Modern Çağın "Kolektif Cinneti" ve Tevekkülün İyileştirici Gücü
Günümüz toplumunda sokağa çıktığınızda, bir toplu taşıma aracına bindiğinizde ya da dijital dünyanın gürültüsüne daldığınızda tek bir ortak duyguyla karşılaşıyorsunuz: Gerginlik.
Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor, herkes bir şeylerden şikâyetçi ve herkes "en iyisi" olma yarışında nefes nefese kalmış durumda.
Modern dünya bize "huzur bahçeleri" vaat ederken, aslında bizi devasa bir stres laboratuvarına hapsetti.
Oysa Kur'an-ı Kerim, bu tablonun aslında bir sürpriz olmadığını binlerce yıl öncesinden haber veriyordu:
“Andolsun ki sizi biraz korku, biraz açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz…” (Bakara, 155)
Bugün yaşadığımız toplumsal stres, tam da bu ayetin işaret ettiği "eksiltmelerin" kalbimizdeki yankısıdır.
Başarı Putu ve Kalbin Daralması
Toplum olarak içine düştüğümüz en büyük yanılgı, kontrolün tamamen bizim elimizde olduğunu sanmamızdır.
Modern sistem bize "istersen her şeyi başarırsın" yalanını satıyor. Bu yanılsama, başaramadığımızda bizi derin bir suçluluk ve stres kuyusuna itiyor.
Toplum için stres, bir düşman değil; "gerçek sahibin" kim olduğunu unuttuğumuzda çalan bir alarm zilidir.
İş hayatının acımasız rekabeti, sosyal medyadaki sahte mükemmellik arayışı ve bitmek bilmeyen tüketim arzusu kalplerimizi daraltıyor. Oysa kalplerin gerçek ilacı bellidir:
“Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 28)
Bir Pusula Olarak Toplumsal Kaygı
Bugün artan tahammülsüzlük ve ruhsal yorgunluk; toplumun dengesini kaybettiğini haber veren ilahi birer pusuladır.
Bizi birbirimize kırdıran bu stres; aslında manevi bir "uyandırma çağrısıdır."
İnsanlık, her şeye güç yetiremeyeceğini anladığı an ferahlayacaktır.
Strese stres yaşatmak, sistemin bize dayattığı "daha fazlasına sahip ol" baskısına, "Hasbünallah" (Allah bize yeter) zırhıyla cevap vermektir.
Çıkış Yolu: Manevi Bir Restorasyon
Peki, bu toplumsal buhrandan nasıl çıkılır?
Acziyeti Kabul Etmek: Her şeye yetişemeyeceğimizi ve her yükü taşıyamayacağımızı idrak etmeliyiz. "Hayır" diyebilmek, bir acizlik değil; bir sınır çizme ve emaneti koruma sanatıdır.
Sadeleşme ve Emanet Bilinci: Bedenimiz ruha, ailemiz bize, dünya ise hepimize emanet. Bu bilinç, hırsın getirdiği stresi, huzurun getirdiği berekete dönüştürür.
Merhamet Odaklı Bağlar: Birbirimizin kurdu değil, yurdu olmalıyız. Paylaşılmış bir tebessüm, dijital dünyanın soğuk stresine karşı en güçlü panzehirdir.
Mevlânâ’nın dediği gibi: “Sen düşünceden ibaretsin. Gül düşünürsen gülistan olursun; diken düşünürsen dikenlik…” Stres, Rabbimizin topluma sessizce fısıldadığı o can alıcı sorudur: “Merkezinize dünyayı mı aldınız, yoksa Beni mi?”
Günün Muhasebesi
Kontrol edemediğin şeyler için üzülmek mi seni yoruyor, yoksa kontrolün zaten Sende olmadığını unutmak mı?
Bugün yaşadığın stresin hangisi bir "uyarı", hangisi sadece bir "kuruntu"?
Vesselam...
