yandex
EBÛ ALİ SÎNA İLE PAZARLIĞA GİRİŞTİLER | İdris YAVUZ | Köşe Yazıları | Niğde Anadolu Haber
  • DOLAR
    42,4377
    %0,01
  • EURO
    49,3274
    %0,33
  • G. Altın
    5.666,78
    %-0,26
  • Ç. Altın
    9.241,24
    %0,00
  • BIST
    10.874
    0
  • BITCOIN
    91,861.998
    1.29
  • ETHEREUM
    3,049.738
    0.43
  • DOLAR
    42,4377
    %0,01
  • EURO
    49,3274
    %0,33
  • G. Altın
    5.666,78
    %-0,26
  • Ç. Altın
    9.241,24
    %0,00
  • BIST
    10.874
    0
  • BITCOIN
    91,861.998
    1.29
  • ETHEREUM
    3,049.738
    0.43
İdris YAVUZ

EBÛ ALİ SÎNA İLE PAZARLIĞA GİRİŞTİLER

: 27-07-2023

 “AL TEKKE VER KÜLAH”

Ebû Ali Sîna geriden biraz onu seyretti. Sonra onun yanına geldi ve:

—Beyim! Allah rızası için bana biraz dünyalık, sadaka ver, diye masum bir duruşla dileğini iletti. O hasis, cimri hoca, sofrada zeytin çürüklerini bile avucunun içinde sıkar, altından bir damla suyu çıkarsa onu da yalar ve bunu da kar sayardı. İnsanın canı her şeyden değerlidir. Ve bu Hüdanın emanetidir. Hasisliği yüzünden kendi canını ve hayatını hiçe  sayardı. Kendi yediğinde bile kendisinin gözü kalırdı. Ailesinin, çoluk çocuğunun, köle ve cariyelerinin yediklerine göz dikerdi Allah’ın lutf-u ihsan eylediği nimetleri böyle esirgeyen, rızkı veren hüdaya nankörlük yapan bir adamdı. Bu düşüncedeki bir insan dışardan gelenlere sadaka mı verirdi. Ebû Ali Sîna’nın isteğini reddetti ve yanında çalışanlara onu kovmalarını, dövmelerini emretti. Ayrıca kendi de kötü sözlerle hakaret etti. Ebû Ali Sîna sırf deneme için yaptığı bu talebe, ağır bir şekilde karşılık görünce bir an düşündü. Demek ki gerçek ihtiyaç sahibi bu adamdan bir şey isterse göreceği muamelenin bu olacağını görerek üzüldü. Oradan çekip gitti.

Hoca’nın adamlarından birine onun en çok neyi sevdiğini sordu. Büyük katır hayvanlarına dayanamadığını, hiçbir zevkine üç beş akçe vermezken, bu uğurda para sarf etmekten kaçınmadığını öğrendi.

