Gürbüz Turgay

NEDEN ATATÜRK HEPİMİZİN 1 Tarihle Sohbet – KURTULUŞ

: 19-02-2024

Kalbim çok şey öğrendi ve yaşadı. Bu sayede bilgeliği, deliliği, akıllılığı öğrendim. Fakat anladım ki, bu da zor bir iş; çünkü bilgeliğin olduğu yerde fazla üzüntü var. Çok öğrenmek isteyen kişinin çok acı çekmesi gerek.  Hz. Süleyman 

Her güç şey zevklidir. 

Mustafa Kemal Atatürk 

Türk Ressamlar Cemiyeti resim sergisinde bir tablosunu izlediği İbrahim Çallı'ya sordu:

 "Bu Zeybek ne üzerinde oturuyor? “ Çallı cevap verdi:

 “Taş üzerinde ama taşın üzerinde atının çulu var. "Atatürk, şöyle devam etti:

"Değil bu zeybekler, bizzat biz bile başımızı çıplak taşa koyduk. Böyle bir çul bile bulamadık." 

Tesadüfen isimlerinde de de benzeri görülmemiş bir mucize vardır; Kurtuluşta kalpaklı "Mustafa Kemal” Kuruluşta melon şapkalı "Atatürk" vardır. Tam ismi Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk'tür! 

Okudukça bir sonraki kitabı okuma isteği ile 20 yılda onunla ilgili yaklaşık 800 kitap okudum. Her kitapta yeni bir şeyler gördüm, yeni bir kitabı heyecanla okudum. Hayatında pek çok tesadüflerin olduğunu ve bu tesadüflerin ülkeyi kurtarmak için bir araya geldiğini gördüm. Sanki ona biri yol göstermiş ve milletinin geleceğine yön veren tesadüfler... 

Milletini dili ile dini ile yazdığı kitapla bilimle tanıştırsın! Millet de hemen kabul etsin… MUCİZE ADAM! MİLLETİNE HEDİYE EDİLMİŞ İNSAN! Tesadüf diyebilir misiniz? 

Atilla İlhan: Ölümünden sonra düşünce ve değerlendirmeleri; maalesef kasıtlı olarak halkımızdan saklanmış, bir nevi yasaklanmış ve... Anlayışı ile hakikati ve hatırası yozlaştırılmış olan Atatürk'ü; yeniden ve gerçek özellikleri ile tanımamız gerektiği ortadadır. BU MİLLİ VE ÖNEMLİ İHTİYAÇTIR.

Atatürk'ün özel fotoğrafçısı olan Hasan Efendi'nin evi yanmış ve Atatürk'ün çekilen fotoğrafları evle birlikte kül olmuştur. Yine tesadüfen, 5 Eylül 1973 tarihinde İstanbul Film Arşivi’nin deposunda çıkan yangın sonunda Atatürk'ün tek olan fotoğrafları yanmıştır.

Prof. Dr. Ahmet Akgül Hoca’mızın "Bizim Atatürk" isimli kitabının önsözünde geçen yayınevine ait şu cümleyi kıymetli buldum: Okunması ve tanınmasına VATANİ VE VİCDANİYİ GÖREV SAYDIK! 

1938'den itibaren Atatürk yasağı getirilir. İlk anısına izin verilir, karga kovalaması ve sen Mustafa ben Mustafa… O’NU YOK ETME DÖNEMİ BAŞLAR. Devlet matbaalarında Hasan Ali Yücel'in “medeniyet Yunan'dan yayılmıştır” tezleri doğrultusunda tercüme ettiği Yunan klasikleri olan 100 temel eser basılıp okullara dağıtılır,  çocuklara ezberleterek okutulurken Nutuk 1950'ye kadar basılmaz.  Paralardan, altınlardan, okullardan, resmi dairelerden resimleri kaldırılan bir dönem. Kinle… 

 Yapılan yanlışlar ondan sonra, hem de O’nun adı kullanılarak; 100 yıl “O yapmış gibi”  anlatılır.

 1950'den sonra anıları olanlar yazmaya başlarlar. Kalabilen, yaşayabilenler, vicdan azabı çekerek, enteresandır yazdıkça hatırlarlar. O kadar az sayıdadır ki O’nu anladıkça yeni yeni kitaplar basılır. Esaslı araştırma kitapları 2000 yılından sonra yazılmaya başlar. Yazanlar çoğunlukla tarihçi değildir.  Tıp Profesörü Utkan Kocatürk,  Tıp Profesörü Oktay Kadayıfçı “Atatürk Gibi Beyefendi ve Şık Olmak” Mimar Metin Aydoğan "Ülkeye Adanmış Bir Yaşam”, "Atatürk ve Türk Devrimi”, Mühendis Yüksel Mert gibi çoğunluğu Atatürk'ün anlaşılmamasının üzüntüleri ile çok kıymetli eserlerini yazmışlardır. Eserleri ile özür dileyenler olur: "Ben Yüksel Mertoğlu Atatürk'ten Özür Diliyorum”, "Atatürk'ten Özür Diliyorum” Gürbüz Evren, Profesör Haydar Baş "Hoş Geldin Atatürk," ölümünü inceleyen Hüseyin Hakkı Nalçacı "Anıtkabir'in Gözyaşı”, Dr. Eren Ayçiçek'in "Mustafa Kemal Olmak “, Matematik Profesörü Dr. Ali Dönmez ’in "Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'nda Çektiği Zorluklar,  Dağ Başını Duman Almış”; "Atatürk Olmasaydı”, "Beklenen Adam”, "Atatürk Bugün Olsaydı”, "Bir Solukta Atatürk” eşsiz abide kitapları ile Cemal Kutay, "Fikirlerimizin Rehberi-Bir Ömre Bedel” eseri ile Erol Mütercimler,  "Güneşi Özledik”  Ruşen Eşref Ünaydın, "Affet Bizi Atam” Mehmet Tanrıverdi, "Beni Çok Ararsınız”  ve "Mustafa Kemal'den Geriye Kalanlar” Ziya Elitez ve  adlarını yazamadığım hepsine şükranlarımı iletmek istediğim onlarcası… Hepsi bir gün O’nu anlayamamanın üzüntüsü ile anlaşılması için yazılmış eserlerdir.

