Sabah alarm çaldığında hissedilen o ağır taş kütlesi, sadece uykusuzlukla açıklanabilir mi?
Ya da bitmek bilmeyen toplantıların, cevapsız kalan e-postaların ve her ayın sonunu getirme telaşının ruhumuzda açtığı o derin boşluk...
Türkiye’de son yıllarda sokakta, ofiste, hatta en neşeli sofralarda bile ortak bir paydada sessiz bir yorgunlukta buluşuyoruz.
Modern dünyanın literatüre kattığı "Tükenmişlik Sendromu" (Burnout), artık sadece üst düzey yöneticilerin veya yoğun stres altındaki doktorların meselesi değil.
Bu, artık Türkiye’nin her kesimine sirayet eden toplumsal bir kriz haline geldi.
Neden Bu Kadar Yorgunuz?
Türkiye’de tükenmişliği tetikleyen unsurlar, dünyanın geri kalanından biraz daha farklı ve katmanlı seyrediyor.
Araştırmalarıma göre uzmanlar bu durumu üç ana başlıkta özetliyor:
Ekonomik Kaygı ve "Hayatta Kalma" Modu: Enflasyon ve geçim sıkıntısı, zihnimizi sürekli bir hesap makinesine dönüştürüyor.
Dinlenmek için ayrılması gereken vakit, ek iş arayışları veya "yarın ne olacak?" kaygısıyla kurban ediliyor.
Dijital Prangalar: Akıllı telefonlar sayesinde ofis artık cebimizde.
Akşam yemeğinde gelen bir WhatsApp mesajı veya hafta sonu düşen bir e-posta, özel hayat ile iş arasındaki o ince çizgiyi tamamen yok etti.
Yüksek Beklentiler, Düşük Tatmin: Herkesin "en iyi" versiyonunu sergilediği sosyal medya vitrinleri, bizde sürekli bir geç kalmışlık ve yetersizlik hissi uyandırıyor.
Belirtileri Görmezden Gelmeyin
Tükenmişlik, bir gecede kapımızı çalmaz; sinsice yaklaşır. Eğer şu durumları yaşıyorsanız, ruhunuz "imdat" diyor olabilir:
Duygusal Boşluk: Eskiden keyif aldığınız aktivitelerin artık bir anlam ifade etmemesi.
Kronik Kiniklik: İşinize, arkadaşlarınıza veya geleceğe karşı aşırı mesafeli ve alaycı bir tutum geliştirmek.
Fiziksel Belirtiler: Geçmeyen baş ağrıları, mide sorunları ve ne kadar uyursanız uyuyun geçmeyen o bitkinlik hali.
Çıkış Yolu Nerede?
Tükenmişlikten kurtulmak, sadece bir hafta sonu tatiliyle çözülecek kadar basit değildir. Bu bir sınır çizme meselesidir.
Kendimize "hayır" deme lüksünü geri vermeli, dijital detoksu bir lüks değil ihtiyaç olarak görmeliyiz.
Kurumların da artık çalışan verimliliğinin "hiç durmadan çalışmak" değil, "sağlıklı kalabilmek" olduğunu anlaması gerekiyor.
Unutmayın: İnsan ruhu, sürekli bir üretim bandında sonsuza dek koşamaz. Bugün kendinize ayıracağınız o küçük sessizlik anı, yarınki büyük çöküşü engelleyebilir.
Türkiye’nin sessiz pandemisi haline gelen tükenmişlik sendromu, aslında sadece yorgunluk değil; bir anlam kaybı ve bağlantının kopuşudur.
Peki, bu kaostan çıkış mümkün mü? Cevap, belki de Niğde’nin bin yıllık kadim sakinliğinde gizli.
Tükenmişliği yenmek için her zaman bavul toplayıp gitmek gerekmez. Zihnimizi, Niğde’nin o sarsılmaz ve vakur duruşuyla yeniden programlayabiliriz.
İşte bu yolda bize rehberlik edecek üç temel taş:
Aladağlar’ın Zirvesinden Bakmak: Zihinsel Mesafe
İşler üzerimize yığıldığında, sorunlar içinden çıkılmaz bir hal aldığında zihnimiz "dar bir tünele" girer.
