
Zulmü asla desteklemeyeceğini, zalimleri asla sevmeyeceğini açıkça duyuruyor şair. “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” mısrası ile hakkın, hakikatin yanında olacağını ifade ediyor.
“Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…
—Boğamazsın ki!
—Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.”
Bu mısralarda öfke belirgin. Şiirin bu kısmında karşılıklı konuşmalar(muhavere) ile tavır alış, karşı duruş belirginlik kazanıyor.
Şairin kötülük odaklarına karşı söyleyecek sözü var. Her ne pahasına olursa olsun susmayacağını beyan ediyor. Sonra bu tavrın açıklaması, arka planı dile getiriliyor:
“Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam…
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle”
Bu bölümde bağımsızlık, özgürlük düşüncesi de işleniyor. Mehmet Âkif, ‘istiklâl’ kavramını her dem yüreğinde taşıyordu. Mehmet Âkif, kelimenin tam anlamıyla istiklâl şairidir. İstiklâl mücadelemizin ruh cephesinde, maneviyat cephesinde gösterdiği gayretlere tarih tanıklık etmiştir. Birlik ve beraberliğin sağlanması, düşmana karşı mücadele edilmesi hususunda yazıları, şiirleri ve vaazları ile hizmet etmiştir. İstiklâl marşımızda özellikle vurgulanan bir mısra vardır. Şiirde tekrar edilir: “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl”. Bu mısra veciz anlatımın doruğundadır. Başarmak için, zafere ulaşmak için önce inanmak gerekir. Sonrası destanî bir mücadele ile kazanılan bağımsızlıktır. “Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle” mısrasında geçen ‘altın lâle’ tabiri boyuna vurulan zincir anlamına gelmektedir.
İstiklâl Marşımızda geçen “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” mısralarında da aynı anlam başka bir söyleyişle anlatılmıştır.
“Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.”
Hiç kimse beni kendisine kul köle edemez; beni keyfince yönetemez, anlamı burada yüksek sesle dillendiriliyor. İtirazlarım karşısında belki beni susturmak istersiniz hatta öldürmek istersiniz beni ama istediğiniz yöne sevk edemezsiniz. Sizin yanınızda değilim, nidasıdır bu. Doğru bildiğini söyleme kararlılığı bir kez daha vurgulanmaktadır. İzzetli yaşamanın yolu, gerektiğinde ‘hayır’ diyebilmekten geçer. Yerinde ve zamanında tavır almak, meydanı kötülük odaklarına bırakmamak adına önemlidir. Yoksa dokunmaz sanılan yılan(lar), bir gün olur dokunur. İşte o vakit, her şey için çok geç olabilir. Zira yapılması gerekenler zamanında yapılmamıştır.
“Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…
İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”
Bu mısralarda şairimiz acıma ve merhamet duyguları ile ön plandadır. Kimsesizleri, mazlumları koruma gayretinde olduğunu görüyoruz. Mehmet Âkif “Safahat”ta yer alan diğer şiirlerinde de bu duyguyu sıkça işler. “Küfe” şiirinde çocuk yaştaki Hasan’ın acıklı hikâyesi anlatılır. “Seyfi Baba” şiirinde fakir Seyfi Baba’nın perişan hali, yoksulluğu, kimsesizliği anlatılır. Şair, Seyfi Baba’ya yardım etmek ister ama ne hazindir ki onun da cebinde parası yoktur. Yaşanan bu hali yüreğimizi sızlatan bir mısra ile ifade eder: “Ya hamiyyetsiz olaydım ya param olsa idi.” Gerçekçi bir anlatım hâkim. Mehmet Âkif, yaşanan zorlukları gören, dertlilere derman olmak isteyen, cemiyete yol gösterme çabasında olan bir şahsiyettir. Yazdıklarını, bütün samimiyetiyle şahsında yaşayarak göstermiştir. Çevresinde bulunan Mithat Cemal, Eşref Edip gibi şahısların hatıraları, tespitleri bu anlamda dikkate değer.
“Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim” mısrasında şairimizin insancıl yönü belirgin. Bütün haksızlıkların karşısında duran; izzetli, erdemli bir insan ile muhatabız. Kararlı bir tutumu görmekteyiz. Şair, tarafsız değildir. Mazlumların yanında olmayı tercih etmiştir. “Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu” mısrası bu tercihe işaret eder.
Şiirin bütününde haksızlıklar karşısında tavır alış ve mazlumları koruma çabası ana duygu olarak işlenmiştir. Bu şiir Mehmet Âkif’in karakterini, duruşunu açıklayıcı niteliktedir.
Yaşadığı çağı doğru okuyan, noksanları gören, yapılması gerekenleri maddî ve manevî cephesiyle duyuran mütefekkir-şair Mehmet Âkif’i yeniden okumalıyız. Rahmetle anıyorum. Ruhu şâd olsun.
Yazının Devamıçıkıp da gelmişim bir bilinmeze
dalım, yaprağım kaygılı
ah alın terim, yorgunluğum ah
bir varmış bir yokmuş bahçe
ağlaya ağlaya diner mi sızı
yüzünü toprağa belemiş anne
umudum oğul, serinliğim oğul
hatırlar mısın salıncağı
bu rüzgâr ağacı kıracak yine
emeğimi göğe savuran bu rüzgâr
Yazının Devamıkara ağacı da kestiler
dost ırağında
soluyor gül
dert alır mı dört duvar
efkâr demlenir
uzak şarkılar
erise içimin buzulları
bir vakte ersem
memnun
“hayattayım” sözü bile yaralı
Muhalif rüzgâr esiyor
Solgun, sarı yapraklar
Dere yatağı, çakıl taşları
Kara orman uğultusu
Kuşların da terk ettiği
Yine noksan birimiz
Yol, sessizliğe doğru
Yaramı dağlayan güz
Yazının Devamı