Türkiye’de medya artık yalnızca haber veren bir araç değil; düşünme biçimimizi, konuşma dilimizi ve hatta birbirimize bakışımızı şekillendiren güçlü bir aktör haline gelmiştir.
Sabah açılan televizyon, gün boyu elimizden düşmeyen telefonlar ve geceleri zihnimizi işgal eden sosyal medya akışları…
Hepsi, ne yazık ki toplumsal hafızamızın görünmez editörleri hâline gelmiş durumda...
Medya bir aynadır denir. Ancak Türkiye’de bu ayna çoğu zaman ya buğuludur ya da bilinçli olarak eğilip bükülmüştür.
Gerçekler olduğu gibi değil, “işimize geldiği gibi” yansıtılır.
Bir olay, farklı kanallarda bambaşka hikâyelere dönüşür; aynı gerçek, bir ekranda kahramanlık, diğerinde ihanet olarak sunulur.
Böylece toplum, hakikati aramak yerine kendi mahallesinin ekranına inanmayı seçer.
Bu tercihin bedeli ağırdır. Çünkü medya dili sertleştikçe toplum da sertleşir.
Tartışma kültürü yerini bağırmaya, eleştiri yerini linçe bırakır. Ekranlarda kurulan “biz ve onlar” dili, sokakta da karşılığını bulur.
Komşulukta mesafe artar, ortak acılarda bile ortak bir dil kurmak zorlaşır. Medya, birleştirmesi gerekirken ayrıştıran bir megafona dönüşür.
Bu tabloyu yalnızca büyük şehirlerin ekranlarından okumak ise eksik bir okuma olur. Türkiye’nin asıl nabzı, Niğde gibi Anadolu şehirlerinde atar.
Ancak ne yazık ki bu şehirlerin sesi, ulusal medyada çoğu zaman ya hiç duyulmaz ya da bir “olay” yaşandığında kısa bir alt yazıya sıkıştırılır.
Niğde, çoğu zaman ancak bir istatistikte, bir trafik kazası haberinde ya da mevsimlik tarım görüntüsünde hatırlanır.
Oysa Niğde; gençlerin gelecek kaygısını, çiftçinin toprağa tutunma mücadelesini, esnafın ayakta kalma çabasını ve sessiz bir sabrı içinde taşır.
Yerel medya burada hayati bir rol oynar. Ancak yerel basın, ekonomik baskılar ve görünmezlik duvarı arasında sıkışmış durumdadır.
Ne yeterince desteklenir ne de ciddiye alınır. Böyle olunca Niğde’nin gerçek sorunları, gündelik hayatın içinden süzülen hikâyeleri ve toplumsal hafızası kayıt altına alınamaz.
Medya sustukça şehir de susar; şehir sustukça merkez, taşrayı “sorunsuz” zanneder.
Sosyal medya ise bu sessizliği kırmak için bir fırsat gibi görünse de çoğu zaman yüzeysel bir vitrine dönüşür.
Gerçek sorunlar yerine temsili görüntüler, derinlikli tartışmalar yerine anlık tepkiler dolaşıma girer. Niğde de bu dijital kalabalıkta ya görünmez olur ya da birkaç klişeyle anılır.
Oysa medya, bir toplumun vicdanıdır. Gazetecilik; sadece olanı aktarmak değil, olanın arka planını sorgulamak, güçlünün karşısında durabilmek ve sesi duyulmayanı görünür kılmaktır.
Niğde gibi şehirlerin hikâyesi anlatılmadan Türkiye’nin hikâyesi tamamlanmış sayılmaz.
Bu noktada sorumluluk yalnızca medyada değildir. İzleyici de, okur da, kullanıcı da bu düzenin bir parçasıdır.
Ne izlediğimiz, neyi paylaştığımız, hangi dile alkış tuttuğumuz; medyanın yönünü belirler.
Talep edilen şey yüzeysellikse, sunulan da yüzeysellik olur. Öfke prim yapıyorsa, sağduyu geri plana itilir.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Medya bizi mi yansıtıyor, yoksa biz mi medyaya dönüşüyoruz?
Eğer ekrandaki dili normalleştiriyorsak, yarın aynaya baktığımızda gördüğümüz toplum da ondan çok farklı olmayacaktır.