Oysa Aladağlar’ın zirvesinden dünyaya bakmak, her şeyin ne kadar küçük olduğunu hatırlatır.
Tükenmişliğin ilacı, meselelere "yukarıdan" bakabilmektir.
Masanızda boğulurken gözlerinizi kapatıp kendinizi Bolkar Dağları’nın serinliğinde, Karagöl’ün kıyısında hayal edin.
O devasa dağların binlerce yıldır orada durduğunu ve üzerindeki fırtınaların sadece gelip geçici birer misafir olduğunu hatırlayın.
Sizin bugünkü kriziniz de tıpkı o fırtınalar gibi; geçecek, dağ ise baki kalacaktır.
Niğde Bağlarının Huzuru: Dijital Prangalardan Kurtulmak
Eskiden Niğde bağlarında gün batarken teknoloji değil, toprağın kokusu ve insanın iç sesi duyulurdu.
Bugün ise cebimizdeki ekranlar bizi dünyanın öbür ucundaki dertlere bağlarken, yanımızdaki huzurdan koparıyor.
Sürekli bildirim almak, beynimizi sürekli bir "tehdit" modunda tutuyor.
Ruhumuzu dinlendirmek için akşamları telefonumuzu başka bir odada bırakıp "Niğde Bağ Modu"na geçmeliyiz.
Erişilebilir olmamanın verdiği o lüksü kendimize tanıdığımızda, tükenen enerjimizin yeniden dolmaya başladığını göreceğiz.
Gümüşler Manastırı’nın Sabrı: Hız Hastalığına Veda
Tükenmişliğin en büyük tetikleyicisi, her şeyin "hemen şimdi" olması gerektiği yanılgısıdır.
Oysa Gümüşler Manastırı ve o eşsiz freskler, yüzyılların sabrıyla bugüne ulaştı.
Gümüşler’deki o meşhur "gülümseyen Meryem" freski gibi, hayatın karmaşasına karşı içsel bir sükunetle gülümseyebilmeliyiz.
Her e-posta ya da mesajı saniyesinde cevaplanmak, her iş hemen bitmek zorunda değil.
Bazı şeylerin olgunlaşması için zamana ihtiyacı vardır ve bu gecikme dünyanın sonu değildir.
Son Söz: Kendi İçimizdeki Niğde
Tükenmişlik bir kader değil, bir seçimdir. Hayat bazen bizi Niğde'den Kayseri'ye, Konya'ya ya da Adana'ya uzanan kara yolu gibi uzun ve monoton bir düzlüğe sürükleyebilir; ancak bu yolda ne zaman duracağımızı, ne zaman vites küçülteceğimizi biz seçeriz.
Unutmayın; bir makine bile aşırı ısındığında kendini korumaya alır. Siz de kendinize bu hakkı tanıyın.
Aladağlar kadar sağlam, Niğde bağları kadar huzurlu ve Gümüşler Manastırı kadar sabırlı bir hafta diliyorum.
Vesselam...
Eskiden mahalle kahvelerinde, kapı önü sohbetlerinde bir laf vardı: "Sabrın sonu selamettir."
Şimdilerde ise selameti değil, kıyameti arar gibiyiz.
Trafikte yanlışlıkla korna çalsan, markette ya da hastanede sıranın ucu azıcık karışsa, sosyal medyada bir fikre katılmasan ortalık birbirine giriyor.
Sanki herkesin cebinde pimi çekilmiş bir el bombası var; patlamak için bahane arıyoruz.
Peki, bize ne oldu da bu kadar "barut fıçısı" bir toplum haline geldik?
Her Şey "Işık Hızında" Olsun İstiyoruz
Eskiden mektup beklerdik günlerce, çayın demlenmesini beklerdik hakkıyla...
Şimdi internet iki saniye geç çekince telefona düşman oluyoruz.
Bu "hız çağı" bizi öyle bir hale getirdi ki, beklemeyi "zaman kaybı" değil, "hakaret" sanıyoruz.
Yemek hemen gelsin, para hemen gelsin, işler hemen bitsin...