Ebû Ali Sîna biraz sonra elindeki asaya bir efsun okudu, üfledi. Genç bir katır yaptı. Kendi kıyafetini de değiştirdi. Katır’ın üzerine bindi. Hoca’nın önünden geçiyordu. Hayvanın dizgini koptu ve oynamaya zıplamaya başladı. Hoca katıra bayılmıştı. Ebû Ali Sîna’yı kapının önüne çağırdı, pazarlığa giriştiler. “Al tekke ver külah” yüz altına pazarlığı kestiler. Ebû Ali Sîna bu cimri adamdan yüz altın lirayı almayı başardı. Hoca pek beğendiği artık kendi malı saydığı sevdiği katırına bindi. Yanına hizmetkarlardan bir kaçını aldı, kıra doğru gezmeye çıktı. Hayvanın üzerinde biraz keyif sergiledikten sonra bir bağın içine girdiler. Üzümler de  güzeldi. Ama para ile almak vardı. Bu çingene hocanın işine gelmezdi. Biraz oturdular, dinlendiler. Hoca tekrar katırına binde ve yola revan oldu. Hayvan kuvvetli ve dinçti. Hızlandı, yürüdü. Adamlar arkada kalmıştı. Hoca yolda bir namazgah gördü, önünde de billur gibi akan çeşme vardı. Hayvan su içmek istedi. Hoca katırı yalağa yanaştırdı. Hayvan başını suya uzatır gibi yaptı, bir silkindi çeşmenin oluğundan içeri kaçtı. Hoca sırtüstü yere düştü. Gözü hep oluktaydı. Katırın yalnız başı gözüküyor ve iki kulağını oynatıyordu. Hoca cidden şaşırmıştı. Bu bir rüya değildi. Kendi de çıldırmamıştı. Fakat katırın oluğa kaçtığı ve  devamlı kulaklarını da oynattığı açık ve seçikti. Hoca bu hal üzerine şaşkınlık geçirirken adamları geldi. Hocayı yere düşmüş, abuk sabuk söylenir vaziyette buldular. Hoca hiç durmadan parmağı ile çeşmenin oluğunu göstererek “katıra bakın katıra, kulaklarını nasıl oynatıyor” diye deli gibi söyleniyordu. Adamları şaşkındı. Onu evine götürmek istediler. O bunca verdiği para ile aldığı katırı bırakıp nasıl gidebilirdi? İşte şimdi çıldıracaktı. Yanındakiler hocanın delirdiğine hükmettiler, zorla alıp götürdüler. O hala katırım kaldı diye bas bas bağırıyordu. Evinde, sokakta, her yerde, bu katır hikayesini, anlatması sonucu hocayı tımarhaneye yatırdılar.

Hoca Ebû Ali Sîna’nın efsununa uğramıştı. Kendisinin gözü önünde katır oluğa girmiş ve kulaklarını oynatmıştı. Aynen böyle olmuştu. Gerçeği tarif ile soranlara  yalan söyleyecek değildi ya. Tımarhanede her sabah katır nereye kaçtı diye sorarlar, “katır çeşmenin oluğuna kaçtı” der elinin yalnız iki parmağını uzatıp açarak “böyle iki kulağını salladı” diye taklit yapardı. Doktor  da bu cevabın sonunda “yenmek” üzere otuz sopa vurulmasını emrederdi. Allah’ın her günü bu soruyu tekrar eder, hoca da sopa ziyafetini afiyetle yerdi. Aradan bir ay geçtikten sonra Ebû Ali Sîna hocayı yoklamak için tımarhaneye gitti. Hoca onu hemen tanıdı. Kurtarması için ona yalvardı, yakardı. Çıkınca verilmek üzere iki yüz altına hocayı kurtarmağa razı oldu. Ebû Ali Sîna’nın talimatı ile ertesi gün muayeneye gelen doktora akıllandığını söyledi. Katır hikayesi sorulunca “yahu hiç koca katır çeşmenin ufacık oluğuna girer mi?” diyerek yakasını zor kurtardı. Aklının başına gelmesini sağladı. Nasihatten ders almasını bilmeyen cimri hoca, öyle bir musibetle uslanır mı? Alıştığı o fena huylardan vazgeçebilir miydi. İki gün sonra, Ebû Ali Sîna anlaşma gereğince altınları almaya geldi. Hoca vermemek için gece gündüz düşündü. Bir türlü çaresini bulamadı. Vermek de istemiyordu. Ebû Ali Sîna iki parmağını katırın kulağına benzetip oynattı. Bu işaret “tımarhanedeki kızılcık ağacının yemişini unutma” tehdidini yapmasından daha etkiliydi. Yoksa hocadan bir altın bile alamayacaktı.

Ebû Ali Sîna bu gizli yaptığı marifette de başarılı olunca, bunu şehrin halkına duyurmak istedi. Hünerlerini yapmaya başladı. Elindeki asasına bir efsun okudu, bir Arap köle şekline koydu. Ve işkembeci dükkanına yollayarak her gün bir kelle aldırıyordu. Arap köle işkembeciye her gün darphaneden yeni çıkmış bir sikke veriyor, işkembeci de bunları ayrı bir yerde biriktiriyordu. Bir gün işkembecinin bir yere toplu para vermesi gerekti. İşkembeci kutuyu açtı, paralar kağıt olmuştu. Hayretle, bu adam muhakkak sihirbazdır diye söylendi. Derken Arap arkasında bir sepetle kelle almaya geldi. İşkembeci gerçekten öfkelenmişti. Birden galeyana geldi. Elindeki koca kepçeyi adamın kafasına vurdu. Arap ölü gibi yere düştü. Fakat yerde yatan adam değil, bir asa idi.