Medya, Türk toplumunun kaderi değildir; ama kaderini etkileyen güçlü bir aktördür.
Onu dönüştürmek, önce dili yumuşatmakla, sonra hakikati savunmakla mümkündür.
Çünkü sağlıklı bir toplum, ancak Niğde’den tüm Türkiye'ye uzanan sağlıklı bir medya ikliminde nefes alabilir.
Vesselam...
Zamanın her şeyi iyileştirdiğine dair o meşhur teselli, 6 Şubat söz konusu olduğunda hükmünü yitiriyor.
Çünkü biz o gece sadece şehirlerimizi değil, ruhumuzun bir parçasını da o beton yığınlarının altında bıraktık.
Ancak bugün, o derin sızının yanına bir şeyi daha koyma vakti: Yeniden ayağa kalkmanın, birbirimize tutunmanın ve o kapkara geceden doğan güneşin umudunu...
Bazı anlar vardır, tüm bir ömrü "öncesi" ve "sonrası" diye ikiye böler. Bizim için o sınır çizgisi, saatlerin 04.17’de donup kaldığı o zifiri karanlıktır.
Hatay’ın asırlık sokaklarının sustuğu, Maraş’ın kalbinin durduğu, Adıyaman’ın sessizliğe büründüğü o an, aslında hepimizin ortak evi yıkıldı.
O gece yağan kar sadece sokakları değil, çaresizliğimizi de örttü.
"Sesimi duyan var mı?" feryadı, sadece enkaz altından gelen bir yardım çağrısı değil; bir milletin varlık yokluk mücadelesinin, "Buradayım, seninleyim" diyen kardeşliğinin en acı nidasıydı.
Aradan geçen üç yıla rağmen, kaybettiğimiz elli binden fazla canın her birinin hikayesi hala taze.
Yarım kalmış bir kahvaltı sofrası, duvarda asılı kalan bir okul önlüğü, hiç gidilememiş o son buluşma...
Enkazın altından çıkarılamayan sadece bedenler değildi; koca bir kuşağın hayalleriydi.
Ama tam o bitti dediğimiz noktada, insanlık onurunun en saf haliyle karşılaştık.
Ankara'dan, İstanbul’dan, İzmir’den; Türkiye’nin ve dünyanın her köşesinden uzanan o nasırlı eller, bize bir şeyi hatırlattı: Biz bir binanın kolonları gibi değil, bir bedenin damarları gibi birbirimize bağlıyız.
O zor günlerde bir ekmeği bölüşen, kendi evladından önce komşusunun çocuğuna battaniye arayan o büyük ruh, bugün şehirlerimizi yeniden inşa eden asıl harçtır.
Binalar dikilir, yollar yapılır, köprüler kurulur; ama asıl mucize, birbirimizin kırılan kalplerini onarabilmiş olmamızdır.
Bugün deprem bölgesine baktığımızda, sadece beton mikserlerini değil, okul yolundaki çocukların neşesini görüyoruz.
Toz bulutlarının dağıldığı yerlerde şimdi yeni umutlar boy veriyor.
Hatay’da yeniden çiçek açan zeytin ağaçları, Maraş’ta tüten ocaklar, Malatya’da yeniden canlanan çarşılar bize şunu fısıldıyor: Hayat, ölümden daha güçlüdür.
Ancak umutlu olmak, unutmak demek değildir. Aksine, umudumuzu diri tutan şey hatırlamaktır.
O geceyi hatırlayarak daha güvenli binalar kuracağız. O acıyı hatırlayarak bilimi ve aklı baş tacı edeceğiz.
Kaybettiğimiz canlara olan borcumuzu, bu ülkenin çocuklarına depremden korkmayacakları bir gelecek bırakarak ödeyeceğiz.
Bizim umudumuz; pollyannacı bir iyimserlik değil, enkazın tozunu yutmuş, acıyla pişmiş ve küllerinden yeniden doğmayı öğrenmiş bir milletin sarsılmaz iradesidir.
Bu akşam başınızı kaldırıp gökyüzüne bakın. Orada, 6 Şubat gecesi sönen binlerce canımız şimdi birer yıldız gibi parlıyor.