E haliyle, insanın insana tahammülü de saniyelerle ölçülür oldu.
Sinirler Yay Gibi Gergin
Tabii çuvaldızı sadece kendimize batırmayalım.
Hayat kavgası, geçim derdi, akşam eve ekmek götürme telaşı derken sinir uçlarımız zaten açıkta kalıyor.
Otobüste ya da sokakta omuz atan adam aslında bize çarpmıyor; o günkü bütün yorgunluğuna, stresi üzerine yıkacak bir yer arıyor.
Ama unuttuğumuz bir şey var: Karşıdaki de bizimle aynı gemide. O da yorgun, o da dertli.
"Altta Kalmamak" Başımıza Bela Oldu
Bir de şu meşhur "Kendini ezdirmeme" meselesi var.
Artık nezaket göstermeyi, birine yol vermeyi, "Buyur kardeşim" demeyi "eziklik" sanıyoruz.
"O bana böyle yaptıysa ben ona daha beterini yaparım" kafası toplumu çürütüyor.
Oysa asıl güç, sinirlendiğinde frene basabilmektir.
Delikanlılık, kavga çıkarmakta değil, o kavgayı sükûnetle bitirebilmektedir.
Eskinin O Tatlı Huzuru Çok mu Uzakta?
Aslında çözüm çok basit ama uygulaması zor: Durmak...
Birine parlamadan önce derin bir nefes alıp "Değer mi?" diye sormak.
Klavye başına geçip birine hakaret yağdırmadan önce, o kişinin de bir annesi, çocuğu olduğunu hatırlamak.
Trafikte yol verince bir yerimiz eksilmez, aksine gönlümüz büyür; bunu fark etmek.
Birbirimizin gönlünü yıkmak bu kadar ucuz olmamalı. Sabır, ezilmek değil; insan kalma mücadelesidir.
Gelin, şu "Ya Sabır" kelimesini sadece dilde değil, kalpte de yeniden canlandıralım.
Unutmayalım, durup düşünüp kendimize çeki düzen vermezsek, bu tahammülsüzlük bizi birbirimize kırdırıp bitirecek.
Vesselam...
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte milyonlarca insanın aynı anda sokaklara döküldüğü, toplu ulaşım araçlarının hıncahınç dolduğu, korna seslerinin kuş seslerini bastırdığı o devasa mekanizmalarda yaşıyoruz.
Modern şehir, dışarıdan bakıldığında devasa bir kovanı andırıyor; herkes bir yerlere yetişiyor, herkes bir şeyler üretiyor, herkes "bağlantıda"...
Ancak bu hareketliliğin tam ortasında, sessiz ama derin bir kriz insanı kopuş büyüyor...
Omuz omuza yürüdüğümüz kaldırımlarda farkında mıyız bilmem ama aslında fersah fersah uzağız birbirimizden.
Fiziksel yakınlığımız arttıkça, ruhsal mesafelerimiz hiç olmadığı kadar açılıyor...
Şehir, bize tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar "anonimlik" vaat etti...
Bu başlangıçta özgürleştirici görünüyordu; kimsenin sizi tanımadığı bir yerde dilediğiniz gibi olabilirdiniz.
Ancak bu anonimlik, zamanla bir "görünmezlik zırhına" dönüştü.
Eskiden mahalle kültüründe bir selamın taşıdığı o koruyucu sıcaklık günden güne yerini "göz göze gelmeme çabasına" bıraktı.
Bugün asansörde karşılaştığımız komşumuzun yüzüne bakmak yerine telefonumuzun ekranına gömülüyorsak, bu sadece bir nezaket eksikliği değildir.
Bu, modern insanın kendine ördüğü bir savunma mekanizmasıdır.
Kalabalık, bir koruma kalkanı gibi görünse de aslında bireyi toplumdan soyutlanmaya iter.
Milyonların arasında kimsenin sizi gerçekten "görmediğini", düştüğünüzde kimsenin elinizi tutmayacağını bilmek, ıssız bir adada tek başına kalmaktan daha ağır bir yalnızlık hissi verir.