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte milyonlarca insanın aynı anda sokaklara döküldüğü, toplu ulaşım araçlarının hıncahınç dolduğu, korna seslerinin kuş seslerini bastırdığı o devasa mekanizmalarda yaşıyoruz.
Modern şehir, dışarıdan bakıldığında devasa bir kovanı andırıyor; herkes bir yerlere yetişiyor, herkes bir şeyler üretiyor, herkes "bağlantıda"...
Ancak bu hareketliliğin tam ortasında, sessiz ama derin bir kriz insanı kopuş büyüyor...
Omuz omuza yürüdüğümüz kaldırımlarda farkında mıyız bilmem ama aslında fersah fersah uzağız birbirimizden.
Fiziksel yakınlığımız arttıkça, ruhsal mesafelerimiz hiç olmadığı kadar açılıyor...
Şehir, bize tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar "anonimlik" vaat etti...
Bu başlangıçta özgürleştirici görünüyordu; kimsenin sizi tanımadığı bir yerde dilediğiniz gibi olabilirdiniz.
Ancak bu anonimlik, zamanla bir "görünmezlik zırhına" dönüştü.
Eskiden mahalle kültüründe bir selamın taşıdığı o koruyucu sıcaklık günden güne yerini "göz göze gelmeme çabasına" bıraktı.
Bugün asansörde karşılaştığımız komşumuzun yüzüne bakmak yerine telefonumuzun ekranına gömülüyorsak, bu sadece bir nezaket eksikliği değildir.
Bu, modern insanın kendine ördüğü bir savunma mekanizmasıdır.
Kalabalık, bir koruma kalkanı gibi görünse de aslında bireyi toplumdan soyutlanmaya iter.
Milyonların arasında kimsenin sizi gerçekten "görmediğini", düştüğünüzde kimsenin elinizi tutmayacağını bilmek, ıssız bir adada tek başına kalmaktan daha ağır bir yalnızlık hissi verir.
Bu duygusal boşluğu doldurmak için sığındığımız limanlar ise çoğu zaman yanıltıcıdır.
Elimizdeki o parlak ekranlar, bize binlerce "arkadaş" ve bitmek bilmeyen bir "etkileşim" sunuyor.
Ancak bu etkileşimlerin çoğu, susuzluğu deniz suyuyla gidermeye çalışmaya benziyor; içtikçe daha çok susatıyor.
Gerçek bir kucaklaşmanın veya bir dostun "yanındayım" demesinin yarattığı oksijenini, sosyal medya uygulamalarının bize sunduğu beğeni sayıları asla salgılatmıyor.
Hayatımızın sadece "vitrin" kısımlarını sergilediğini sosyal medya akışları birer galeriye dönüştü...
Kimse o mükemmel fotoğrafların arkasındaki mutfak dağınıklığını veya gece yarısı gelen anlamsız hüzünleri paylaşmıyor...
Aynı anda dijital bağlantı sayesinde yüzlerce kişiyle yazışırken, mutfakta tek başına çayını yudumlayan insan, modern çağın en trajik çelişkisidir.
Bu durum, toplumsal dokuda bir "duygusal çözülme" yaratıyor. Başkasının acısına, sevincine veya varlığına karşı duyarsızlaşan birey, kalabalık içinde kendine ait küçük bir ada inşa ediyor.
Ancak o adanın etrafındaki sular yükseldikçe, kurtuluşu yine o hor gördüğü "diğerlerinde" aramak zorunda kalacağını unutuyor.
Peki, bu insani kopuş bir kader mi ya da bunu yaşamak zorunda mıyız?
Tabiki hayır...
Şehrin mekanik hızına direnmek ve yeniden "insan" kalabilmek için büyük devrimlere gerek yok.
Çözüm, mikro-temaslarda ve farkındalıkta saklı...
Her gün geçtiğiniz yol üzerindeki bir ağaca, sokaktaki bir kediye veya her sabah gazete aldığınız o adama gerçekten bakmak.