 "Akşam sekizde oturduk sabahın altısına kadar. Bana bir saat gibi geldi. Yani bir altı saat daha devam etseydi hiç yorgunluk hissetmeyecektim.”  Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak 

Bir deryayı, bir dehayı, bir filozofu anlatmak da zor, anlamak da zor…

“…Bunu, bugün sizlere, onu görmeyenlere, onu yaşamayanlara, fakat ruhlarında onun hararetini duyanlara ve için için onun hasretini çekenlere, ben nasıl canlandırabilirim? Bir kâinatı size ben nasıl anlatabilirim? Ben kendim bu sonsuzluk âleminin enginlerine ve derinliklerine ne kadar nüfus edebildim ki, bunu sizlere, bir fotoğraf objektifi gibi aksettirebileyim. 

Ya yanlış anladıklarım… Gerçek büyüklerin çok kere nasipleri yanlış anlaşılmak değil midir? Sokrates ve Muhammed, tarihin başka nadir simaları yanlış anlaşılmadılar mı? diyen Bir Kainatı Nasıl Anlatabilirim başlıklı yazısında Hasan Cemil Çambel “O’nun masasını Atina gençliğini etrafına toplayan Eflatun'un yarım yuvarlak mermer masasına, etrafına hekimleri toplayan Şarlman’ın uzun masasına, Sans-Souci Sarayı’nda Voltaire’le münakaşalar yapan Büyük Frederick’in yuvarlak masasına” benzetir. 

Eşi görülmemiş bir hayat cephe, savaş ve barış günleri…

 Aldığı her karar, yaptığı her savaş onun lehinde, tesadüfen onun istediği şekilde sonuçlansın. Bu kadar tesadüf düşündürücüdür…

Mustafa, Mustafa Kemal yapılır. O andan itibaren görevlendirilmiş gibidir. Kurtuluş ve kuruluşa hazırlanır. Harp Okulu’nda konuşma sanatını öğrenir, şiirden uzaklaşır, tarih sevgisi kazanır. 

19 Mayıs'a kadar yaşantısı Gazi Mustafa Kemal Atatürk olma yolunda staj gibidir. Bu yolda karşılaştığı tehlikelerden bir el sanki onu korur. Cephede korkmadan yürür. Kurşun saatini isabet eder, onlarca suikasttan tesadüfen ( ! ) kurtulur. Hayatı mucizelerle ve kalp gözü ile görme örnekleri ile dolar. Yolu açılır. Konuşup da yolunu çevirmediği, ikna etmediği kimse olmaz. Devrimleri yaparken de mucizeler devreye girer. Millet formatlanmış gibidir. Kıyafetleri ile yetmiş iki millet görünümlü halkı tek tip kıyafete dönüştürür. Hemen her şeyi halk da hemen kabullenir. 

Ve görev bitmiştir. Gerisine halkına bırakır. Ölüm bahanedir.

İngilizler 3.000 gencine sorar, en nefret ettiğiniz lider kimdir? Cevap Atatürk'tür. 100 YIL GEÇMİŞ, İngiliz genci unutmamıştır. Neden bizde düşman var anlaşılması güçtür. İngiliz henüz hayatta iken sömürgelerinde ayaklanma fişeği atan adamı "din düşmanı "ilan eder. Bu amaçla yerli, gönüllü grupları, fesli ajanlarını kullanırlar. Binbir yalanlarla kötülerler. 100 yıl, 1000 yıl dine kötülük yapanlar İslamiyet’i hurafelerden temizlemeye çalışmış adamı din düşmanı ilan eder...


KİTAP OKUMA İLE BAŞLAYAN GÜZEL TESADÜFLER

 

                   İstanbul’a gelişimin ilk günleri idi. İşe de yeni başlamış, metrobüsü de korkuyla ve yeni  kullanmaya başlamıştım. Beylikdüzü ve sonrasında dolmuşa binip Mimar Sinan Devlet Hastanesi şantiyesine gidecektim. Bu 50 duraklı yolculuğumu kitap okuyarak değerlendirecektim. Metrobüse oturur oturmaz kitabımı açıyor, son durakta kapatıyor, dönüşte tekrar aynısını yapıyordum. Bazen o kadar dalıyorum ki şoförün kornası veya yolcuların fark etmediğimi anlayıp uyarıları ile iniyordum. Dönüş yolculuğumun ortalarında, yanıma oturan yolcu “Afedersiniz, bu sizinle üçüncü defa yan yana oturuşumuz. Dikkatimi çekti. Hem hızlı okuyor, hem de çiziyorsunuz…”.Çok şaşırdım, bu benim dördüncü yolculuğumdu! Sohbetimiz harika ilerleyince, duraklata inip sohbete devam ettik. Bitmek bilmiyordu. Sözleştik, daha sonra birkaç defa buluştuk, arkadaşlığımız hala devam ediyor. Beylikdüzü Belediyesinin bastırdığı kitap- Atatürk’ün Sivas’ ta 108 günü- tanıtımında, katılanlara imza karşılığı hediyesinden, bayağı çabaları ile özel izin ile ikinci bir kitap daha alıp bana hediye etti. Cumhuriyet bayramlarında da özellikle beni arar oldu… Makine mühendisi Mesrur Yazan… Sağol… Sanki birisi seninle tanışmamı istemişti. Yoksa dördüncüde, 17 milyon insanın yaşadığı şehirde… Nasıl bir tesadüftü…