Bu duygusal boşluğu doldurmak için sığındığımız limanlar ise çoğu zaman yanıltıcıdır.
Elimizdeki o parlak ekranlar, bize binlerce "arkadaş" ve bitmek bilmeyen bir "etkileşim" sunuyor.
Ancak bu etkileşimlerin çoğu, susuzluğu deniz suyuyla gidermeye çalışmaya benziyor; içtikçe daha çok susatıyor.
Gerçek bir kucaklaşmanın veya bir dostun "yanındayım" demesinin yarattığı oksijenini, sosyal medya uygulamalarının bize sunduğu beğeni sayıları asla salgılatmıyor.
Hayatımızın sadece "vitrin" kısımlarını sergilediğini sosyal medya akışları birer galeriye dönüştü...
Kimse o mükemmel fotoğrafların arkasındaki mutfak dağınıklığını veya gece yarısı gelen anlamsız hüzünleri paylaşmıyor...
Aynı anda dijital bağlantı sayesinde yüzlerce kişiyle yazışırken, mutfakta tek başına çayını yudumlayan insan, modern çağın en trajik çelişkisidir.
Bu durum, toplumsal dokuda bir "duygusal çözülme" yaratıyor. Başkasının acısına, sevincine veya varlığına karşı duyarsızlaşan birey, kalabalık içinde kendine ait küçük bir ada inşa ediyor.
Ancak o adanın etrafındaki sular yükseldikçe, kurtuluşu yine o hor gördüğü "diğerlerinde" aramak zorunda kalacağını unutuyor.
Peki, bu insani kopuş bir kader mi ya da bunu yaşamak zorunda mıyız?
Tabiki hayır...
Şehrin mekanik hızına direnmek ve yeniden "insan" kalabilmek için büyük devrimlere gerek yok.
Çözüm, mikro-temaslarda ve farkındalıkta saklı...
Her gün geçtiğiniz yol üzerindeki bir ağaca, sokaktaki bir kediye veya her sabah gazete aldığınız o adama gerçekten bakmak.
Onların varlığını onaylamak yani onları görünür kılmak kendi varlığınızı da onaylamaktır.
Şehrin bizi içine çektiği o bitmek bilmeyen "bir sonraki şeye yetişme" telaşından sıyrılmak ve bazen sadece ama sadece durmak, nefes almak ve çevredeki uğultunun içindeki insan seslerini ayrıştırmak gerekiyor...
Emojilerin ardına gizlenmeden, sesimizin tonuyla, gözlerimizin ışığıyla kurulan o eski usul gerçek sohbetlere dönmenin zamanı gelmedi mi?
Birine "nasılsın?" diye sorduğumuzda, cevabı gerçekten duymak için beklemek gerekiyor...
Şehirleri binalar, yollar ya da karmaşık altyapılar değil; o binaların içindeki anilar ve o yollarda yürüyen insanların birbirine değen hikayeleri yaşatır.
Kalabalıklar içinde kaybolmak kolaydır; cesaret isteyen, o kalabalığın içinde birine elini uzatıp "seni görüyorum ve burada olduğunu biliyorum" diyebilmektir.
Beton yığınlarının arasında ruhlarımızın nefes alabileceği boşluklar açmak zorundayız.
Aksi takdirde, milyonlarca insanın bir arada olduğu ama kimsenin kimseyi tanımadığı devasa bir "yalnızlar mezarlığında" yaşamaya devam edeceğiz.
Modern Çağın "Kolektif Cinneti" ve Tevekkülün İyileştirici Gücü
Günümüz toplumunda sokağa çıktığınızda, bir toplu taşıma aracına bindiğinizde ya da dijital dünyanın gürültüsüne daldığınızda tek bir ortak duyguyla karşılaşıyorsunuz: Gerginlik.
Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor, herkes bir şeylerden şikâyetçi ve herkes "en iyisi" olma yarışında nefes nefese kalmış durumda.
Modern dünya bize "huzur bahçeleri" vaat ederken, aslında bizi devasa bir stres laboratuvarına hapsetti.
