yandex
Niğde tarihini yeniden yazmak gerekir | İdris YAVUZ | Köşe Yazıları | Niğde Anadolu Haber
  • DOLAR
    42,4377
    %0,01
  • EURO
    49,3274
    %0,33
  • G. Altın
    5.666,78
    %-0,26
  • Ç. Altın
    9.241,24
    %0,00
  • BIST
    10.874
    0
  • BITCOIN
    91,861.998
    1.29
  • ETHEREUM
    3,049.738
    0.43
  • DOLAR
    42,4377
    %0,01
  • EURO
    49,3274
    %0,33
  • G. Altın
    5.666,78
    %-0,26
  • Ç. Altın
    9.241,24
    %0,00
  • BIST
    10.874
    0
  • BITCOIN
    91,861.998
    1.29
  • ETHEREUM
    3,049.738
    0.43
İdris YAVUZ

Niğde tarihini yeniden yazmak gerekir

: 06-02-2025

Bu yazımı sonuna kadar okunduğunda ne demek istediğim net olarak anlaşılmış olacaksınız. Çünkü Kapaddokya ve Ihlara vadisinde bulunan Kiliseler, yer altı şehirler ve tarihi kalıntıların (Gümüşler Manastırı hariç) Türklere ait olduğunu göreceksiniz.

Niğde, İç Anadolu bölgesinde bulunan ve birçok medeniyetlere ev sahipliği yapmış, önemli bir yerleşim merkezidir. Niğde Müzesi'nde bulunan neolitik döneme ait, Âşıklı Höyük kazılarında ele geçen çanak-çömlek buluntulardan buranın en eski yerleşim yeri olduğunu ortaya koymaktadır. 

Niğde merkezinde, Kayaardı Tepesi ve Köşk Höyük'te bulunan neolitik ve kalkolitik dönemine ait tarihi eserler,  orta tunç çağlarından bu yana Niğde’nin eski bir yerleşim yeri olarak devam ede geldiğini göstermektedir.

Niğde, Hititler döneminden itibaren kendi adı ile değil de, bu günkü Kemerhisar'ın eski adı olan Tyana olarak anılmaktadır. Geç Hitit döneminde Niğde; Kayseri ve Ürgüp, Tabal Krallığına bağlıdır. İlk defa Niğde ismi bu dönemde ifade edildiği görülmüştür. Asur kaynaklarında, III. Salmanasar zamanında Tabal'da 24 adet küçük krallığın olduğu ifade edilmektedir. Bunlardan biride Nahita (Nekite) kralı Saruvanas'ın ismi Hitit hiyeroglif kitabelerinde yazılıdır.

Kemerhisar'da bulunan Frig kitabesi, buranın önemli bir yerleşim yeri olduğunu işaret etmektedir. Bundan sonra Niğde sırasıyla Kimmerlerin, Perslerin ve Kapadokya Krallığı'nın egemenliği altına girmiştir.

Niğde, Romalılar döneminde Tyana, daha sonra da Ösebya olarak anılmıştır. Roma İmparatorluğu; Doğu ve Batı şeklinde ikiye bölündüğü zaman Niğde; Doğu Bizans İmparatorluğu içinde yerini almıştır. Yedi asır boyunca Doğu Roma egemenliğinde kalan Niğde, Sasani ve Arap istilasına da maruz kalmıştır. 

Sürekli savaş alanı içinde kalan, huzursuz olan yöre insanları bölgeyi terk edip batıya göç etmişler. Bizanslılar, Kapadokya ve Kilikya’da boşalan bu yerlere Türkleri iskân etmişlerdir. Buralara getirilen Bulgar Türkleri Anadolu’ya Sultan Alpaslan'ın gelişinden beş buçuk asır önce yerleşmiştir. 

Bizans Devleti altıncı yüzyılda Türkleri Hıristiyanlaştırmaya başlamıştır. Bu dini, siyasi olaylar içinde Türklerin kendilerini Rum kültürüyle erimiştir. Doğu Anadolu da birçok Türk uyruğu da Ermenileşecektir.

Selçuklular Anadolu’ya girdiklerinde Hıristiyan olmuş Türklerin burada yerleştiklerini görmüşlerdir. Kaynaklar Niğde-Tarsus arasında bulunan Bulgar Dağında yaşayan, Bulgar Türk kavminden bahsetmektedir.