Onların varlığını onaylamak yani onları görünür kılmak kendi varlığınızı da onaylamaktır.
Şehrin bizi içine çektiği o bitmek bilmeyen "bir sonraki şeye yetişme" telaşından sıyrılmak ve bazen sadece ama sadece durmak, nefes almak ve çevredeki uğultunun içindeki insan seslerini ayrıştırmak gerekiyor...
Emojilerin ardına gizlenmeden, sesimizin tonuyla, gözlerimizin ışığıyla kurulan o eski usul gerçek sohbetlere dönmenin zamanı gelmedi mi?
Birine "nasılsın?" diye sorduğumuzda, cevabı gerçekten duymak için beklemek gerekiyor...
Şehirleri binalar, yollar ya da karmaşık altyapılar değil; o binaların içindeki anilar ve o yollarda yürüyen insanların birbirine değen hikayeleri yaşatır.
Kalabalıklar içinde kaybolmak kolaydır; cesaret isteyen, o kalabalığın içinde birine elini uzatıp "seni görüyorum ve burada olduğunu biliyorum" diyebilmektir.
Beton yığınlarının arasında ruhlarımızın nefes alabileceği boşluklar açmak zorundayız.
Aksi takdirde, milyonlarca insanın bir arada olduğu ama kimsenin kimseyi tanımadığı devasa bir "yalnızlar mezarlığında" yaşamaya devam edeceğiz.
Eskiden “İnsan ne yerse odur” denirdi. Bugün bu cümleyi güncellemek gerekiyor: İnsan ne izliyorsa, neye maruz kalıyorsa ona dönüşüyor.
Bunu anlamak için akademik raporlara, uzun istatistiklere gerek yok. Bir kahvehaneye girin, bir apartman asansöründe iki gencin konuşmasına kulak verin ya da akşam saatlerinde bir evin salonuna bakın. Medyanın dili ve ahlakı nasıl dönüştürdüğü, bütün çıplaklığıyla oradadır.
Kelimeler Nasıl Kayboluyor?
Bir zamanlar insanlar derdini “üzgünüm”, “kırıldım”, “endişeliyim” diyerek anlatırdı. Bugün bu duyguların yerini tek kelimelik tepkiler aldı:
“Boş yapma.”
“Abartma.”
Utandırıcı, iğrenç anlamına gelen "Cringe”
Sosyal medyada izlenen videolar, tüketilen diziler, tartışma programları; düşünmeyi değil, refleks göstermeyi öğretiyor.
Karmaşık bir mesele karşısında durup düşünmek yerine, hazır kalıplarla konuşan bir dil yayılıyor.
Sonuç ortada: Kelime dağarcığı daralan birey, meseleyi de daraltıyor. Tartışmalar derinleşmiyor, sertleşiyor.
Nezaketin Günlük Hayattaki Çöküşü
Toplu taşımada birinin omuz atıp özür dilemediğine, trafikte camdan cama edilen küfürlere, sosyal medyada tanımadığı insanlara edilen hakaretlere bakın.
Bu hoyratlığın kaynağı sadece “kişisel kabalık” değil. Televizyonda izlenen tartışma programlarında bağıran kazanıyor.
Dizilerde en çok alkışlanan karakter, en sert olan. Sosyal medyada en çok etkileşim alan içerik, en kışkırtıcı olan. Medya, ölçülü olmayı değil, saldırgan olmayı ödüllendiriyor. Sokak da bunu taklit ediyor.
Nezaket artık erdem değil, “eziklik” olarak etiketleniyor.
Mahremiyetin Teşhiri: Evin İçi Artık Meydan Yeri
Gündüz kuşağı programlarını açın. Aile içi kavgalar, cinayetler, çocukların anne babasıyla yaşadığı en özel sorunlar milyonların önünde tartışılıyor.
Eskiden komşudan gizlenen meseleler, bugün stüdyo ışıkları altında reyting malzemesi.