Oysa Kur'an-ı Kerim, bu tablonun aslında bir sürpriz olmadığını binlerce yıl öncesinden haber veriyordu:
“Andolsun ki sizi biraz korku, biraz açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz…” (Bakara, 155)
Bugün yaşadığımız toplumsal stres, tam da bu ayetin işaret ettiği "eksiltmelerin" kalbimizdeki yankısıdır.
Başarı Putu ve Kalbin Daralması
Toplum olarak içine düştüğümüz en büyük yanılgı, kontrolün tamamen bizim elimizde olduğunu sanmamızdır.
Modern sistem bize "istersen her şeyi başarırsın" yalanını satıyor. Bu yanılsama, başaramadığımızda bizi derin bir suçluluk ve stres kuyusuna itiyor.
Toplum için stres, bir düşman değil; "gerçek sahibin" kim olduğunu unuttuğumuzda çalan bir alarm zilidir.
İş hayatının acımasız rekabeti, sosyal medyadaki sahte mükemmellik arayışı ve bitmek bilmeyen tüketim arzusu kalplerimizi daraltıyor. Oysa kalplerin gerçek ilacı bellidir:
“Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 28)
Bir Pusula Olarak Toplumsal Kaygı
Bugün artan tahammülsüzlük ve ruhsal yorgunluk; toplumun dengesini kaybettiğini haber veren ilahi birer pusuladır.
Bizi birbirimize kırdıran bu stres; aslında manevi bir "uyandırma çağrısıdır."
İnsanlık, her şeye güç yetiremeyeceğini anladığı an ferahlayacaktır.
Strese stres yaşatmak, sistemin bize dayattığı "daha fazlasına sahip ol" baskısına, "Hasbünallah" (Allah bize yeter) zırhıyla cevap vermektir.
Çıkış Yolu: Manevi Bir Restorasyon
Peki, bu toplumsal buhrandan nasıl çıkılır?
Acziyeti Kabul Etmek: Her şeye yetişemeyeceğimizi ve her yükü taşıyamayacağımızı idrak etmeliyiz. "Hayır" diyebilmek, bir acizlik değil; bir sınır çizme ve emaneti koruma sanatıdır.
Sadeleşme ve Emanet Bilinci: Bedenimiz ruha, ailemiz bize, dünya ise hepimize emanet. Bu bilinç, hırsın getirdiği stresi, huzurun getirdiği berekete dönüştürür.
Merhamet Odaklı Bağlar: Birbirimizin kurdu değil, yurdu olmalıyız. Paylaşılmış bir tebessüm, dijital dünyanın soğuk stresine karşı en güçlü panzehirdir.
Mevlânâ’nın dediği gibi: “Sen düşünceden ibaretsin. Gül düşünürsen gülistan olursun; diken düşünürsen dikenlik…” Stres, Rabbimizin topluma sessizce fısıldadığı o can alıcı sorudur: “Merkezinize dünyayı mı aldınız, yoksa Beni mi?”
Günün Muhasebesi
Kontrol edemediğin şeyler için üzülmek mi seni yoruyor, yoksa kontrolün zaten Sende olmadığını unutmak mı?
Bugün yaşadığın stresin hangisi bir "uyarı", hangisi sadece bir "kuruntu"?
Vesselam...
Eskiden “İnsan ne yerse odur” denirdi. Bugün bu cümleyi güncellemek gerekiyor: İnsan ne izliyorsa, neye maruz kalıyorsa ona dönüşüyor.
Bunu anlamak için akademik raporlara, uzun istatistiklere gerek yok. Bir kahvehaneye girin, bir apartman asansöründe iki gencin konuşmasına kulak verin ya da akşam saatlerinde bir evin salonuna bakın. Medyanın dili ve ahlakı nasıl dönüştürdüğü, bütün çıplaklığıyla oradadır.
Kelimeler Nasıl Kayboluyor?
Bir zamanlar insanlar derdini “üzgünüm”, “kırıldım”, “endişeliyim” diyerek anlatırdı. Bugün bu duyguların yerini tek kelimelik tepkiler aldı:
“Boş yapma.”
“Abartma.”
Utandırıcı, iğrenç anlamına gelen "Cringe”
Sosyal medyada izlenen videolar, tüketilen diziler, tartışma programları; düşünmeyi değil, refleks göstermeyi öğretiyor.