Onlar bize yukarıdan bakarken, biz aşağıda onların yarım kalan hayallerini tamamlamak için yaşıyoruz.
Acımız ne kadar büyükse, birliğimiz de o kadar sarsılmaz.
Biz, en zor kışların ardından en güzel baharları getirmeyi bilen bir medeniyetin evlatlarıyız.
Gidenlerimizin aziz hatırası önünde saygıyla eğilirken, geride kalanlara ve bu toprakları yeniden vatan kılanlara bin selam olsun.
Yazının Devamıİnsanlık tarihi boyunca pek çok devrimden geçtik. Ateşi bulduk, tekerleği döndürdük, buharın gücüyle dünyayı küçülttük.
Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz "Yapay Zekâ Devrimi", öncekilerden çok farklı bir yerde duruyor.
Çünkü bu kez sadece kas gücümüzü veya hızımızı değil; en mahrem kalemiz olan "zihnimizi" ve "yaratıcılığımızı" bir teknolojiyle paylaşıyoruz.
Algoritmaların her geçen gün biraz daha "insansı"laştığı bu yeni dünyada, bizler acaba biraz daha mı "mekanik"leşiyoruz?
Kusursuzluğun Dayatması ve Hata Yapma Lüksü
Yapay zekâ sistemleri, milyonlarca kütüphaneyi saniyeler içinde tarayıp bize "en doğru" cevabı verebiliyor.
Hata payı her geçen gün azalıyor. Ancak insanı tanımlayan şey, aslında onun yanılabilirliğidir.
Bir ressamın tuvaline yanlışlıkla düşen bir boya damlasının yarattığı o eşsiz estetiği veya bir müzisyenin sesindeki o titremeyi hangi algoritma "planlayabilir"?
Makineler kusursuzluğu hedefler, insan ise anlamı yani manayı...
Bugün dijital dünyada sürekli mükemmel görünmeye, hatasız çalışmaya ve her an verimli olmaya zorlanıyoruz.
Oysa insan kalabilmek; yorulabilmeyi, durup boşluğa bakmayı ve "verimsiz" ama huzurlu anlar yaşamayı savunmaktır.
Eğer biz de bir makine gibi sürekli çıktı odaklı yaşarsak, yapay zekâdan bir farkımız kalmaz.
Algoritmaların Aşamadığı Eşik: Vicdan
Bir yapay zekâya etik kurallar öğretebilirsiniz. Ona "yalan söyleme" veya "zarar verme" komutu verebilirsiniz.
Ancak ona "vicdan azabı" çekmeyi öğretemezsiniz...
Vicdan, kodlanabilir bir komut dizisi değil, yaşanmışlıkların ve empati yeteneğinin bir süzgecidir.
Sosyal konularda karar verirken yapay zekâ en istatistiksel ve mantıklı olanı seçer. Fakat insan bazen "mantıksız" olanı, sadece kalbi öyle fısıldadığı için seçer.
Bir yabancıya karşılıksız yardım etmek, birinin gözyaşını dindirmek için zamanından feragat etmek...
Bunlar matematiksel bir denklemle açıklanamaz. İnsan kalabilmek, verilerin ötesindeki o sessiz çığlığı duyabilmektir.
Bilgi Dağarcığından Bilgelik Yoluna
Bilgiye ulaşmak artık çocuk oyuncağı... Hatta çoğumuzun çocuğu bu işi bizden daha iyi yapıyor.
Cebimizdeki cihazlar dünyanın tüm kütüphanelerinden daha fazlasını biliyor.
Ancak bilgi (enformasyon) ile bilgelik (hikmet) arasındaki fark, tam da yapay zekâ ile insan arasındaki sınırdır.
Yapay zekâ bilir, ama insan anlar...
Bilgi, bir şeyin ne olduğunu söylemektir; bilgelik ise o şeyin neden önemli olduğunu ve hayatımıza nasıl dokunacağını idrak etmektir.
Genç kuşakların "bilgi hamalı" olmaktan ziyade, bu bilgiyi ahlak ve derinlik süzgecinden geçiren "bilgelik arayışçıları" olması gerekiyor.