Bu görüntülere alışan toplum, zamanla şuna ikna ediliyor: “Özel olan diye bir şey yok.”
Sonra bir bakıyorsunuz; insanlar sosyal medyada çocuklarının ağladığı anı, yaşlı anne babasının çaresizliğini, kendi en kırılgan hâllerini hiç düşünmeden paylaşıyor. Mahremiyet, değer olmaktan çıkıp içerik hâline geliyor.
Başarı Algısı Sokakta Nasıl Değişti?
Bir gence “Nasıl başarılı olunur?” diye sorun. Eskiden verilen cevaplar belliydi: okumak, çalışmak, meslek sahibi olmak.
Bugün ise cevaplar daha kısa ve daha tehlikeli:
“Fenomen olmak.”
“Bir şekilde tutturmak.”
“Viral olmak.”
Medya, emekle kazanılan başarıyı sıkıcı; hızlı parayı, gösterişli hayatları cazip gösteriyor. Dizilerde dürüst karakterler kaybediyor, kurnaz olanlar yükseliyor. Bu mesaj, özellikle genç zihinlerde ahlak ile başarı arasındaki bağı koparıyor.
Şiddetin Normalleştiği Anlar
Akşam haberlerini izleyin: cinayet görüntüleri, kavga videoları, linç sahneleri. Ardından bir dizi açılıyor; yine silahlar, yine intikam, yine güç gösterisi.
Bütün bunlar art arda geldiğinde şiddet, olağan bir dekor gibi algılanmaya başlıyor.
“Bu kadar olay varsa demek ki normal” düşüncesi sessizce yerleşiyor. Empati köreliyor. Güç, haklılıkla karıştırılıyor.
Son Söz: Kumanda Hâlâ Bizde mi?
Medya bu dönüşümü tek başına yapmıyor. Biz izledikçe, paylaştıkça, alkışladıkça bu düzen güçleniyor.
Ama kumanda hâlâ bizim elimizde.
Ne izlediğimiz, neye güldüğümüz, neyi normal saydığımız; dilimizi de ahlakımızı da belirliyor.
Kelimelerimizi korumazsak düşüncemizi, ahlakımızı korumazsak geleceğimizi kaybederiz.
Bu yüzden mesele sadece medya meselesi değil.
Bu, insan olarak kalma meselesidir.
Şimdi konuyu biraz da Niğde'de yaşanan örnek olaylara göre değerlendirelim;
Niğde’de akşamüstü;
Bor yolu üzerindeki çay ocağında ya da kahvehanede televizyon açık. Ekranda bir tartışma programı; herkes aynı anda konuşuyor, sesler yükseliyor, kimse kimseyi dinlemiyor. İşletmeci, kumandayla televizyonun sesini kısıyor ama ekrandaki gerginlik mekândan eksilmiyor. Masadaki sohbet de çok geçmeden aynı dile bürünüyor. Birkaç dakika içinde sesler yükseliyor, cümleler kısalıyor, sabır gittikçe azalıyor.
Niğde’de de, İstanbul’da da geçerli olan gerçek şu: Toplum ne izliyorsa, neye maruz kalıyorsa ona dönüşüyor.
Niğde merkezde bir lise çıkışı;
Gençlerin konuşmasına kulak verelim. Cümleler kısa, kelimeler az, ton sert. Duygular anlatılmıyor; etiketleniyor.
“Boş”,
“cringe”,
“saçma”… Hepsi bu.
Oysa aynı sokakta, biraz ileride bir bankta oturan yaşlılar hâlâ başka bir dil konuşuyor. Daha uzun cümleler, daha yavaş bir tempo, daha fazla anlam. Dede ile torun aynı kelimeleri kullanıyor ama aynı dili konuşmuyor.