Türklerin Niğde'ye ilk akınları Melikşah zamanında olmuştur. Niğde ve çevresi Danişment Gazi ve oğlu Emir Gazi tarafından fethedilmiş ve kendilerine” ikta” olarak verilmiştir. M.S. l175'de II. Kılıçaslan Niğde bölgesini tamamen Selçuklu Sultanlığına bağlamıştır .

1243 Kösedağ Savaşı'ndan sonra da Niğde bölgesi İlhanlıların egemenliğine girmiş, 1366 yılında Karamanoğlu Alâeddin Ali Bey, Niğde ve havalisini Karamanoğlu Beyliği topraklarına katmıştır.  Niğde, 1470 yılında, Osmanlı Devleti sınırları içinde yerini almış ve Karaman Eyaleti'ne dâhil edilmiş, 1518 yılı Karaman Eyaleti Mufassal Defteri kayıtlarına göre Niğde bu eyaletin sancağı olmuştur.

Niğde Sancağı'nın etnik yapısını Müslüman Türkler, Ortodoks Türkler ve çok az sayıda Ortodoks Rumlar ile Ermeniler oluşturmaktaydı..Ortodokslar’ın bir kısmı madenci diğerleri yerlidir. Madenciler Trabzondan gelmişler, Bolkar Dağı ve Bereketli maden ocaklarında amelelik yapmışlardır. Maden Nahiyesi'nde, Suluca ova’daEyneli'de ve Ulukışla Kazası’nın Kavuklu, Ovacık, Eminlik köylerinde ikamet etmişler, 

Yerli Ortodokslar öteden beri Niğde de meskûn olanlardır. Bunların dilleri genellikle Türkçedir. 50 yaşından yukarı olan kadınların arasında Rumca bilen yok gibidir. Dolayısıyla Türkler, İslamiyet'ten ve İslam'ın buralara yayılmasından evvel Hıristiyan olup bu bölgeye gelip yerleşmişler. 

Yunanistan eskiden beri uyguladığı Bizans oyunlarını sergilemek suretiyle Anadolu'da yaşayan Ortodokslar üzerinde baskılar kurmaya devam etmiştir.  Bu amaçla papazlarını, doktorlarını ve öğretmenlerini Anadolu'ya göndermek suretiyle kışkirtmişlar. Aslında Niğde'de yaşayan Ermeni ve aslen Rum olanın sayısı fazla değildi

Yukardan beri, çeşitli belge ve kaynaklardan alarak anlatmaya çalıştığım Niğde tarihinin seyrini değiştirecek bilgileri siz okurlarımla paylaşmak istiyorum;

Niğde tarihinde, Kapadokya bölgesine yerleşen Hıristiyan Türkler, kendilerini düşmandan koruyacak yer altı şehirlerini kurmak zorunda kalmışlardır. Buralarda ibadet için kiliseler inşa etmişler. Buna göre Kapadokya’da bulunan mağara evler, yer altı şehirleri ve kiliseler, Niğde merkez kasaba ve köylerde bulunan kilise ve manastırların birçoğu, (Gümüşler Manastırı hariç) Hıristiyan Türklere aittir.

Niğde Sungur Bey Camisinin hemen yanında büyükçe bir kilise yer almaktadır. Bu kiliseye giden halk ile camiye giden cemaat yan yana yıllarca yaşamışlar, aralarında hiçbir zaman etnik ve dini bir sorun çıkmamıştır. Çünkü her iki cemaat mensubu da kendilerinin Türk olduklarının farkındaydılar. Hıristiyanlık ve Müslümanlık bir dindir, Türk ve Rum ise bir milletin adıdır.

Ne yazık ki, Cumhuriyetin ilanı ile birlikte 1923 yılında Lazan Mübadele antlaşması gereği zorunlu göç olayı gündeme gelmiştir. 1.250.000 bin kişi Türkiye’den Yunanistan’a, Yunanistan’dan da Türkiye’ye 200 bin kişi zorunlu olarak göç ettirilmiştir.