Ekranların hipnozundan çıkıp bir dostun gözlerinin içine bakarak kurulan o derin bağ, hiçbir "mesajlaşma ya da chat" kutusuna sığmayacak kadar değerlidir.
Sonuç: Yarının İnsanı
Teknoloji bir düşman değil, bir araçtır. Ancak bu aracın şoför koltuğunda kimin oturduğu hayati önem taşır...
Yapay zekâ çağında insan kalmak; daha fazla teknik bilgi öğrenmekten çok, ruhsal kapasitemizi genişletmekle ilgilidir.
Şiiri sadece okumak değil, o dizelerdeki hüznü iliklerinde hissetmektir.
Bir yaprak düştüğünde sadece fizik kurallarını değil, mevsimin geçiciliğini ve hayatın döngüsünü düşünmektir.
Gelecek, makinelerin ne kadar akıllı olacağıyla değil, bizim ne kadar "insan" kalacağımızla şekillenecek.
Unutmayalım; dünya verilerle değil, değerlerle güzelleşir.
Yazıyı bitirirken kendimize şu soruyu sormaya ne dersiniz? Bugün, bir algoritmanın yapamayacağı ne yaptınız?
Birine gerçekten dokunabildiniz mi, yoksa sadece bir ekranın soğuk camına mı dokundunuz?
Eğer bugün telefonunuz ve bilgisayarınız olmasaydı, geriye kalan 'siz' kim olurdunuz?"
Bugün, gün boyu karşınıza çıkan bir sorunda "en mantıklı" olanı değil, "en insani" olanı seçin.
Birine beklenmedik bir nezaket gösterin, bir çiçeğin kokusunu gerçekten içinize çekin veya sadece sessizliğin tadını çıkarın.
Unutmayın; yapay zekâ her şeyi kopyalayabilir ama sizin "an" içindeki o biricik varlığınızı asla taklit edemez.
Vesselam...
Modern çağın en büyük yanılgılarından biri, eğitimi bir "etiket biriktirme süreci" sanmamızdır.
Çocuklarımızı daha yürümeye başladıkları andan itibaren, sonu gelmez bir rekabetin, bitmek bilmeyen sınav maratonlarının ve "en iyi" olma baskısının içine hapsediyoruz.
Onlara sürekli bir yarışta olduklarını, bu yarışın sonunda alacakları o yaldızlı kağıt parçasının —yani diplomanın— hayatın tüm kapılarını açacak sihirli bir anahtar olduğunu fısıldıyoruz.
Ancak hayatın sert gerçekliğiyle karşılaştığımızda görüyoruz ki; anahtar kapıyı açsa bile, içerideki odada nasıl davranacağınızı belirleyen şey diploma değil, karakterdir.
Bugün eğitim sistemimiz, ne yazık ki "insan yetiştirmekten" ziyade "iş gücü yetiştirmeye" odaklanmış durumda.
Gençlerimizi birer bilgi işleme birimi gibi görüyor, onları formüllerle, tarihlerle ve teorilerle dolduruyoruz.
Ancak bu süreçte sormayı unuttuğumuz hayati bir soru var: Bu gençler, aldıkları bilgiyi hangi ahlaki zemin üzerine inşa edecekler?
Bir doktorun teşhis koyma becerisi diplomayla belgelenebilir; fakat hastasına duyduğu şefkat, etik ilkelere bağlılığı ve insan hayatına verdiği değer hiçbir sınavla ölçülemez.
Keza bir mimarın çizdiği projenin sağlamlığı teknik bir konudur; ancak o projenin doğaya zarar vermemesi, kâr hırsının önüne kamu yararını koyması tamamen bir vicdan meselesidir.
Biz toplumu diplomalarla ayakta tutabileceğimizi sanıyoruz, oysa toplumu ayakta tutan şey güven, dürüstlük ve liyakat gibi diploma dışı unsurlardır.
Yapay Zeka Çağında "İnsan" Kalabilmek
İçinde bulunduğumuz teknoloji devriminde, teknik bilgi artık her zamankinden daha "ucuz" ve ulaşılabilir.
Yapay zekanın karmaşık kodları yazdığı, hukuki metinleri analiz ettiği ve tıbbi verileri süzdüğü bir dünyada; insanı makinadan ayıran tek bir sığınak kaldıysa da bu da duygusal zeka ve ahlaki pusuladır.