Niğde Devlet Hastanesinin herhangi bir poliklinik önünde sabah saatleri;
Sıra tartışması çıkıyor. Kimse kimseye “buyurun” demiyor. Herkes haklı, herkes gergin. Bir anda yükselen sesler, ağır sözler…
Bu sertliğin kaynağı sadece günlük stres değil. Akşamları izlenen dizilerde sorunlar bağırarak çözülüyor.
Niğde’de birçok evde ya da işyerinde öğle saatlerinde televizyon açık;
Gündüz kuşağı programlarında aile içi kavgalar, gelin-kaynana hesaplaşmaları, özel hayatlar teşhir ediliyor.
Perde arkasında kalması gerekenler, stüdyo ışıkları altında tartışılıyor.
Bu görüntülere alışan bir toplum için mahremiyet artık korunacak bir değer değil.
Sonra sosyal medyada Niğde’den bir video düşüyor: bir aile kavgası, bir sokak tartışması, bir çocuğun ağlama anı… Kimse “bunu paylaşmalı mıyım?” diye sormuyor.
Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi çevresinde bir kafede gençler konuşuyor; Gelecek planları sorulduğunda cevaplar net:
“Bir şekilde tutmak.”
“Takipçi kasmak.”
“İnşallah viral olur.”
Televizyonda izlenen hayatlar, sosyal medyada parlatılan hikâyeler; emekle kazanılan başarıyı sıradan, hızlı yükselişi cazip gösteriyor. Ahlak, bu yarışta gereksiz bir yük gibi algılanıyor.
Televizyonda yayımlanan akşam haberleri;
Niğde’de yaşanan bir kavga ya da cinayet görüntüsü defalarca dönüyor. Ardından ulusal kanalda bir dizi başlıyor; yine silahlar, yine hesaplaşma...
Şiddet, ekranda sıradanlaştıkça sokakta da yabancı olmaktan çıkıyor.
Niğde küçük bir şehir olabilir. Ama medyanın etkisi burada da büyük. Çünkü ekran aynı ekran, dil aynı dil, mesaj aynı.
Ne izlediğimiz, neyi alkışladığımız, neyi normal saydığımız; Niğde’nin de dilini, ahlakını ve yarınını belirliyor.
Medeniyete ev sahipliği yapmış Kapadokyanın başkenti olan Niğde şehrinin insanları, kelimelerini kaybederse, hafızasını; ahlakını kaybederse, geleceğini yitirir...
Vesselam…
Yazının DevamıTürkiye’de medya artık yalnızca haber veren bir araç değil; düşünme biçimimizi, konuşma dilimizi ve hatta birbirimize bakışımızı şekillendiren güçlü bir aktör haline gelmiştir.
Sabah açılan televizyon, gün boyu elimizden düşmeyen telefonlar ve geceleri zihnimizi işgal eden sosyal medya akışları…
Hepsi, ne yazık ki toplumsal hafızamızın görünmez editörleri hâline gelmiş durumda...
Medya bir aynadır denir. Ancak Türkiye’de bu ayna çoğu zaman ya buğuludur ya da bilinçli olarak eğilip bükülmüştür.
Gerçekler olduğu gibi değil, “işimize geldiği gibi” yansıtılır.
Bir olay, farklı kanallarda bambaşka hikâyelere dönüşür; aynı gerçek, bir ekranda kahramanlık, diğerinde ihanet olarak sunulur.
Böylece toplum, hakikati aramak yerine kendi mahallesinin ekranına inanmayı seçer.
Bu tercihin bedeli ağırdır. Çünkü medya dili sertleştikçe toplum da sertleşir.
Tartışma kültürü yerini bağırmaya, eleştiri yerini linçe bırakır. Ekranlarda kurulan “biz ve onlar” dili, sokakta da karşılığını bulur.
Komşulukta mesafe artar, ortak acılarda bile ortak bir dil kurmak zorlaşır. Medya, birleştirmesi gerekirken ayrıştıran bir megafona dönüşür.