          Aslında Cumhur Yavaş ile de öyle olmuştu. Fit Yapının Uzunçayır’daki şantiyesi. Haftada bir gün gidip, en az elli kişinin tansiyonu ölçülüyor, form dolduruyor, bu arada iş güvenliği uzmanı 15 m. aşağıdaki sahaya inip geri gelecek… Hemen kitap okuyorum…Böyle bir günde oda komşum genç Cumhur geldi. Nasıl oldu bilemem konu cumhuriyet tarihine giriverdi…Her hafta sohbetlere dönüştü…Çocuğun şartları çok kötü, yer kötü, maaş en az, evli, çocuklu. Bir gün sordum, öğrendim ve yeni iş ara, bağımlı kalma, iş bulursun dedim. ”Abi, iş arıyordum ama vaz geçtim. Çünkü her hafta sizin geleceğiniz günü heyecanla bekliyorum. Daha sonra inşallah ! “ Benim için ne büyük gururdu. Öğretmenler Günü’nde  beni arar. İşini değiştirdi… Mutlu. O da benim için sevgili arkadaşım, ağabeyi oldum. Boğazlıyan kaymakamının idamını konuşmuş, inşallah bir gün ziyaretine gitmeyi düşünüyorum demiştim. Unutmamış, mezarının Kadıköy’de olduğunu, yerini de bulup sevinçle beni aradı. Tesadüf bu ya !Hem de ölüm yıl dönümü imiş. Hemen çiçek yaptırmaya gittim. Çiçekçiye tarif ettim isteğimi. Her zaman aldığım çiçekçi idi ve şu kadarlık,şu paralık olsun der,çiçeğimi alıp giderken bu sefer farklı oluverdi.Ve konuşmak ,söylemek istememe rağmen ısrarlı oldu…Kime,bir ahbaba,ne için,vefa ziyareti,ne vefası,ölmüş adamın ziyareti,vs…ve sonunda “minnet ve vefa çiçeği olacak !” dedim. O zaman bu da benden olsun. İsmini sordum,hala gülerim:Gülcü ! Sağol Gülcü hanım…dedim, İkimizin de gözleri yaşarıverdi… vedalaştım.Hiç unutmam,o güzel roman kadınını,ondaki duygu ,vatan sevdası… Çiçeğimi alıp,mezarlıkta buluştuk.Mezarı başında konuşmamı yaptım .Bizi ilgi ile dinleyen mezarcıya da fotoğrafımızı çektirip mutluluğu yakaladık…

Kitap okuma ile başlayan tesadüfler anısı oluverdi…

Yazının Devamı

İMAR SAÇMALIKLARI VE UTANMAZLIKLARI

 

Deprem felaketleri yaşadık, defalarca. İstanbul Depreminden 20 gün sonra Niğde Müzesinde DEPREM FOTOĞRAF Sergisi açmıştım ve ilgilenmesi gereken bir kişi gezmemişti. Seçilerek çerçevelenmiş her fotoğrafın altında utanılması gereken, tekrar etmemesi için vurgulu sözler yazılı idi. Ders almadığımızı defalarca gördük, gördüm. Asfalt yolun ortasına kadar uzanan İSTİLACI bina ruhsatından, İstanbul’da heyelan olabilecek yere FORE KAZIKSIZ ve hiç TEMELSİZ çok katlı bina gördüm. Güneş girmeyen mesafede yapılmış en az otuz katlı onlarca binadan meydana gelmiş mahalle… İkinci bir deprem yaşadık, adını ASRIN FELAKETİ koyduğumuz acılar gömdüğümüz felaket.

HEPSİ MÜHENDİSLİK UTANCININ ESERİ FELAKETLER. Aynı şiddette Endonezya’daki depremde ölen üç kişi idi… Ruhsat makamında imzası ile hiç kimsenin ceza almadığı asrın felaketi…

Sen Katil misin başlıklı, bir profesörümüzün yazısını gazetemizde yayınlatmıştım. Bu yazı da bizlere ders olacak, o ülke insanlarına onlarca yıl güven ve mutluluk yaşatan, yine bir Türk profesörümüzün anısıdır.

OKUNASI BİR YAZI

“Uzun zamandır bir Amerika şehrinde yaşıyorum. (…)  Burası 70 bin nüfuslu küçük bir şehir. (…) Her tarafı yemyeşil, en işlek caddeler, en yoksul mahalleler bile. Evlerin çoğu iki katlı ve bahçeli. Şehrin dört yanı ormanla çevrili. (…) Nedir bu yeşilin sırrı diye hep düşünürdüm. Sonra bir olayla karşılaştım, yeşili kimin ve hangi usullerle koruduğunu öğrendim. Sizinle paylaşmak istiyorum.

Yıllar önce bir ev yaptırmak istedim. İnşaattan hiç anlamam, ama anlayan bir akrabam var. Aklımı çeldi, şehrin değerli bir yerinde güzel bir arsa var, alalım dedi. (…) Arsa dört tane bahçeli ev yapacak kadar geniş. Ancak şehir planında buraya bir ev yapılması uygun görülmüş. Bize belediyeye başvurun, belki iki eve müsaade ederler, dediler. Biz de başvurduk.

Belediye bize dedi ki: ‘Önce bütün komşularınıza iadeli taahhütlü bir mektup gönderecek ve bu arsaya iki ev yapmak istediğinizi bildireceksiniz, sonra komşulardan gelen cevaplarla birlikte filan gün tekrar bize gelin.'