Eğer biz eğitimi sadece bilgi aktarımı olarak görürsek, gelecekte robotlarla rekabet edemeyen, ruhu boşalmış nesillerle baş başa kalırız.
Oysa ihtiyacımız olan; eleştirel düşünebilen, adaletsizlik karşısında susmayan, empati yeteneği gelişmiş ve "başkası için de" bir şeyler yapabilme erdemine sahip bireylerdir.
Diplomanın üzerine sinmiş olan o kibirli "başarı" kokusu, ancak tevazu ve hizmet aşkıyla birleştiğinde gerçek bir anlama kavuşur.
"Bir ulusun asıl gücü, diplomalarının çokluğunda değil; o diplomaları taşıyan ellerin temizliğindedir."
Eğitimi sadece sınıflara, sıralara ve test kitapçıklarına hapsetmekten vazgeçmenin zamanı gelmedi mi sizce?
Gerçek eğitim; kantinde paylaşılan bir lokmada, bir arkadaşının başarısını alkışlayabilmekte, toplu taşımada gösterilen nezakette ve haksız bir kazancı elinin tersiyle itebilmektedir.
Aileler olarak çocuklarımıza "Kaç puan aldın?" sorusundan önce, "Bugün kime bir iyiliğin dokundu?" ya da "Bugün dürüstlükten ödün verdin mi?" sorularını yöneltmeliyiz.
Sonuç olarak; diploma sadece bir kapı giriş kartıdır. İçeride nasıl bir iz bırakacağınız, o kartın rengiyle değil, sizin insanlığınızın rengiyle ilgilidir.
Geleceği kurtaracak olan şey, duvarları süsleyen çerçeveli sertifikalar, diplomalar değil; o belgelerin arkasında duran, eğilip bükülmeyen, onurlu ve vicdanlı insan duruşu olacaktır.
Gelin, çocuklarımıza sadece "ne olmaları" gerektiğini değil, "nasıl bir insan" olmaları gerektiğini de öğretelim.
Çünkü dünya, çok bilenlerden ziyade, iyi olanların omuzlarında yükselecektir.
Vesselam...
Sabah alarm çaldığında hissedilen o ağır taş kütlesi, sadece uykusuzlukla açıklanabilir mi?
Ya da bitmek bilmeyen toplantıların, cevapsız kalan e-postaların ve her ayın sonunu getirme telaşının ruhumuzda açtığı o derin boşluk...
Türkiye’de son yıllarda sokakta, ofiste, hatta en neşeli sofralarda bile ortak bir paydada sessiz bir yorgunlukta buluşuyoruz.
Modern dünyanın literatüre kattığı "Tükenmişlik Sendromu" (Burnout), artık sadece üst düzey yöneticilerin veya yoğun stres altındaki doktorların meselesi değil.
Bu, artık Türkiye’nin her kesimine sirayet eden toplumsal bir kriz haline geldi.
Neden Bu Kadar Yorgunuz?
Türkiye’de tükenmişliği tetikleyen unsurlar, dünyanın geri kalanından biraz daha farklı ve katmanlı seyrediyor.
Araştırmalarıma göre uzmanlar bu durumu üç ana başlıkta özetliyor:
Ekonomik Kaygı ve "Hayatta Kalma" Modu: Enflasyon ve geçim sıkıntısı, zihnimizi sürekli bir hesap makinesine dönüştürüyor.
Dinlenmek için ayrılması gereken vakit, ek iş arayışları veya "yarın ne olacak?" kaygısıyla kurban ediliyor.
Dijital Prangalar: Akıllı telefonlar sayesinde ofis artık cebimizde.
Akşam yemeğinde gelen bir WhatsApp mesajı veya hafta sonu düşen bir e-posta, özel hayat ile iş arasındaki o ince çizgiyi tamamen yok etti.
Yüksek Beklentiler, Düşük Tatmin: Herkesin "en iyi" versiyonunu sergilediği sosyal medya vitrinleri, bizde sürekli bir geç kalmışlık ve yetersizlik hissi uyandırıyor.