Bu tabloyu yalnızca büyük şehirlerin ekranlarından okumak ise eksik bir okuma olur. Türkiye’nin asıl nabzı, Niğde gibi Anadolu şehirlerinde atar.
Ancak ne yazık ki bu şehirlerin sesi, ulusal medyada çoğu zaman ya hiç duyulmaz ya da bir “olay” yaşandığında kısa bir alt yazıya sıkıştırılır.
Niğde, çoğu zaman ancak bir istatistikte, bir trafik kazası haberinde ya da mevsimlik tarım görüntüsünde hatırlanır.
Oysa Niğde; gençlerin gelecek kaygısını, çiftçinin toprağa tutunma mücadelesini, esnafın ayakta kalma çabasını ve sessiz bir sabrı içinde taşır.
Yerel medya burada hayati bir rol oynar. Ancak yerel basın, ekonomik baskılar ve görünmezlik duvarı arasında sıkışmış durumdadır.
Ne yeterince desteklenir ne de ciddiye alınır. Böyle olunca Niğde’nin gerçek sorunları, gündelik hayatın içinden süzülen hikâyeleri ve toplumsal hafızası kayıt altına alınamaz.
Medya sustukça şehir de susar; şehir sustukça merkez, taşrayı “sorunsuz” zanneder.
Sosyal medya ise bu sessizliği kırmak için bir fırsat gibi görünse de çoğu zaman yüzeysel bir vitrine dönüşür.
Gerçek sorunlar yerine temsili görüntüler, derinlikli tartışmalar yerine anlık tepkiler dolaşıma girer. Niğde de bu dijital kalabalıkta ya görünmez olur ya da birkaç klişeyle anılır.
Oysa medya, bir toplumun vicdanıdır. Gazetecilik; sadece olanı aktarmak değil, olanın arka planını sorgulamak, güçlünün karşısında durabilmek ve sesi duyulmayanı görünür kılmaktır.
Niğde gibi şehirlerin hikâyesi anlatılmadan Türkiye’nin hikâyesi tamamlanmış sayılmaz.
Bu noktada sorumluluk yalnızca medyada değildir. İzleyici de, okur da, kullanıcı da bu düzenin bir parçasıdır.
Ne izlediğimiz, neyi paylaştığımız, hangi dile alkış tuttuğumuz; medyanın yönünü belirler.
Talep edilen şey yüzeysellikse, sunulan da yüzeysellik olur. Öfke prim yapıyorsa, sağduyu geri plana itilir.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Medya bizi mi yansıtıyor, yoksa biz mi medyaya dönüşüyoruz?
Eğer ekrandaki dili normalleştiriyorsak, yarın aynaya baktığımızda gördüğümüz toplum da ondan çok farklı olmayacaktır.
Medya, Türk toplumunun kaderi değildir; ama kaderini etkileyen güçlü bir aktördür.
Onu dönüştürmek, önce dili yumuşatmakla, sonra hakikati savunmakla mümkündür.
Çünkü sağlıklı bir toplum, ancak Niğde’den tüm Türkiye'ye uzanan sağlıklı bir medya ikliminde nefes alabilir.
Vesselam...
Sosyal hayat, sanıldığı kadar doğaçlama ilerlemez. Herkes konuşur, ama ne yazık ki herkes iletişim kuramaz...
Çünkü iletişim; sadece kelimelerin ağzımızdan çıkması değil, o kelimelerin karşı tarafta nasıl yankı bulduğunu da hesaba katma sanatıdır.
Bugün yaşadığımız pek çok gerilimin, kırgınlığın ve kopuşun temelinde; “ne söylediğimizden çok, nasıl söylediğimiz” gerçeğini ısrarla görmezden gelmemiz yatmaktadır.
En temel kural şudur: Dinlemeden konuşan, anlaşılmayı bekleyemez... Sosyal hayatta insanlar çoğu zaman cevap vermek için dinler, anlamak için değil...