Komşularımıza birer mektup gönderdik, şimdi gelen cevapları özetliyorum; bir komşu diyor ki; ‘-Evlerimizin önünden geçen yol dardır. Bu yoldan geyikler geçer. İki evin en az iki arabası olacağına göre dar yolun trafiği artacak. Geyikler tehlikeye düşecek.' İkinci komşumuz şöyle diyor; ‘-Biz çocuklarımızı her gün okula götürüp getiriyoruz, trafiğin çoğalmasını istemeyiz.'  Üçüncü komşu; ‘-Bu arsada iki büyük çam ağacı var. Bunlar kesilmemeli, sökülüp arsanın başka yanına dikilmeli.' Dördüncü komşu; ‘-İki ev yapılırsa evler anayola arsa içinden bir yolla bağlanacak. Bu yol asfalt veya beton olacak. O vakit bu yolun iki tarafındaki ufak ağaçların köküne su gitmeyecek ve kuruyacak.' Başka bir komşu; ‘-Evin planını görelim, bakalım bizim evlere yakışacak mı?' Bir başka komşumun derdi şu, önlü arkalı geniş bir bahçesi var ve etrafında çit yok. ‘-Bana komşu gelirse bahçesini çitle ayırmasın. Ne o bahçesini sınırlasın, ne ben. Böylece geniş yeşilliğimiz kaybolmamış olur.'

 CEVAPLARA ŞAŞTIK

Biz Türkiyeliyiz. Cevaplara şaşarak belediyeye gittik. Öyle ya, biz arsa alacağız, ev yaptıracağız, kime ne? Benim yaptıracağım eve neden bu kadar insan burnunu sokuyor? Bu nasıl demokrasi?

Oturup belediye ile konuştuk. Bütün istekleri yerine getirmeye söz verdik. Ancak geyikler için çözüm bulamadık. Çevredeki ormanlar gerçekten geyik cenneti. Bu güzel hayvanlar yem bulamazsa şehrin kenar mahallelerine inerler, bahçelerdeki elmaları, şeftalileri yerler. Biz bazen bu hayvanlar için bahçeye meyve filan atarız. Bu ürkek hayvanlar ilkin bizi görünce kaçıyorlardı. Sonra alıştılar, kulaklarını dikip sürmeli gözleri ile bizi tartıyorlar, zarar gelmeyeceğine inanırlarsa kaçmıyorlar. (…)

Komşuların mektuplarını gösterdikten sonra belediye bizden evin planını komşulara göndermemizi istedi. Gönderdik, planı belediye de inceledi. Planımız komşulardan olumsuz bir tepki almadı. (…)

Belediyenin karar vereceği gün projeyi savunmak bana düştü. Neler söylemedim? Bir göçmen kuş olduğumu, kentin bizi çok iyi karşıladığını, iki kızımın burada eğitildiğini, hiçbir kanunsuzluğa katılmadığımı, vergimi düzenli ödediğimi, bir eğitim kurumunda şehre hizmet verdiğimi filan anlattım. Dinleyenler ‘-Çok etkili oldu, karar olumlu çıkacak' dediler. Karar bildirildi. İlkin kentin kanun ve nizamlarına uyma gayretimiz için kibar bir şekilde teşekkür edildi. Sonra isteğimizin reddedildiği açıklandı. 

Sebep şuymuş: Bu bölgede bizimkine benzer çok arsa varmış, bize iki ev için müsaade verilirse, öbür arsa sahipleri de iki ev için başvururlarmış. Bize olur deyip onlara olmaz diyemezlermiş. Oralarda böyle geniş arsalara da ikişer ev yapılırsa şehrin yeşillikler içindeki görüntüsü bozulur, güzelliği gölgelenirmiş.

SEVİNDİRİCİ SONUÇ

Ben bu karara sevindim, üzülmedim. İşlerini bu kadar ciddiye aldıkları, şehrimizin üzerine böyle titredikleri için içim neşeyle doldu. Bir şehrin güzelliğini korumak ciddi bir işmiş. Neden güzel bir yerde yaşadığımı o gün anladım.

Sonra belediyenin başka marifetlerini daha öğrendim. Bahçede ağaç kesmek yasakmış. Ağaç yaşlı ise yerine yenisini dikmek koşulu ile kesebilirmişim. Bahçe çimenleri uzar da kestirmezsem, belediye birini gönderir kestirirmiş, parasını benden alırmış. (…)

 ALATURKALIK

Neyse akrabam olan inşaatçı belediyeye yeni bir ev planı sundu. Alaturkalık bu ya (kendini Türkiye'de zannedip) çatı katına planda olmayan (kaçak) bir oda kondurmuş. Ertesi gün belediye bu odayı yıkmadığı her gün için 2500 dolar ceza keseceğine dair bir ihbarname gönderdi. Akrabam o gece uyumadı ve odayı yıktı. (…)

Ben bu yazıyı niye yazdım? Umarım ki belediye başkanlarımızdan biri okur da belki bazı şeyler öğrenir, belki de örnek alır. Acaba çok mu iyimserim, ne dersiniz?

Indiana Üniversitesi'nden emekli Profesör İlhan Başgöz

Yazının Devamı

 TOPLUMSAL ZEKÂ ve ATATÜRK

 

   Toplumumuzda zekânın kullanılmasında, değerlendirilmesinde, yaygınca algı kıtlığı ve buna bağlı sıkıntılar yaşanmaktadır. Bu nedenle zeka ile ilgili bilgilendirme yapma ihtiyacı hissettim. Zeka denilince, imrenilecek şekilde baktığımız üstün zekalıların ortak özelliklerinden bazılarını, faydalanabilmek ümidiyle bilmemiz gerekir. En önemlileri diyebileceklerimiz  % 99,3 geniş kelime hazneleri var, %99,3 mantığı çok kullanıyorlar, %97,9 çok meraklı, % 84 otoriteyi sorguluyor, %80,3 ise çok okuyorlar.