Türkiye’den Yunanistan’a Rum diye gönderilenler, Türkçeden başka dil bilmeyen, Ortodoks Hıristiyan Gagavuz ve Karamanlı Türkleridir. Yunanistan’dan Anadolu’ya getirilen arasında Müslüman Türklerin yanı sıra Bulgarca konuşan Pomaklar, Romanca konuşan Ulahlar, Rumca (Yunanca) konuşan Arnavutlar yer almaktadır.

Niğde, Nevşehir, Kayseri, Konya, Ankara bölgesi yoğun bir şekilde Hıristiyan Karamanlı Türklerin yerleşim yerleridir ve bu insanlar Rum’dur diye Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Hıristiyan olan bu Türkler Yunanlılar tarafından sırf Türk oldukları için horlanmışlar.

Hıristiyan Türklerin üzülerek yaktıkları bir ağıt onları bütün yönleriyle anlatmaya yetiyor:

"Gerçi Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz

Ne Türkçe yazar okuruz, ne de Rumca söyleriz

Öyle bir mahludi haddi tarikatımız vardır

Hurufumuz (harflerimiz) Yunanice, Türkçe meram eyleriz” diyorlar

Hıristiyan Türklerin zorunlu göçüne ilişkin Atatürk'ün üzüntüsünü Hamdullah Suphi Tanrıöver anılarında anlatırken; (Mahmut R. Kösemihal), "Biz Anadolu'nun bir miktar Hıristiyan Türk'ü ile Hıristiyan Elen'ini ayıran farkları incelemeye vakit bulamadan, mübadelede bir miktar Türk unsurunu Yunanistan'a göçtürdük." değerlendirmesinde bulunuyor.

Celal Bayar bir gün Hamdullah Suphi'ye, "Bilir misin Hamdullah, Atatürk'ün son yıllarda en büyük üzüntüsü ne idi?" diye sorar. Hamdullah Suphi bilmediğini söyleyince, cevabı kendisi verir:

"Anadolu'dan binlerce Hıristiyan Türk'ü göndermiş olmasıydı. Paşam yapmayın, yollamayın, bunlar özbeöz Türk’tür dedim. Kendisine kitaplar gönderdim, fakat dinlemedi."

Yunanistan'a gönderilen Türk Hıristiyanlar Türkiye'de Rum olarak adlandırılıp mübadeleye tabi tutulurken, Yunanistan'da da "TurkoSporos-Türk tohumu" diye aşağılanarak Yunanlı olarak kabul edilmediler. Gittikleri Batı Trakya'da, biraz da Anadolu'yu hatırlamak için olsa gerek, "Karaman" adını verdikleri bir yerleşim birimi kurdular. 

Yunanistan'da Batı Trakya Türklerinden daha fazla horlanan ve ayrıma tabi tutulan Türk Ortodoks Hıristiyanların birçoğunun daha sonra Avrupa'nın çeşitli ülkelerine dağıldığı biliniyor.

Bu konuda Niğde Tarihini ve gerçeklerini şekillendirmek üzere yeniden çeşitli kaynaklara başvurmak suretiyle araştırmalar yapılması gerekmektedir.


VEDA

Değerli okurlarım ve Anadolu Gazetesinde,  mutfağında görev yapan  kardeşlerime veda ederek  gazetedeki köşe yazılarıma son veriyorum.Sizlere başarılar diliyorum.

Yazının Devamı

ADALET VARSA HUZUR VARDIR

Sosyal adalet denince aklımıza ilk önce vicdan özgürlüğü, insanlar arasında eşitlik ve toplumda sosyal dayanışmanın sağlanması gelmektedir.

Bu konuda hiç kimse, diğer insanlardan üstün olduğunu iddia edemez. Çünkü insanın sorumluluk duygusuyla hareket edebilmesi için toplumda cinsiyet, ırk, renk, dil ve din esasına dayanan ayrımcılık olmamalıdır. Bunu da ancak sosyal adalet sağlar.

İslamiyet’te “Komşusu açken tok yatanlar bizden değildir” anlayışı yer almaktadır. 

Sosyal adaletin özünde kişi haklarının korunması, ekonomik değerlerin dağılımında imtiyazlı, mutlu azınlığa, ezen ve ezilene asla yer yoktur.

 Halife Hz. Ömer döneminde bir Yahudi arsasına cami yaptıran valiyi şikâyet edince Halife:

– Derhal cami yıkılsın, arsa hak sahibine verilsin, diye emir vermiştir.