Karşımızdakinin sözünü bitirmesini beklemeden kurduğumuz cümleler, diyalog değil monolog üretir. Bu da iletişimi bir paylaşım alanı olmaktan çıkarıp, güç gösterisine dönüştürür.
Bir diğer görünmez kural, üsluptur...
Haklı olmak, her zaman doğru iletişim kurduğumuz anlamına gelmez... Ses tonunun yükseldiği, kelimelerin sertleştiği yerde haklılık hızla anlamını yitirir.
İnsanlar çoğu zaman söylenen sözü değil, o sözün kendilerine hissettirdiklerini hatırlar.
Kırıcı bir üslupla dile getirilen en doğru cümle bile, muhatabında savunma refleksi yaratır.
Empati, sosyal iletişimin bel kemiğidir; ancak en çok ihmal edilen unsurdur.
Kendi duygularımızı merkeze alıp, karşımızdakinin koşullarını yok saydığımızda iletişim tek yönlü bir trafiğe dönüşür.
“Ben olsam böyle yapmazdım” cümlesi, çoğu zaman anlamaya değil, yargılamaya açılan bir kapıdır.
Sosyal hayatta iletişimin bir diğer kuralı da susabilmeyi bilmektir. Her konuda fikrimiz olması, her ortamda konuşmamız gerektiği anlamına gelmez.
Bazen sessizlik; gereksiz sözlerden, kırıcı yorumlardan ve telafisi zor hatalardan daha erdemlidir.
Konuşmak bir beceriyse, susmak da bir olgunluktur...
Ve belki de en önemlisi: İletişim, kazanmak için değil, bağ kurmak için yapılır... Tartışmayı kazandığımız ama insanı kaybettiğimiz her an, aslında hepimiz biraz yenilmiş oluruz.
Sosyal hayat, haklıların değil; anlayabilenlerin, dinleyebilenlerin ve incitmeden konuşabilenlerin omuzlarında yükselir.
Bugün yeniden hatırlamamız gereken şey çok basit: Kelimelerimizi seçerken, karşımızdakinin kalbini de hesaba katmak zorundayız.
Çünkü iletişim; sadece konuşmak değil, birlikte var olabilmenin en incelikli yoludur...
Özetle sosyal hayatta iletişim kurarken sergileyeceğimiz duruş, Niğde Kalesi gibi dik ve vakur olmalıdır; ancak içimiz de o meşhur Niğde Elması gibi tatlı ve bereketli kalmalıdır.
Kaleden şehre bakarken hissettiğimiz o köklü tarih, bize birbirimize olan sorumluluğumuzu hatırlatır.
Bu şehirde "büyüklerin yanında ayak uzatılmadığı" gibi, söz de uzatılmaz; maksat bellidir, gönül kırmadan halleşmektir.
Elmanın tadı paylaştıkça çıktığı gibi, iletişimin bereketi de birbirimize sunduğumuz hoşgörüyle artar.
Nezaketimizin kaleler kadar sağlam, dilimizin ise bir elmanın tazeliği ve hoş kokusu kadar güzel olması dileğiyle...
Vesselam...
Yazının DevamıBir toplumun çöküşü tarihsel olarak incelendiğinde, bazen savaşlarla, bazen ekonomik krizlerle, bazen de doğal afetlerle başladığı görülmektedir.
Fakat modern dünyanın en büyük felaketi, kimsenin duymadığı bir gürültüyle sessiz bir beyin çürümesi (Brain Rot) ilerliyor.
Ve bu çürümenin laboratuvarı, cebimizde taşıdığımız o parlak ekranlar.
O parlak ekranlardaki her kaydırış ve dokunuş bir tuzak, her bildirim bir çağrı…
Sosyal medya, insan beynini hiç olmadığı kadar hızlı tüketilen bir kaynağa dönüştürdü.
Maalesef günümüzde artık düşünmek, sorgulamak, analiz etmek “vakit kaybı” olarak görülüyor.
Çünkü erişilebilir bilgi çok, ama değerli akıl maalesef aynı oranda yok...