    Zeka, değişik tanımlamalar yapılmakla birlikte, kısaca “ bireyin karşılaştığı sorunları çözerken yetenek ve becerilerini kullanma düzeyi “şeklinde ifade edilir. Birey bu amaçla algılama, öğrenme, düşünme gibi birçok yetenek ve becerilerini birlikte kullanarak değerlendirir. Değişik sınıflandırmalar, isimlendirmeler yapılagelmiştir. Soyut Zeka: Pi Sayısı, Limit, Türev…  Gerçekte yoktur. Mekanik Zeka : araç gereç kullanımı, yapımı  vs…Sosyal Zeka : Toplumsal çevreye uyumu kullanma kabiliyeti en genel sınıflandırmalardır .Siyasiler bu özellikleri  ile  lider  olur, sivrilir, kabullenirler.Çoklu zeka,duyusal zeka,genel yetenek, özel akademik yetenek, liderlik yeteneği, yaratıcı veya üretici düşünce yeteneği gibi tanımlamalar da kullanılır.... 1912 yılında Alfred Binet ve Theodor Simon zeka üzerine ilk test geliştiren, bahseden kişilerdir. IQ ise ilk defa Alman psikolog Wilhelm Stern tarafından tanımlanmıştır. Genellikle “yaşamda tek bir yeteneğin öne çıkması” olarak algılanır. Her ne kadar bireyi, anne ve babayı, öğretmeni, okulunu ilgilendirse de bizi en çok ilgilendiren tarafı,  zekanın toplumsal gelir düzeyi ile ilgili olduğunun tespit edilmiş olmasıdır.  Bir önemli taraf da IQ, CQ, EQ gibi ifade edilen zekâların istenirse “artırılabilir “olmasıdır. Dünyanın zekânın önemini kavrayışı ise 1980’lere rastlar. Atatürk’ün 1936 yılında kültür tanımını yaparken “Kültür, okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, ZEKAYI EĞİTMEKTİR” diyerek üstün dehasını bir kez daha göstermiş, önemini o yıllarda söylemiştir.1921 yılında ise “Bir ulusal eğitim programımızdan söz ederken, eski dönemin boş inançlarından ve yaradılış niteliklerimizle hiç de ilgisi olmayan yabancı düşüncelerden, Doğu’dan ve Batı’dan gelebilen tüm etkilerden tümüyle uzak bir kültür kastediyorum. Çünkü ULUSAL DEHAMIZIN tam olarak GELİŞMESİ ancak böyle bir kültürle sağlanabilir.”

   IQ ile tanımlanan sınıflandırmada 0 - 25 geri, 76 - 90 sınır, 91 - 110 normal, 111 sonrasında üstün zeka olarak tanımlanıyor. Ülkelerin ortalama zeka puanları: Almanya 107, Hollanda 107, İsveç 106, Japonya 105, Kore 100 Finlandiya 99 Moldovya 95, İsrail 95, Arjantin 93, bunlardan sonra da İLK MÜSLÜMAN ÜLKE Türkiye, 90! Arabistan 84, Yemen, Umman, Suriye 83, Hindistan 82, Mısır 81.

 Dikkat edildiğinde temel kılavuzları bilim, akıl öncülüğünde olan ülkeler ön sıralardadır. Bu da gösteriyor ki 80 yıl önce rehberinin bilim, fen olduğunu söyleyen ,”benim söylediklerim bilim ve fenne karşı ise siz bilim ve fenni seçin” diyerek, dehası ve öngörüsü ile hedef gösteren Atatürk’ün sözünün ileri toplumların mihenk taşları olduğudur.

Standford – Binet zeka testi, 30 sorudan oluşur. Değerlendirmesinde yaşı da kullanır. Testinde kullanılan sorular sözcük bilgisi, mantık, akıl yürütme, matematiksel tanımlama şeklinde sorulardır. Dünyanın en zeki insanı diye bilinen William James Sidis’in IQ seviyesi ölçülmez seviyede kabul edilir ve tahminen de 250- 300 imiş. Vindergood adıyla andığı bir de dil geliştirmiştir. İlkokul birinci sınıfı bir günde, ikinci sınıfı birkaç günde, üçüncü sınıfı 3 ay, dördüncü sınıfı bir hafta, beşinci sınıfı 15 hafta, 6,7. sınıfları da beş  buçuk haftada bitirmiştir.11 yaşında Harward’a kabul edilmiş, aynı yıl profesörlere dört boyutlu objeler hakkında ders vermiş, yirmi yaşında da eylemlere katıldığı için tutuklanmıştır. Altı aylıkken alfabeyi çözmüş, 18 aylıkken New York Times okuru olmuş, 20 Dolar haftalıkla işe girmiş, “ umutları boşa çıkaran kişi  ” olarak tarif edilmiştir…

     Toplumun zeka yaşı diye yapılan bir çalışmada Türkiye’nin 3 yaşındaki çocuk seviyesinde olduğu  ifade edilmiştir. Dünya ortalaması ise 6 yaşında çocuk zekâ seviyesinde olduğu söylenir. Kitap okuma ,%80,3 oranıyla üstün zekalıların ortak özelliklerinden birisidir. Bir diğeri ise % 97,7 ile geniş kelime haznelerinin olduğuna göre bu konudaki sayısal verilere göz atalım. Bağımsız Eğitimciler Sendikası’nın  (BES) araştırmasında 

     -Türkiye’ de ihtiyaç maddeleri sıralamasında kitap 235. Sırada

     -Günde ortalama 5 saat televizyon izlerken, kitap okumaya yılda 6 saat vakit ayırıyor.

    -Japonya ‘da toplumun %14, Amerika’da % 12, İngiltere ve Fransa’da % 21 oranda düzenli kitap okurken, Türkiye’de ise ON BİNDE BİR !

     -7 milyon nüfuslu Azerbaycan’da kitaplar ortalama 100.000 tirajla basılırken 70 milyon nüfuslu Türkiye ‘de 3000 tirajla basılmaktadır.

-  BM raporu ile dünya kitap okuma sıralamasında 86. sıradayız.

   -Bir Japon on  yılda ortalama 250 kitap okurken, İsviçreli 100, Türk insanı ise  sadece 1 kitap okumaktadır.. 

  -Türkiye’de okuma alışkanlığı olan 70 bin kişi bulunuyor.