Ebû Ali Sîna kalkıp işkembeciye geldi. “Hani benim arabım nerede” diye şikayete başladı. İşkembeci, Ebû Ali Sîna’nın yakasına yapışıp, sihirbaz sensin, gönderdiğin paralar kağıt oldu. Arab’ın işte yerde yatıyor” dedi. Ebû Ali Sîna “Arabı’mı isterim” diye diretti. Dükkanın önünde bir alay halk toplanmıştı. Haklıyı haksızı öğrenmeğe gayret ediyorlardı. Halk iki gruba ayrılmıştı. Bir kısmı Ebû Ali Sîna’yı, diğer kısmı ise işkembeciyi suçlu buluyordu. Bir büyük bir kavga çıktı. sopa, taş ve yumrukla insanlar birbirlerine girdiler. Şehrin zabıtası gelerek insanları ayırdı, Ebû Ali Sîna ve işkembeciyi hakimin huzuruna götürdüler.

  DEVAM EDECEK 


VEDA

Değerli okurlarım ve Anadolu Gazetesinde,  mutfağında görev yapan  kardeşlerime veda ederek  gazetedeki köşe yazılarıma son veriyorum.Sizlere başarılar diliyorum.

Yazının Devamı

ADALET VARSA HUZUR VARDIR

Sosyal adalet denince aklımıza ilk önce vicdan özgürlüğü, insanlar arasında eşitlik ve toplumda sosyal dayanışmanın sağlanması gelmektedir.

Bu konuda hiç kimse, diğer insanlardan üstün olduğunu iddia edemez. Çünkü insanın sorumluluk duygusuyla hareket edebilmesi için toplumda cinsiyet, ırk, renk, dil ve din esasına dayanan ayrımcılık olmamalıdır. Bunu da ancak sosyal adalet sağlar.

İslamiyet’te “Komşusu açken tok yatanlar bizden değildir” anlayışı yer almaktadır. 

Sosyal adaletin özünde kişi haklarının korunması, ekonomik değerlerin dağılımında imtiyazlı, mutlu azınlığa, ezen ve ezilene asla yer yoktur.

 Halife Hz. Ömer döneminde bir Yahudi arsasına cami yaptıran valiyi şikâyet edince Halife:

– Derhal cami yıkılsın, arsa hak sahibine verilsin, diye emir vermiştir.

 Hz. Ömer karanlık, soğuk ve dondurucu bir kış gecesi sahabeden İbn-i Abbas ile Mekke sokaklarında karşılaşır. Birlikte dolaşırlarken bir evden ağlayan çocuk sesleri duyulur.

Hz. Ömer (r.a.) kapıyı vurup selam verir ve izin alıp içeriye girer. Yaşlıca bir kadın ocağın başına oturmuş, hem ateşin üzerinde kaynayan tencereyi karıştırıyor hem de minicik yavruları susturmaya çalışıyor. Hz. Ömer (ra.) kadına: 

– Valide bu yavrular niye böyle durmadan ağlıyor? 

Kadın içini çekerek:

– İki günden beri açlar da ondan, diye cevap verir ve sonra:

– Oğlum şu ateşte kaynayan yemek değil. Çocukları oyalamak için tencereye çakıl taşları koydum durmadan kaynatıyorum. Evde pişirecek hiçbir şey yok. Bu gördüğün yavrular benim, anasız babasız yetim torunlarımdır.

Oğlum, kocam ve kardeşlerimin her biri bir savaşta şehit düştüler. Soylu ve zengin bir aile iken yoksul düştüm kimseye gidip hâlimi anlatmaya, el açıp bir şeyler dilenmeye de yüzüm tutmuyor. 