Belirtileri Görmezden Gelmeyin
Tükenmişlik, bir gecede kapımızı çalmaz; sinsice yaklaşır. Eğer şu durumları yaşıyorsanız, ruhunuz "imdat" diyor olabilir:
Duygusal Boşluk: Eskiden keyif aldığınız aktivitelerin artık bir anlam ifade etmemesi.
Kronik Kiniklik: İşinize, arkadaşlarınıza veya geleceğe karşı aşırı mesafeli ve alaycı bir tutum geliştirmek.
Fiziksel Belirtiler: Geçmeyen baş ağrıları, mide sorunları ve ne kadar uyursanız uyuyun geçmeyen o bitkinlik hali.
Çıkış Yolu Nerede?
Tükenmişlikten kurtulmak, sadece bir hafta sonu tatiliyle çözülecek kadar basit değildir. Bu bir sınır çizme meselesidir.
Kendimize "hayır" deme lüksünü geri vermeli, dijital detoksu bir lüks değil ihtiyaç olarak görmeliyiz.
Kurumların da artık çalışan verimliliğinin "hiç durmadan çalışmak" değil, "sağlıklı kalabilmek" olduğunu anlaması gerekiyor.
Unutmayın: İnsan ruhu, sürekli bir üretim bandında sonsuza dek koşamaz. Bugün kendinize ayıracağınız o küçük sessizlik anı, yarınki büyük çöküşü engelleyebilir.
Türkiye’nin sessiz pandemisi haline gelen tükenmişlik sendromu, aslında sadece yorgunluk değil; bir anlam kaybı ve bağlantının kopuşudur.
Peki, bu kaostan çıkış mümkün mü? Cevap, belki de Niğde’nin bin yıllık kadim sakinliğinde gizli.
Tükenmişliği yenmek için her zaman bavul toplayıp gitmek gerekmez. Zihnimizi, Niğde’nin o sarsılmaz ve vakur duruşuyla yeniden programlayabiliriz.
İşte bu yolda bize rehberlik edecek üç temel taş:
Aladağlar’ın Zirvesinden Bakmak: Zihinsel Mesafe
İşler üzerimize yığıldığında, sorunlar içinden çıkılmaz bir hal aldığında zihnimiz "dar bir tünele" girer.
Oysa Aladağlar’ın zirvesinden dünyaya bakmak, her şeyin ne kadar küçük olduğunu hatırlatır.
Tükenmişliğin ilacı, meselelere "yukarıdan" bakabilmektir.
Masanızda boğulurken gözlerinizi kapatıp kendinizi Bolkar Dağları’nın serinliğinde, Karagöl’ün kıyısında hayal edin.
O devasa dağların binlerce yıldır orada durduğunu ve üzerindeki fırtınaların sadece gelip geçici birer misafir olduğunu hatırlayın.
Sizin bugünkü kriziniz de tıpkı o fırtınalar gibi; geçecek, dağ ise baki kalacaktır.
Niğde Bağlarının Huzuru: Dijital Prangalardan Kurtulmak
Eskiden Niğde bağlarında gün batarken teknoloji değil, toprağın kokusu ve insanın iç sesi duyulurdu.
Bugün ise cebimizdeki ekranlar bizi dünyanın öbür ucundaki dertlere bağlarken, yanımızdaki huzurdan koparıyor.
Sürekli bildirim almak, beynimizi sürekli bir "tehdit" modunda tutuyor.
Ruhumuzu dinlendirmek için akşamları telefonumuzu başka bir odada bırakıp "Niğde Bağ Modu"na geçmeliyiz.
Erişilebilir olmamanın verdiği o lüksü kendimize tanıdığımızda, tükenen enerjimizin yeniden dolmaya başladığını göreceğiz.
Gümüşler Manastırı’nın Sabrı: Hız Hastalığına Veda
Tükenmişliğin en büyük tetikleyicisi, her şeyin "hemen şimdi" olması gerektiği yanılgısıdır.
Oysa Gümüşler Manastırı ve o eşsiz freskler, yüzyılların sabrıyla bugüne ulaştı.
Gümüşler’deki o meşhur "gülümseyen Meryem" freski gibi, hayatın karmaşasına karşı içsel bir sükunetle gülümseyebilmeliyiz.