Türkiye’de bir kişinin kitap okumaya ayırdığı zamanın Norveçli 300, Amerikalı 210 katı zaman ayırıyor. Dünya ortalamasının ise 1/3 oranında zaman ayırıyor.

    BM raporunda kitap için Norveçli 137 Dolar, Alman 122 Dolar ayırırken, dünya ortalaması 1,3 Dolardır. Türkiye’de kişi başı 0,45 Dolardır. Bir yılda basılan kitap sayısı ABD’de 72.000, Rusya’da 58.000, Fransa’da 27.000, Türkiye ‘de 7.000  kitap. En ürkütücü rakam ise Türkiye’de ihtiyaç maddeleri sıralamasında 235.  olmasıdır! En çok basılan kitaplar ise masal, fıkra, din içerikli kitaplardır!

    Aynı araştırmada okuyan, düşünen kişilerin “ hain ve zararlı kişi ilan edildiği toplum yaratıldı” sözlerinin kullanılması da önemlidir sanırım. Aslında zamanla, okumayan, siyasi veya cemiyet anlayışlı, bol sembollü, simgeli, lider tabulu toplum yaratılmıştır. İlki 1945’li yıllarda yapılan antlaşmalarla ile popüler kültür ön plana çıkarılmış olup, sistemin (BES ) parçası özellikli, eleştirel olmayan, mantık yorumlamayan gençlik hedeflenmiştir. Köy enstitülerinin kapatılma çalışmalarının başladığı ilk yıl yapılan ilk değişikliğin felsefe dersinin kaldırılması da düşündürücüdür…

   Bütün bu değerlendirmeler ışığında, BİR KİŞİNİN zekası ile uğraşmaktan öte, devletin bir de toplumun özelliklerini, ölçülerini arttırıcı yönlendirmeler yapılması gerekli ve acildir,90 YIL ÖNCE Atatürk’ün söylediği doğrultuda… Görülüyor ki toplumsal zeka değerleri toplumların ekonomik ve kalkınmasının her yönüyle temel ölçüsüdür. Bunun sosyal gerekliliğini her gün yaşamakta, her haberde, bolca karşılaşmaktayız.

       TOPLUMSAL ZEKA, mantık, algılama ve hür düşünme gücü üniversiteler tarafından incelenmeli, faydalanacak geri dönüşümler sağlamak için öneriler getirmelidirler. Bu, onların toplumsal önderlik görevi ile de bağdaşmaktadır. Üniversiteler tarafından bilimsel çevrelerce kabul edilebilen toplumsal zeka kriterleri belirlenmeli, toplumun zeka gelişimi her yıl bu kriterlerle tespit edilmeli, uzun vadede hedef seviye tespit edilmeli, toplumsal zekayı geliştirecek yollar, yöntemler teklif etmeliler. Bu görüş, siyasi partiler tarafından da dikkate alınmalıdır ki bu onlar için de güzel dönüşler sergileyecek, ülkemiz için de yeni bir ufkun temeli olacaktır. Bu yolla yapılan tekliflere sıcak bakacakları inancındayım.

  Hükümetlerin, Milli Eğitim Bakanlığının kurumsal görevi halini almalı, hedefleri arasına girmelidir. Büyük devletlerin bu konuda farklı çalışmaları olmuştur. Ayrıca ve bir o kadar önemli olan taraf ise üstün zekalılardan faydalanma oranımız belirlenmeli ,önündeki engeller kaldırılmalı,faydalanma yolları sağlanmalıdır.Özellikle de üretim gelirine dönüştürmenin yolları aranmalı,onlara hedeflerinde ciddi ve kurumsal destek verilmelidir.Bu amaçla önerim,üstün zekalılara kural farklılıkları uygulanabilmelidir.O okullardan mezun olanların veya bütün belirlenmiş üstün zekalıların  üniversitelere puansız girmelerinin sağlanması hayati önemdedir.Yarış stresinden ve çok önemli olan zaman kayıplarından kurtarılmalı,araştırmacı,yaratıcı özelliklerinden üniversitelerle birlikte faydalanma yolları açılmalıdır.Hemen hep var olan sanatsal özelliklerini geliştirme konusunda yardımcı olmalı,bu amaçla da o tür okullara da kayıtlarında ayrıcalık tanınmalıdır.

     Bireyleri özellikli hale getirip ,”en çok faydalanılanlar” olmaktan çıkarılmalıdır.  Üniversiteler, akademik çevreler bu konuya yoğunlaşmalı, araştırmalar yapmalı, sivil toplum kuruluşları ile birlikte siyasi oluşumlara önder olmalıdır. Hedefler gösterilmeli, yol haritaları sunmaları, önder olmaları gerekmekte, bunu hem de asli görevleri olarak kabullenmelidirler.

    Topluma bu değerleri katmada en büyük görev, Milli Eğitim Bakanlığı’na düşmektedir. Bunu amaç edinmeli ve bu konuda bir birim oluşturmalı, kitap aralarına sıkıştırılmış bilgilerle, üstün zekalıların bir özelliği olan “sorgulayıcı” neslin sorumluluğunu paylaşmalıdır. Kitap sevgisi oluşturmada hızla ve aktif program uygulamalı, teşvik edici yollar kullanmalıdır. Toplumsal zekanın değerlerini arttırıp, özellikle eksikliğini hissettiğimiz toplumsal algı   kıtlığından kurtulmasının yolları açılmalı, artık aşılmalıdır da. Bir kelime ile aklı kilitlenen, bireye tapan ,”Kullanılan vatandaş” olmaktan çıkarılmış, vatandaşlık bilinci ,hoşgörü ve sevgisi ile yoğrulmuş ,hedefi ve güveni olan birey ve toplum yaratmanın yolları aranmalı ,önleri açılmalıdır.ÖZLEMİMLE...