Karmaşık bir mesele karşısında durup düşünmek yerine, hazır kalıplarla konuşan bir dil yayılıyor.
Sonuç ortada: Kelime dağarcığı daralan birey, meseleyi de daraltıyor. Tartışmalar derinleşmiyor, sertleşiyor.
Nezaketin Günlük Hayattaki Çöküşü
Toplu taşımada birinin omuz atıp özür dilemediğine, trafikte camdan cama edilen küfürlere, sosyal medyada tanımadığı insanlara edilen hakaretlere bakın.
Bu hoyratlığın kaynağı sadece “kişisel kabalık” değil. Televizyonda izlenen tartışma programlarında bağıran kazanıyor.
Dizilerde en çok alkışlanan karakter, en sert olan. Sosyal medyada en çok etkileşim alan içerik, en kışkırtıcı olan. Medya, ölçülü olmayı değil, saldırgan olmayı ödüllendiriyor. Sokak da bunu taklit ediyor.
Nezaket artık erdem değil, “eziklik” olarak etiketleniyor.
Mahremiyetin Teşhiri: Evin İçi Artık Meydan Yeri
Gündüz kuşağı programlarını açın. Aile içi kavgalar, cinayetler, çocukların anne babasıyla yaşadığı en özel sorunlar milyonların önünde tartışılıyor.
Eskiden komşudan gizlenen meseleler, bugün stüdyo ışıkları altında reyting malzemesi.
Bu görüntülere alışan toplum, zamanla şuna ikna ediliyor: “Özel olan diye bir şey yok.”
Sonra bir bakıyorsunuz; insanlar sosyal medyada çocuklarının ağladığı anı, yaşlı anne babasının çaresizliğini, kendi en kırılgan hâllerini hiç düşünmeden paylaşıyor. Mahremiyet, değer olmaktan çıkıp içerik hâline geliyor.
Başarı Algısı Sokakta Nasıl Değişti?
Bir gence “Nasıl başarılı olunur?” diye sorun. Eskiden verilen cevaplar belliydi: okumak, çalışmak, meslek sahibi olmak.
Bugün ise cevaplar daha kısa ve daha tehlikeli:
“Fenomen olmak.”
“Bir şekilde tutturmak.”
“Viral olmak.”
Medya, emekle kazanılan başarıyı sıkıcı; hızlı parayı, gösterişli hayatları cazip gösteriyor. Dizilerde dürüst karakterler kaybediyor, kurnaz olanlar yükseliyor. Bu mesaj, özellikle genç zihinlerde ahlak ile başarı arasındaki bağı koparıyor.
Şiddetin Normalleştiği Anlar
Akşam haberlerini izleyin: cinayet görüntüleri, kavga videoları, linç sahneleri. Ardından bir dizi açılıyor; yine silahlar, yine intikam, yine güç gösterisi.
Bütün bunlar art arda geldiğinde şiddet, olağan bir dekor gibi algılanmaya başlıyor.
“Bu kadar olay varsa demek ki normal” düşüncesi sessizce yerleşiyor. Empati köreliyor. Güç, haklılıkla karıştırılıyor.
Son Söz: Kumanda Hâlâ Bizde mi?
Medya bu dönüşümü tek başına yapmıyor. Biz izledikçe, paylaştıkça, alkışladıkça bu düzen güçleniyor.
Ama kumanda hâlâ bizim elimizde.
Ne izlediğimiz, neye güldüğümüz, neyi normal saydığımız; dilimizi de ahlakımızı da belirliyor.
Kelimelerimizi korumazsak düşüncemizi, ahlakımızı korumazsak geleceğimizi kaybederiz.
Bu yüzden mesele sadece medya meselesi değil.
Bu, insan olarak kalma meselesidir.