Hz. Ömer (r.a.) kadının sözünü bölerek üzgün bir sesle:

– Valide, Halife Ömer’e neden başvurup durumunu anlatmıyorsun, dedi 

Öfkelenen kadın halifeye şöyle bir baktı ve:

–  Halife Ömer’in her iki dünya elim yakasında olacak.

 Hz. Ömer (r.a.): 


– Niçin Ömer’e böyle beddua ediyorsun! Onun ne günahı vardır, dedi. 

Kadın: 

– Evladım! Ben şu ihtiyar hâlimle iki günden beri huzursuzum. O, Müslümanların reisi değil mi? Bizler önce Allah’a sonra do onun eline emanetiz. Gelip de benim hâlimi nasıl sormaz? Müslümanların reisi olmayı böyle kolay mı sanıyor?

Hz. Ömer (r.a.):

– Valide haklısın. Ama zavallı halifenin işi bir iki değil ki! Kim bilir başını kaşıyacak kadar bile boş zamanı yoktur, deyince kadın aynı kızgınlıkla sözlerine devam etti:

– Mademki dertlilerin derdine çare olmayacaktı, neden halife olmayı kabul etti? Benim babam, amcam, dayım ve gencecik oğlum hep onun ordularında şehit düştü. Böyle dertlerimize yeni dertler eklesin diye mi biz onu başımıza geçirdik?

Hz. Ömer (ra.) yerinden doğruldu. Bitkin bir sesle:

– Haklısın sen yine çocukları avut ben hemen dönerim, diyerek oradan ayrıldı. Yol boyunca ağzından tek kelime çıkmadı.

Doğruca devlet hazinesine vardık. Halife bir un çuvalını sırtına aldı, benim elime de bir yağ kabı tutuşturdu..

– Ey Müminlerin Emiri! Ne yapıyorsun? Bari müsaade ver de çuvalı ben alayım, dedim.

Hz. Ömer (r.a.):

– Hayır, ey İbn-i Abbas! Yorgunluktan yere yığılsam bile yükümü sırtımda götürürüm. “Dicle kenarında otlayan bir koyunu kurt kapsa İlahi adalet onun hesabını Ömer’den sorar”.

 Şu yaşlı kadın ve yavruları kimsesiz kalır; sorumlusu Ömer’dir. Bakımsızlık ve sefaletten bir ev çökse sorumlusu Ömer’in omuzlarındadır.

Ağır çuval yükü altında iki büklüm çadırına gelirler. Hz Ömer yemeği pişirir ve öksüz yavruların karınlarını doyurduktan sonra kadına:

– Sen yarın erkenden halifelik makamına gel der ve birlikte dışarı çıkarlar.

Yaşlı kadın, öğleye doğru halifelik makamına gelince orada Hz. Ömer’i hemen tanır ve olanlardan dolayı özür diler. Kadına ve öksüz torunlara emekli maaşı bağlanır. 

“Adalet Mülkün temelidir”. İnsanlığın vazgeçilmez değerlerinden birisi de adalettir.. 

İşte sosyal devlet anlayışı budur. Burada mazeret üretmeden mazlumun, yoksulun ve muhtaçların yanında olma zorunluluğu vardır.

Yazının Devamı

Ulukışlalı Sadrazam Kara Mehmet Paşa

Sadrazam (Öküz) Mehmet Paşa, Kervansarayı ve Külliyesi 

Ulukışla ilçemizin simgesi olan Öküz Mehmet Paşa Külliyesinin bölümleri; cami, zaviye, hamam, konuk odaları, kiler, imarethane, develik, ahır, çarşı ve müştemilatından meydana gelmiştir. Bu külliyeyi, Sultan I.Ahmet ve Sultan Genç Osman döneminde Sadrazamlık (Başbakanlık) yapan Oğuz boyundan Türkmen çocuğu Kara Mehmet Paşa, 1610-1622 yılları arasında baba yurdu olan Ulukışla’ya bir vefa borcu niyetiyle yaptırmıştır. Aynı zamanda bu eser Hicaz yolu üzerindedir ve bu nedenle tüm yolcu ve ticaret kervanlarına hizmet verdiği gibi Osmanlı Ordusunun Doğu seferlerine giderken barındığı, ikmal ve lojistik destek sağlandığı, İç Anadolu’nun en büyük kervansaraylarından biridir. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde bu nadide eseri anlatırken 