 

gurbuzturgay@gmail.com                                                                                  

 

 

   

Yazının Devamı

GAZZE VE İSTİKLAL SAVAŞI

 

         Yüzlerce yıl geçmiş olsa da katliamlar, bize medeni olarak tanıtılan milletlerin kültürleri ve geçim kaynakları olmuştur. Atatürk “bizi ilgilendirmez demeyin” diyerek uyarmıştır. Katliamlardan en çok zarar gören millet Türklerdir. İnsanlar önceleri eğitimsizlik, iletişimsizlik ve karakterleri ile ilgili olmak üzere unutmaya meyletmiştir. Bosna’da on binlerce çocuk kaçırılıp satılmış, organ mafyasına verilmiştir. Yüzbinler katledilmiş, yüzbinlerce kadın istismar edilmiştir. Karabağ Katliamı, sayısı az da olsa bu konuda unutkan olmayan ve ruh sağlıkları genetik olarak bozuk olan bir milletin zulmüdür. Kesilen, oyulan, deşilen… canlar. Son olarak Gazze’de; bu çağda, iletişimle herkesin görebildiği ,her tür teknolojik engellemelere rağmen katliam uygulanmasına ;ekonomik güçleri ,iç ve dış sömürü yöntemleri ellerinde olan vahşi batının geçmişte uyguladıkları yöntemler ve kültürleri olduğu için tepki göstermemişler, hatta cesaretlendirmişlerdir. Soykırımı bilimsel araştırma konusu yapmış Almanya’nın desteklediğini gördük, hatta 1,5 milyon Yahudi yaktığı fırınları gönderdiğini görürsek de şaşırmayız.

       Gazze! Yüzüncü gününde 25 000 insanın katledildiği BİLİNÇLİ VAHŞET. 37.gününde 260 000 konut, tüm okullar, hastaneler, mezarlar, meyve bahçeleri, tarlalar yakılmış, bombalanmış, dozerlerle sürülmüştür. Açlık, ölüm yöntemi olarak kullanılıyor; etinden, sütünden faydalanmamaları için hayvanların tamamına yakını katledilmiş, su kaynakları bombalanmış, dozerlerle kökleri kurutulmuştur. Burada uygulanan mezar yok etme yöntemi işgal günlerimizde her bölgede uygulanmıştır. Bu uluslararası sömürgeci kuralıdır:

CESET YOKSA SUÇ YOKTUR

Kurtuluş Savaşımızla benzerlik gösterir. Yakmalar, yerini daha pratik olan bombalamaya bırakmış, dozerler kullanılmıştır. Kurtuluş Savaşımızın unutulan maddi ve manevi zararı ürkütücüdür. Birkaç örnekle hatırlatmak isterim:

Alaşehir’i gezen yabancı heyet ve konsoloslar taze defin yapılmış birkaç mezar açtırırlar, katliamı görürler. Yıkıntılar arasında üzerlerinde yapışmış et, saç parçaları, kömürleşmiş kol ve kafatası görürler. Gazze ile uyumludur. Ceset yoksa suç yoktur. Kurşun kullanmadan katliam derler…

Manisa’da binaların %90,Turgutlu’da %70,Salihli’de %60 ını yok ederler. Salihli’de sadece 5 Eylül günü 100, Manisa merkezde 1000, Yalova çevresinde 5000 Türk yakılarak katledilir. Bu rakamlar, hızla çekilme telaşında fırsat bulup uyguladıkları, İngilizleri bile şaşırtan katliamlardır. Bu nedenle katliam için eğitimli ekipler kullanmışlardır. Yine çekilirken 134 000 at,64 000 eşek,265 000 inek,230 000 manda,8500 deve,821 000 keçi ve 1 700 000 koyun katledilmiştir. Hasat dönemine denk gelmiş, Afyon’un batısında tüm tarla ve evler yakılır, yıkılır. Tüm tarlalar, en az 200 000 ev yakılır ,yıkılır, McCarthy    Kurtuluş Savaşındaki kaybımızı 650 000 olarak gösterir.   

Bu şekilde kurtuluşa koşulurken, evsiz ve aç bir milyon Türk’ün ihtiyacını düşünen Mustafa Kemal ve arkadaşlarının tek umutları İzmir’i terk eden Rum, Ermenilerin ev, işyerleri ve depolarıdır. Ancak 13 Eylül sabahı BÜYÜK İZMİR YANGINI çıkarılır. Yangın öncesi İngilizlerin haberi vardır. Evler sigortalanır, sigortalı yerlerin haritası yayınlanır. Yangın sırasında İngiliz sancak gemisi İron Duke, bando ile konser verir. İzmir Yangınının suçu, alıştıkları üzere yine Türk’ün üzerine atılır. Günümüzde bile dile getirilir, Türkler yaktı. Yangını Ermenilerle birlikte yapmışlardır. Sonuçta, kurtuluşun sevincini yaşayamayan komutanlar AÇLIKLA SAVAŞA hazırlanırlar.

İşgal ve Kurtuluş günlerimiz hem Yunanlılar hem de Türk tarihinde BÜYÜK FELAKET olarak anılır.

Tüm katliamların son bulduğu bir dünya dileriz.

(Ölüm ve Sürgün, MİLLİ Mücadelede Eşme, Türk İstiklal Harbi)

Op. Dr. Gürbüz Turgay

 

Yazının Devamı

İYİ HÜKÜMDARIN ÖZELLİKLERİ

 

Seçimler yaklaştı.. Geçmişteki filozof, bilgin ve bilge kişilerin iyi devlet başkanı nasıl olmalı diyerek tarif ettikleri özellikleri vereceğim.

  Yusuf Has Hacib (1017-1077) Karahanlı Uygur Türklerindendir. Günümüz Türkçesi ile “Devlet Olma Bilgisi ya da Mutluluk Veren Bilgi” olan Kutadgu Bilig isimli eserini Doğu Karahanlı Hükümdarı Tabgaç Uluğ Buğra Kara Han’a atfen yazmıştır. Ona göre hükümdar aşağıdaki özelliklere sahip olmalıdır:

1- Bilge olmalı. 