Şimdi konuyu biraz da Niğde'de yaşanan örnek olaylara göre değerlendirelim;
Niğde’de akşamüstü;
Bor yolu üzerindeki çay ocağında ya da kahvehanede televizyon açık. Ekranda bir tartışma programı; herkes aynı anda konuşuyor, sesler yükseliyor, kimse kimseyi dinlemiyor. İşletmeci, kumandayla televizyonun sesini kısıyor ama ekrandaki gerginlik mekândan eksilmiyor. Masadaki sohbet de çok geçmeden aynı dile bürünüyor. Birkaç dakika içinde sesler yükseliyor, cümleler kısalıyor, sabır gittikçe azalıyor.
Niğde’de de, İstanbul’da da geçerli olan gerçek şu: Toplum ne izliyorsa, neye maruz kalıyorsa ona dönüşüyor.
Niğde merkezde bir lise çıkışı;
Gençlerin konuşmasına kulak verelim. Cümleler kısa, kelimeler az, ton sert. Duygular anlatılmıyor; etiketleniyor.
“Boş”,
“cringe”,
“saçma”… Hepsi bu.
Oysa aynı sokakta, biraz ileride bir bankta oturan yaşlılar hâlâ başka bir dil konuşuyor. Daha uzun cümleler, daha yavaş bir tempo, daha fazla anlam. Dede ile torun aynı kelimeleri kullanıyor ama aynı dili konuşmuyor.
Niğde Devlet Hastanesinin herhangi bir poliklinik önünde sabah saatleri;
Sıra tartışması çıkıyor. Kimse kimseye “buyurun” demiyor. Herkes haklı, herkes gergin. Bir anda yükselen sesler, ağır sözler…
Bu sertliğin kaynağı sadece günlük stres değil. Akşamları izlenen dizilerde sorunlar bağırarak çözülüyor.
Niğde’de birçok evde ya da işyerinde öğle saatlerinde televizyon açık;
Gündüz kuşağı programlarında aile içi kavgalar, gelin-kaynana hesaplaşmaları, özel hayatlar teşhir ediliyor.
Perde arkasında kalması gerekenler, stüdyo ışıkları altında tartışılıyor.
Bu görüntülere alışan bir toplum için mahremiyet artık korunacak bir değer değil.
Sonra sosyal medyada Niğde’den bir video düşüyor: bir aile kavgası, bir sokak tartışması, bir çocuğun ağlama anı… Kimse “bunu paylaşmalı mıyım?” diye sormuyor.
Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi çevresinde bir kafede gençler konuşuyor; Gelecek planları sorulduğunda cevaplar net:
“Bir şekilde tutmak.”
“Takipçi kasmak.”
“İnşallah viral olur.”
Televizyonda izlenen hayatlar, sosyal medyada parlatılan hikâyeler; emekle kazanılan başarıyı sıradan, hızlı yükselişi cazip gösteriyor. Ahlak, bu yarışta gereksiz bir yük gibi algılanıyor.
Televizyonda yayımlanan akşam haberleri;
Niğde’de yaşanan bir kavga ya da cinayet görüntüsü defalarca dönüyor. Ardından ulusal kanalda bir dizi başlıyor; yine silahlar, yine hesaplaşma...
Şiddet, ekranda sıradanlaştıkça sokakta da yabancı olmaktan çıkıyor.
Niğde küçük bir şehir olabilir. Ama medyanın etkisi burada da büyük. Çünkü ekran aynı ekran, dil aynı dil, mesaj aynı.
Ne izlediğimiz, neyi alkışladığımız, neyi normal saydığımız; Niğde’nin de dilini, ahlakını ve yarınını belirliyor.
Medeniyete ev sahipliği yapmış Kapadokyanın başkenti olan Niğde şehrinin insanları, kelimelerini kaybederse, hafızasını; ahlakını kaybederse, geleceğini yitirir...
Vesselam…
Yazının DevamıTürkiye’de medya artık yalnızca haber veren bir araç değil; düşünme biçimimizi, konuşma dilimizi ve hatta birbirimize bakışımızı şekillendiren güçlü bir aktör haline gelmiştir.
Sabah açılan televizyon, gün boyu elimizden düşmeyen telefonlar ve geceleri zihnimizi işgal eden sosyal medya akışları…
Hepsi, ne yazık ki toplumsal hafızamızın görünmez editörleri hâline gelmiş durumda...