Her e-posta ya da mesajı saniyesinde cevaplanmak, her iş hemen bitmek zorunda değil.
Bazı şeylerin olgunlaşması için zamana ihtiyacı vardır ve bu gecikme dünyanın sonu değildir.
Son Söz: Kendi İçimizdeki Niğde
Tükenmişlik bir kader değil, bir seçimdir. Hayat bazen bizi Niğde'den Kayseri'ye, Konya'ya ya da Adana'ya uzanan kara yolu gibi uzun ve monoton bir düzlüğe sürükleyebilir; ancak bu yolda ne zaman duracağımızı, ne zaman vites küçülteceğimizi biz seçeriz.
Unutmayın; bir makine bile aşırı ısındığında kendini korumaya alır. Siz de kendinize bu hakkı tanıyın.
Aladağlar kadar sağlam, Niğde bağları kadar huzurlu ve Gümüşler Manastırı kadar sabırlı bir hafta diliyorum.
Vesselam...
Eskiden mahalle kahvelerinde, kapı önü sohbetlerinde bir laf vardı: "Sabrın sonu selamettir."
Şimdilerde ise selameti değil, kıyameti arar gibiyiz.
Trafikte yanlışlıkla korna çalsan, markette ya da hastanede sıranın ucu azıcık karışsa, sosyal medyada bir fikre katılmasan ortalık birbirine giriyor.
Sanki herkesin cebinde pimi çekilmiş bir el bombası var; patlamak için bahane arıyoruz.
Peki, bize ne oldu da bu kadar "barut fıçısı" bir toplum haline geldik?
Her Şey "Işık Hızında" Olsun İstiyoruz
Eskiden mektup beklerdik günlerce, çayın demlenmesini beklerdik hakkıyla...
Şimdi internet iki saniye geç çekince telefona düşman oluyoruz.
Bu "hız çağı" bizi öyle bir hale getirdi ki, beklemeyi "zaman kaybı" değil, "hakaret" sanıyoruz.
Yemek hemen gelsin, para hemen gelsin, işler hemen bitsin...
E haliyle, insanın insana tahammülü de saniyelerle ölçülür oldu.
Sinirler Yay Gibi Gergin
Tabii çuvaldızı sadece kendimize batırmayalım.
Hayat kavgası, geçim derdi, akşam eve ekmek götürme telaşı derken sinir uçlarımız zaten açıkta kalıyor.
Otobüste ya da sokakta omuz atan adam aslında bize çarpmıyor; o günkü bütün yorgunluğuna, stresi üzerine yıkacak bir yer arıyor.
Ama unuttuğumuz bir şey var: Karşıdaki de bizimle aynı gemide. O da yorgun, o da dertli.
"Altta Kalmamak" Başımıza Bela Oldu
Bir de şu meşhur "Kendini ezdirmeme" meselesi var.
Artık nezaket göstermeyi, birine yol vermeyi, "Buyur kardeşim" demeyi "eziklik" sanıyoruz.
"O bana böyle yaptıysa ben ona daha beterini yaparım" kafası toplumu çürütüyor.
Oysa asıl güç, sinirlendiğinde frene basabilmektir.
Delikanlılık, kavga çıkarmakta değil, o kavgayı sükûnetle bitirebilmektedir.
Eskinin O Tatlı Huzuru Çok mu Uzakta?
Aslında çözüm çok basit ama uygulaması zor: Durmak...
Birine parlamadan önce derin bir nefes alıp "Değer mi?" diye sormak.
Klavye başına geçip birine hakaret yağdırmadan önce, o kişinin de bir annesi, çocuğu olduğunu hatırlamak.
Trafikte yol verince bir yerimiz eksilmez, aksine gönlümüz büyür; bunu fark etmek.
Birbirimizin gönlünü yıkmak bu kadar ucuz olmamalı. Sabır, ezilmek değil; insan kalma mücadelesidir.
Gelin, şu "Ya Sabır" kelimesini sadece dilde değil, kalpte de yeniden canlandıralım.
Unutmayalım, durup düşünüp kendimize çeki düzen vermezsek, bu tahammülsüzlük bizi birbirimize kırdırıp bitirecek.
Vesselam...