2- Dürüst olmalı, doğruluktan ayrılmamalı ve adil olmalı 

3- Fazilet sahibi olmalı. 

4- Sözünde durmalı ve verdiği sözden dönmemeli. 

5- Yumuşak huylu, alçak gönüllü, himmet ve hayâ sahibi olmalı.   

6- Uyanık olmalı 

7- Aceleci değil, sabırlı olmalı, 

8- Zalim olmamalı ve kin gütmemeli. 

9- Merhametli ve şefkatli olmalı 

10- Yalancı olmamalı ve yalandan hoşlanmamalı.

11- Dili yumuşak (tatlı dilli) olmalı. 

12- Mağrur ve kibirli olmamalı. 

13- Harama el uzatmamalı. Dünya malına değer vermemeli, dünyaya aldanmamalı ve varlığının fani olduğunu unutmamalı. “Ey hükümdar, sen saray ve köşkler yaptırma, kara toprak altında senin evin hazırdır. Bu dünya çok eski, ihtiyar bir dünyadır. Bu haşin dünya çok hükümdarları görüp-geçirdi.”

Ünlü düşünür Eflâtun (m.ö.427 – 347) ‘’Filozof, aristokrat, mülkiyete değer vermez, özel hayâtına dikkat eden biri olmalı.’’ Aristo (m.ö.384-327), devlet başkanlarının ‘’Efendi, erdemli, eğitim yönünden seçkin’’  olmasını ister. Makyavel’(1469-1527) “akıllı, ihtiyatlı, tedbirli ve çok zekî’’ olmasını ister.

Kutadgu Bilig, Oğuz Kaan destânı, Bilge Tonyukuk, Orhun Kitâbeleri, Dede Korkut Hikâyeleri yanında bu konuda kitapları bulunan Prof. İbrâhim Kafesoğlu, Bahaeddin Ögel’, Aydın Taneri,Fuad Köprülü, İbn Faldan’a göre liderimizden şu özellikleri  arıyor ve bekliyormuşuz: ‘’Bilge olmalı, akıllı ve kültürlü olmalı, cesur ve kuvvetli olmalı, asil soydan gelmeli. Dürüst, fazîlet sâhibi olmalı, sözünde durmalı, cimri olmamalı, yumuşak huylu, alçak gönüllü, himmet ve hayâ sâhibi olmalı. Aceleci değil, sabırlı olmalı. Zâlim olmamalı, siyâsettemâhir olmalı, temiz olmalı, tatlı dilli olmalı, kibirli olmamalı, tok gözlü olmalı, nefsine hâkim olmalı, harama el uzatmamalı.’’

Farabi (890-950) iyi bir devlet adamında şu özelliklerin hepsi değilse de çoğunun bulunmasını gerekli görür:

1.            Vücudu tam, organları sağlam olmalıdır.

2.            Kavrayışı yüksek olmalıdır.

3.            Hafızası güçlü olmalıdır.

4.            Uyanık, zeki olmalıdır.

5.            Güzel konuşmalıdır.

6.            Öğretme ve öğrenmeyi sevmelidir.

7.            Yemeye, içmeye ve kadınlara düşkün olmamalıdır.

8.            Doğruluk ve doğruları sevmelidir. Yalandan, yalancılardan uzak olmalıdır.

9.             Asil şeyleri sevmeli, dünya malına ihtiraslı olmamalıdır.

10.          Adaleti ve adilleri sevmeli, zulüm ve zalimlerden nefret etmelidir.

11.          Mutedil huylu olmalı, kendisinden adalet istenince inatçı olmamalıdır. Kötülük yapması istenince buna şiddetle karşı koymalıdır.

12.          Azimli ve iradeli olmalıdır.

Farabi bunlardan başka devlet adamının şu yeteneklere de sahip olması gerektiğini belirtir:

1.Bilgili olmalıdır.

2.Önceki yöneticilerin koyduğu kuralları bilmeli ve tanımalıdır.

3.Kanun koyarken akıl ve mantığını kullanmalıdır.

4.Koyduğu hükümler, ülke çıkarlarından kaynaklanmalıdır.

5. Koyduğu kuralları güzel bir dille halka anlatmalıdır.

6.Savaş sanatını bilmeli ve savaş için dayanıklı olmalıdır. 

Ebu Necip Sühreverdi (1097-1162)

  Ülke Yönetiminde İlke ve Esasları isimli eserinin önsözünde : “Devlet idaresinde bu kitapta yazdıklarımdan yararlanın. Eğer bunu yaparsanız İskender kadar cihangir olursunuz.”

“Dört şey devlet başkanından ayrı düşünülemez. sy.38” der ve şöyle sıralar:

1-Terbiye

2-Akıl

3-Adalet

4-Cesaret

 “İyi niyetle sağlam bir şekilde ayakta durması, memleketin huzur içinde devamı bu değerli özelliklere sahip olmakla mümkündür. Bu değerli hasletler on beş tanedir:

1.Adaletli olmak,

2.Akıllı olmak,

3-Cesur olmak,

4-Cömert olmak,

5-Yumuşak huylu olmak,

6-Vefalı olmak,

7-Doğru olmak,

8-Şefkatli, merhametli olmak,

9-            Affedici olmak,

10-Sabırlı olmak,

11-Şükredici olmak,

12-         Olgun davranmak,

13-Bilgili olmak,

14-Namuslu olmak,

15.          Vakar sahibi olmak.” 

Yukarıda birçok özellik ideal ölçülerdir. Gerçekte bunlarla uyumlu hükümdar bulundu mu? Tarihimize bakmak lazım, şimdi de dileyelim öyle olsun.

 

Yazının Devamı
Copyright © 2023 Tüm Hakları Saklıdır. Dadamedya.com