Medya bir aynadır denir. Ancak Türkiye’de bu ayna çoğu zaman ya buğuludur ya da bilinçli olarak eğilip bükülmüştür.
Gerçekler olduğu gibi değil, “işimize geldiği gibi” yansıtılır.
Bir olay, farklı kanallarda bambaşka hikâyelere dönüşür; aynı gerçek, bir ekranda kahramanlık, diğerinde ihanet olarak sunulur.
Böylece toplum, hakikati aramak yerine kendi mahallesinin ekranına inanmayı seçer.
Bu tercihin bedeli ağırdır. Çünkü medya dili sertleştikçe toplum da sertleşir.
Tartışma kültürü yerini bağırmaya, eleştiri yerini linçe bırakır. Ekranlarda kurulan “biz ve onlar” dili, sokakta da karşılığını bulur.
Komşulukta mesafe artar, ortak acılarda bile ortak bir dil kurmak zorlaşır. Medya, birleştirmesi gerekirken ayrıştıran bir megafona dönüşür.
Bu tabloyu yalnızca büyük şehirlerin ekranlarından okumak ise eksik bir okuma olur. Türkiye’nin asıl nabzı, Niğde gibi Anadolu şehirlerinde atar.
Ancak ne yazık ki bu şehirlerin sesi, ulusal medyada çoğu zaman ya hiç duyulmaz ya da bir “olay” yaşandığında kısa bir alt yazıya sıkıştırılır.
Niğde, çoğu zaman ancak bir istatistikte, bir trafik kazası haberinde ya da mevsimlik tarım görüntüsünde hatırlanır.
Oysa Niğde; gençlerin gelecek kaygısını, çiftçinin toprağa tutunma mücadelesini, esnafın ayakta kalma çabasını ve sessiz bir sabrı içinde taşır.
Yerel medya burada hayati bir rol oynar. Ancak yerel basın, ekonomik baskılar ve görünmezlik duvarı arasında sıkışmış durumdadır.
Ne yeterince desteklenir ne de ciddiye alınır. Böyle olunca Niğde’nin gerçek sorunları, gündelik hayatın içinden süzülen hikâyeleri ve toplumsal hafızası kayıt altına alınamaz.
Medya sustukça şehir de susar; şehir sustukça merkez, taşrayı “sorunsuz” zanneder.
Sosyal medya ise bu sessizliği kırmak için bir fırsat gibi görünse de çoğu zaman yüzeysel bir vitrine dönüşür.
Gerçek sorunlar yerine temsili görüntüler, derinlikli tartışmalar yerine anlık tepkiler dolaşıma girer. Niğde de bu dijital kalabalıkta ya görünmez olur ya da birkaç klişeyle anılır.
Oysa medya, bir toplumun vicdanıdır. Gazetecilik; sadece olanı aktarmak değil, olanın arka planını sorgulamak, güçlünün karşısında durabilmek ve sesi duyulmayanı görünür kılmaktır.
Niğde gibi şehirlerin hikâyesi anlatılmadan Türkiye’nin hikâyesi tamamlanmış sayılmaz.
Bu noktada sorumluluk yalnızca medyada değildir. İzleyici de, okur da, kullanıcı da bu düzenin bir parçasıdır.
Ne izlediğimiz, neyi paylaştığımız, hangi dile alkış tuttuğumuz; medyanın yönünü belirler.
Talep edilen şey yüzeysellikse, sunulan da yüzeysellik olur. Öfke prim yapıyorsa, sağduyu geri plana itilir.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Medya bizi mi yansıtıyor, yoksa biz mi medyaya dönüşüyoruz?
Eğer ekrandaki dili normalleştiriyorsak, yarın aynaya baktığımızda gördüğümüz toplum da ondan çok farklı olmayacaktır.
Medya, Türk toplumunun kaderi değildir; ama kaderini etkileyen güçlü bir aktördür.
Onu dönüştürmek, önce dili yumuşatmakla, sonra hakikati savunmakla mümkündür.
Çünkü sağlıklı bir toplum, ancak Niğde’den tüm Türkiye'ye uzanan sağlıklı bir medya ikliminde nefes alabilir.
Vesselam...