 Hz. Ömer karanlık, soğuk ve dondurucu bir kış gecesi sahabeden İbn-i Abbas ile Mekke sokaklarında karşılaşır. Birlikte dolaşırlarken bir evden ağlayan çocuk sesleri duyulur.

Hz. Ömer (r.a.) kapıyı vurup selam verir ve izin alıp içeriye girer. Yaşlıca bir kadın ocağın başına oturmuş, hem ateşin üzerinde kaynayan tencereyi karıştırıyor hem de minicik yavruları susturmaya çalışıyor. Hz. Ömer (ra.) kadına: 

– Valide bu yavrular niye böyle durmadan ağlıyor? 

Kadın içini çekerek:

– İki günden beri açlar da ondan, diye cevap verir ve sonra:

– Oğlum şu ateşte kaynayan yemek değil. Çocukları oyalamak için tencereye çakıl taşları koydum durmadan kaynatıyorum. Evde pişirecek hiçbir şey yok. Bu gördüğün yavrular benim, anasız babasız yetim torunlarımdır.

Oğlum, kocam ve kardeşlerimin her biri bir savaşta şehit düştüler. Soylu ve zengin bir aile iken yoksul düştüm kimseye gidip hâlimi anlatmaya, el açıp bir şeyler dilenmeye de yüzüm tutmuyor. 

Hz. Ömer (r.a.) kadının sözünü bölerek üzgün bir sesle:

– Valide, Halife Ömer’e neden başvurup durumunu anlatmıyorsun, dedi 

Öfkelenen kadın halifeye şöyle bir baktı ve:

–  Halife Ömer’in her iki dünya elim yakasında olacak.

 Hz. Ömer (r.a.): 


– Niçin Ömer’e böyle beddua ediyorsun! Onun ne günahı vardır, dedi. 

Kadın: 

– Evladım! Ben şu ihtiyar hâlimle iki günden beri huzursuzum. O, Müslümanların reisi değil mi? Bizler önce Allah’a sonra do onun eline emanetiz. Gelip de benim hâlimi nasıl sormaz? Müslümanların reisi olmayı böyle kolay mı sanıyor?

Hz. Ömer (r.a.):

– Valide haklısın. Ama zavallı halifenin işi bir iki değil ki! Kim bilir başını kaşıyacak kadar bile boş zamanı yoktur, deyince kadın aynı kızgınlıkla sözlerine devam etti:

– Mademki dertlilerin derdine çare olmayacaktı, neden halife olmayı kabul etti? Benim babam, amcam, dayım ve gencecik oğlum hep onun ordularında şehit düştü. Böyle dertlerimize yeni dertler eklesin diye mi biz onu başımıza geçirdik?

Hz. Ömer (ra.) yerinden doğruldu. Bitkin bir sesle:

– Haklısın sen yine çocukları avut ben hemen dönerim, diyerek oradan ayrıldı. Yol boyunca ağzından tek kelime çıkmadı.

Doğruca devlet hazinesine vardık. Halife bir un çuvalını sırtına aldı, benim elime de bir yağ kabı tutuşturdu..

– Ey Müminlerin Emiri! Ne yapıyorsun? Bari müsaade ver de çuvalı ben alayım, dedim.

Hz. Ömer (r.a.):

– Hayır, ey İbn-i Abbas! Yorgunluktan yere yığılsam bile yükümü sırtımda götürürüm. “Dicle kenarında otlayan bir koyunu kurt kapsa İlahi adalet onun hesabını Ömer’den sorar”.

 Şu yaşlı kadın ve yavruları kimsesiz kalır; sorumlusu Ömer’dir. Bakımsızlık ve sefaletten bir ev çökse sorumlusu Ömer’in omuzlarındadır.

Ağır çuval yükü altında iki büklüm çadırına gelirler. Hz Ömer yemeği pişirir ve öksüz yavruların karınlarını doyurduktan sonra kadına:

– Sen yarın erkenden halifelik makamına gel der ve birlikte dışarı çıkarlar.

Yaşlı kadın, öğleye doğru halifelik makamına gelince orada Hz. Ömer’i hemen tanır ve olanlardan dolayı özür diler. Kadına ve öksüz torunlara emekli maaşı bağlanır. 