Araştırmacılar açısından sonuç net: Toplumun dikkati, saniyeler içinde dağılan kırılgan bir yapıya dönüştü.
Sekiz saniyelik bir odaklanma süreci ile olaylar hakkında kararlar vererek geleceğimizi inşa etmeye çalışıyoruz...
Bugün insanlar yeni bir fikir üretmiyor; farkında değiliz belki ama fikir, insanların önüne yazılmış senaryolar gibi servis ediliyor.
Algoritmaların karanlık odasında, sizin hangi habere öfkeleneceğinize, hangi içerikle geleceğinize karar veriliyor.
İletişim araçları artık kamuoyunun nabzını tutmuyor; kamuoyu, algoritmaların nabzına göre şekilleniyor.
Ve ironik olan şu ki:Toplumun büyük bir kesimi, kendi fikrinin aslında "kendi fikri" olmadığını fark etmiyor.
Beyin çürümesi olarak tabir edilen kavram da tam olarak burada başlıyor.
Bugün sosyal medyada, her kullanıcı bir “uzman”, her yorum bir “analiz”, her video bir “tez.”
Arka planı olmayan cümleler, mesnetsiz iddialar, sahte haberler.
Ve bunların hepsi, milyonlarca beyin tarafından hiçbir süzgeçten geçmeden tüketiliyor.
Araştırmacı olarak en çok karşılaştığım durum: Gerçek, yalanın hızına yetişemiyor...
Bilgi kirliliği, sokaktaki vatandaştan akademisyene kadar herkesin zihnini dijital bir sis bulutu çevirmiş durumda...
Fark edilmiyor ya da önemsemiyor ama toplumsal beyin, günden güne ağır ağır çürüyor...
Zihin çürüyor ama tek kayıp maalesef bu da değil. İnsan ilişkileri de günden güne sessizce eriyor...
Bir manzara, gözle değil; telefon ekranının parlaklığıyla anlam buluyor. Bir dost sohbeti, yüz yüze değil; okunduysa değerli, cevap geldiyse anlamlı hale bürünüyor...
Hatta mutluluk bile dijital bir onay mekanizmasına teslim: Ne kadar beğeni, o kadar başarı.
Ne acıdır ki beğeni yoksa değer de yok... İnsanı insandan koparan bir duygusal çürüme hali…
Bugün okulda dikkatini toplayamayan bir çocuk, yarın karar veremeyen bir yetişkin haline geliyor.
Yüzeysel içeriklerle beslenen gençlik, sorgulama kültürünü kaybediyor.
Derin düşünme, araştırma, eleştirel bakış… Maalesef hepsi sosyal medyanın hız trafiğinde eziliyor.
Beyin çürümesi bireysel bir sorun değil; toplumsal bir çöküşün ayak sesleri olarak karşımıza çıkıyor...
Peki ne yapacağız?
Sosyal medyayı kapatalım diyen yok...
Ama kontrolü ele almazsak, bizi biz yapan o zihinsel damarlar kurumaya devam edecek.
Her gün belirli bir saat ekranı kapatmak, haber kaynağına değil, haberin kaynağına bakmak, kaydırarak değil, okuyarak bilgi almak, dijital değil, gerçek insan temasını büyütmek, yavaşlamayı öğrenmek…
Yukarıda sandıklarımın hepsi küçücük adımlar; ama toplumsal bir uyanışa dönüşebilecek kadar güçlü...
Beyin çürümesi sandığımız kadar uzak değil...
Sokaktaki insanın konuşmasında, gençlerin cümlelerinde, hatta haber bültenlerinin rutininde bile izleri var...
Bu çağın en büyük mücadelelerinden biri, ekranla göz göze geldiğimiz her saniyede başlıyor:
Düşünce özgürlüğümüzü algoritmalardan geri alma mücadelesinden galip olarak çıkabilmemiz umuduyla...
Vesselam...