“Adalet Mülkün temelidir”. İnsanlığın vazgeçilmez değerlerinden birisi de adalettir.. 

İşte sosyal devlet anlayışı budur. Burada mazeret üretmeden mazlumun, yoksulun ve muhtaçların yanında olma zorunluluğu vardır.

Yazının Devamı

Ulukışlalı Sadrazam Kara Mehmet Paşa

Sadrazam (Öküz) Mehmet Paşa, Kervansarayı ve Külliyesi 

Ulukışla ilçemizin simgesi olan Öküz Mehmet Paşa Külliyesinin bölümleri; cami, zaviye, hamam, konuk odaları, kiler, imarethane, develik, ahır, çarşı ve müştemilatından meydana gelmiştir. Bu külliyeyi, Sultan I.Ahmet ve Sultan Genç Osman döneminde Sadrazamlık (Başbakanlık) yapan Oğuz boyundan Türkmen çocuğu Kara Mehmet Paşa, 1610-1622 yılları arasında baba yurdu olan Ulukışla’ya bir vefa borcu niyetiyle yaptırmıştır. Aynı zamanda bu eser Hicaz yolu üzerindedir ve bu nedenle tüm yolcu ve ticaret kervanlarına hizmet verdiği gibi Osmanlı Ordusunun Doğu seferlerine giderken barındığı, ikmal ve lojistik destek sağlandığı, İç Anadolu’nun en büyük kervansaraylarından biridir. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde bu nadide eseri anlatırken 

“Karaman Ereğli’sinden yine kıble tarafına giderek 9 saatte Ulukışlak kasabasına menzil aldık. Bu kasaba Karaman eyaletinin Niğde sancağında, Koca Mehmet vakfıdır. En meşhur camii Koca Mehmet Paşa Camiidir. Kubbeli ve minareli, avlusu mermer döşeli şirin bir camidir. Yanında bir zaviyesi, latif bir hamamı, büyücek bir hanı vardır. Güya bu han bu şehrin kalesidir. 170 ocaktır. Başka bir harem odalığı, develiği, 300 tavla at alır ahırı, avlusu, ortasında büyük bir havuz, bir kileri ve yemek yedirilen bir imareti var. Her akşam ocak başına birer bakır sini ile beşer tas buğday çorbası beşer ekmek, birer yağ kandili ve her at başına birer torba yem verilir. Nimeti bol, vakfı sağlam bir hayrattır. 300 kadar dükkânları vardır. Bu binaların tamamı kâgir ve baştanbaşa kurşunla örtülü olup, Mehmet Paşa vakfıdır.”diyor

Buraya gelen yolculardan yerli, yabancı, Müslim ya da gayri Müslim olsun fark etmez, üç gün yemesi, içmesi, barınması, hayvanlarının bakımı dâhil hiç bir ücret alınmaması vakıf şartnamesi gereğidir. 

Bu eser, Şair Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han duvarları” şiirine de konu olmuştur.

Not; Kervansarayın önüne, yâda içine kaide üzerine yazısı yazılarak büst yapılmasını teklif ediyorum. Tarikte ilk kez Niğde’den Vezir’i Azam (Başbakan) çıkması önemli bir tespittir.


Yazının Devamı

GELECEĞİMİZİN TEMİNATI ÇOCUKLARIMIZ

Çocuk eğitiminin ne denli önemli olduğunu bilmeyen var mıdır?  Endişemiz gelecek yıllarda okumayıp eğitim almayanlar ya da bir meslekí formasyona sahip olmayanlar için pek kolay olamayacak gibi görünüyor.

Çocuk eğitimi elbette ki çok önemlidir. Çocuğa iyi davranışlar kazandırmak, kendi kültür değerlerini ve inancını yaşayabilmelerini sağlamak, kişilikli ve bilgili yetiştirmek dahada önemlidir.

Okullarda okumak, bir meslek edinmek için diploma almakda yeterli olmuyor. Bir çocuğun geleceğe hazırlanması, ona  güzel ahlâk kazandırma, iyi bir insan olarak yetiştirilmesi  için eğitim şarttır. 

Veliler çocukların okula düzenli devam etmeleriyle ve dersleriyle ilgilenmeli, eve geldikleri zaman, bugün neler öğrendiğini sormalı. Yanlış bir şey öğrenmişse uygun bir dil ile doğrusunu öğretmeye çalışmalı.

Çocukların kimlerle, nerede ve nasıl arkadaşlık yaptıklarına dikkat etmeli... İyi kimselerle arkadaşlık etmelerini, onlara güven aşılayip,  sorumluluk verilmeli. Onlara asla kaldıramiyacakları şeyleri yüklenmemeli..

Çocuklara en iyi model kendi anne-babalarıdır. Bu nedenle cocuklarımıza öncelikle her açıdan kendimizin iyi örnek olması gerekir.

                                                                               

Neslimiz'in devamı ve geleceğimizin teminatı olan çocuklarımıza ne kadar önem veriyoruz?

Bu konuda herkes üzerine düşeni yapıyor mu?

 Aslında bizim inanç geleneğimizde “Her çocuk dünyaya temiz olarak gelir. Sonradan onun Müslüman veya gayri Müslim olmasına ailesi yada çevresi vesile olur.

Çocuklar, annelerin koruması altında, uzun ve yorucu bir çabayla hayata hazırlanırlar. Her çocuk düşünce ve fikir yapısı yanında duygu ve sevgi değerlerine de sahiptir.

Bugün “çocuk ıslahevlerinde” anasız-babasız büyüyen çocuklarda psikolojik bozukluklar görülmektedir. “Ağaçlar su ile beslenmeli, çocuklar sevgiyle, ilgiyle büyütülmelidir”. 

Su nasıl kabın şeklini alırsa, hamur elde nasıl şekillenirse çocuk da iyi huylarını aile ortamından alır. Eğer anne-baba çocuğuna iyi örnek olursa o çocuk, meyveli ağaç gibi verimli olur.

Aile ortamından uzak, eğitimsiz, sevgisiz yetişen çocukların bunalıma düştüklerini biliyoruz. Aslında çocukların sadece maddi ihtiyaçlarını karşılamakla da onların problemleri çözülmez. 

Çünkü çocuk her gördüğünü taklit eder ve her şeyi olduğu gibi alır. Bu bakımdan çocuğa doğruyu, yanlışı, güzeli, çirkini öğretirken daima hoşgörülü davranmak gerekir.

Dünyaca bilinen ünlü bilim adamı “EİNSTEİNE” der ki, “Bugünün gençleri çabuk iş gören bir makine gibi yetişmektedir. Fakat insan asla bir makine olmamalıdır. İnsanın iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini ayıracak bir kafası olmalıdır.

Bu kafa yerinde değilse onun hiç makineden farkı kalmaz. Ben bugünkü gençlikte en büyük eksikliği bu noktada görmekteyim. Biz çocuğa başka türlü terbiye vermeliyiz. Yoksa bu çocukların talimli köpeklerden hiç farkı kalmayacaktır” diyor. 


Çocuğu tek başına bilgiyle donatmakta yetmez, Onları etik açıdan da takviye etmeliyiz. İlimle ahlak, etle tırnak gibi birbirlerini tamamlayan unsurlardır.

Çocuğun terbiyesine önem vermeyen aileler onu tehlikeye kendi eliyle atmış olurlar. Bunun zararını hem kendisi hem de çevresi görecektir.

Her çocuğun özünde, mayasında iyiliğe, kötülüğe yatkınlık vardır. Onları güzellikle, hoşgörüyle düzeltmek gerekir. Terbiye hiçbir zaman baskıyla yapılmaz. 

Çocuğa tatlı dille, güler yüzle yaklaşmalı, gereksiz yere şiddet gösterilmemelidir. Çünkü aşırı baskı çocuğu isyana sürükler. 

Çocuğun ileriki dönemde mutlu yada mutsuz, başarılı ya da başarısız olmasında  ailededen almış olduğu bu eğitim önemlidir.

Çocuğa anne ve baba güven telkin etmeli, onların yanında başkaları aleyhinde asla konuşmamalı.

Çocuklar bizim geleceğimizdir. onları iyi birer insan olarak hayata hazırlamalıyız. Çünkü Çocuk terbiyesi zordur ve aynı zamanda sabır isteyen kutsal bir görevdir.

Yazının Devamı

TÜRK’ÜN SİNSİ DÜŞMANI SİYONİZMDİR


İran’ın Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani İsrail’e karşı sert davranışlarıyla tanınan bir askerdi. Yahudiler onun varlığından oldukça rahatsızdı. Pentagon, ABD Başkanı Donald Trump'ın talimatı ile İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'nin Bağdat yakınlarında öldürüldüğünü açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump tutarsız, dengesiz bir liderdi. Çünkü Amerikan Senatosu ve Pentagon, silah Baronları Yahudi lobilerinin tekelinde ve Ortadoğu’nun kan gölüne dönüşmesinin kararını da onlar veriyordu.

 Şimdilerde hedef tahtasına konmak istenen ülke Türkiye'dir. Daha önce biz bunun acı reçetesini fazlasıyla yaşadık. 

Yakın tarihimizde Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl'in Sultan Abdülhamid’e karşı yaptığı ihanetleri biliyoruz. Komünizmin babası Alman asıllı Karl Marx, Rusya’da Komünizmin kurucu lideri Lenin’in Yahudi asıllı olduğunu bilmeyen yoktur. 

Bu açıdan bakıldığında ABD, Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere devletlerinin karar vericileri Mason localarının emrindedir.

Osmanlı İmparatorluğunun ihtişamlı, görkemli saltanatı son dönemlerinde, yöneticilerin yanlış uygulamalarıyla ağır ağır çökme noktasına gelmiştir. 

Halbuki Yavuz Sultan Selim Han bir gün paşalarını toplayıp, duvardaki dünya haritasını göstererek; “Heyhat! Şu dünya bir Sultan’ın yönetimine fazla, ikiye de çok azdır” diyordu.

Uçsuz bucaksız Osmanlı İmparatorluğu şimdi lime lime parçalanıyordu. Tanzimat’ın getirdiği yarım yamalak hürriyetle, asırlarca devam eden Türk töresi yok ediliyordu.

Bu gün Ortadoğu’da güçlü bir Türk devletinin varlığı Yahudi Baronlarını rahatsız etmiş, gizli istihbarat örgütleri marifetiyle bu konuda radikal kararlara imza atmışlardır.

Örneğin, ülkemizde halkı sınıf ve zümrelere ayırma,  İnanç sistemini istismar etme, Sanayii’nin ziraatı ezmesi, hizmete liyakatsiz insanları getirilme, iktisadi krizle yoksulluğu körükleme çabaları Siyonizm’in sinsi planları olmuştur.

Kanuni Sultan Süleyman’ın kapitülasyonuyla Avrupa’ya verilen taviz, Sultan Mahmut’un koltuğunu koruma pahasına ilan ettiği Tanzimat Fermanı İmparatorluğun sonunu getirmiştir.

Böylece altı yüz yıllık çınar ağacının özüne kurt düşmüştür. Bundan sonraki dönemlerde de bu çöküntü devam ede gelmiştir. Milli Şair Mehmet Akif Ersoy;

“Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak,

Alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak.” Diyor.

Böylece Türk milleti, töresini ve geleneğini terk etmenin bedelini ağır ödemiştir. Anadolu Fransızlar, İtalyanlar, Yunanlılar ve İngilizler tarafından işgal edilmiş. Netice olarak Misak-ı Milli sınırları içinde kalan yerler İstiklal Savaşı ile korunabilmiştir.

Bu gün Osmanlı İmparatorluğun enkazları üzerinde tam otuz beş devlet kurulmuştur. Ülkemizi sinsi planlardan kurtaran, bu cennet vatanı bize armağan edenleri minnet ve şükranla yad ediyoruz. 


Düşman yine aynı düşman. Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur. Anadolu’yu Ortadoğu bataklığına çekmek isteyenlerin niyetleri ortadadır. Bu tuzağa asla düşmemeliyiz. Bilinmelidir ki, Türk İslam aleminin en sinsi düşmanı İsrail ve Yahudi lobileridir..

Yazının Devamı
Copyright © 2023 Tüm Hakları Saklıdır Dada Medya
Web Tasarım - Sosyal Medya Yönetimi - Reklam Ajansı - Video Çekim - Grafik Tasarım - Niğde Ajans