“Karaman Ereğli’sinden yine kıble tarafına giderek 9 saatte Ulukışlak kasabasına menzil aldık. Bu kasaba Karaman eyaletinin Niğde sancağında, Koca Mehmet vakfıdır. En meşhur camii Koca Mehmet Paşa Camiidir. Kubbeli ve minareli, avlusu mermer döşeli şirin bir camidir. Yanında bir zaviyesi, latif bir hamamı, büyücek bir hanı vardır. Güya bu han bu şehrin kalesidir. 170 ocaktır. Başka bir harem odalığı, develiği, 300 tavla at alır ahırı, avlusu, ortasında büyük bir havuz, bir kileri ve yemek yedirilen bir imareti var. Her akşam ocak başına birer bakır sini ile beşer tas buğday çorbası beşer ekmek, birer yağ kandili ve her at başına birer torba yem verilir. Nimeti bol, vakfı sağlam bir hayrattır. 300 kadar dükkânları vardır. Bu binaların tamamı kâgir ve baştanbaşa kurşunla örtülü olup, Mehmet Paşa vakfıdır.”diyor

Buraya gelen yolculardan yerli, yabancı, Müslim ya da gayri Müslim olsun fark etmez, üç gün yemesi, içmesi, barınması, hayvanlarının bakımı dâhil hiç bir ücret alınmaması vakıf şartnamesi gereğidir. 

Bu eser, Şair Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han duvarları” şiirine de konu olmuştur.

Not; Kervansarayın önüne, yâda içine kaide üzerine yazısı yazılarak büst yapılmasını teklif ediyorum. Tarikte ilk kez Niğde’den Vezir’i Azam (Başbakan) çıkması önemli bir tespittir.


Yazının Devamı

GELECEĞİMİZİN TEMİNATI ÇOCUKLARIMIZ

Çocuk eğitiminin ne denli önemli olduğunu bilmeyen var mıdır?  Endişemiz gelecek yıllarda okumayıp eğitim almayanlar ya da bir meslekí formasyona sahip olmayanlar için pek kolay olamayacak gibi görünüyor.

Çocuk eğitimi elbette ki çok önemlidir. Çocuğa iyi davranışlar kazandırmak, kendi kültür değerlerini ve inancını yaşayabilmelerini sağlamak, kişilikli ve bilgili yetiştirmek dahada önemlidir.

Okullarda okumak, bir meslek edinmek için diploma almakda yeterli olmuyor. Bir çocuğun geleceğe hazırlanması, ona  güzel ahlâk kazandırma, iyi bir insan olarak yetiştirilmesi  için eğitim şarttır. 

Veliler çocukların okula düzenli devam etmeleriyle ve dersleriyle ilgilenmeli, eve geldikleri zaman, bugün neler öğrendiğini sormalı. Yanlış bir şey öğrenmişse uygun bir dil ile doğrusunu öğretmeye çalışmalı.

Çocukların kimlerle, nerede ve nasıl arkadaşlık yaptıklarına dikkat etmeli... İyi kimselerle arkadaşlık etmelerini, onlara güven aşılayip,  sorumluluk verilmeli. Onlara asla kaldıramiyacakları şeyleri yüklenmemeli..

Çocuklara en iyi model kendi anne-babalarıdır. Bu nedenle cocuklarımıza öncelikle her açıdan kendimizin iyi örnek olması gerekir.

                                                                               

Neslimiz'in devamı ve geleceğimizin teminatı olan çocuklarımıza ne kadar önem veriyoruz?

Bu konuda herkes üzerine düşeni yapıyor mu?

 Aslında bizim inanç geleneğimizde “Her çocuk dünyaya temiz olarak gelir. Sonradan onun Müslüman veya gayri Müslim olmasına ailesi yada çevresi vesile olur.

Çocuklar, annelerin koruması altında, uzun ve yorucu bir çabayla hayata hazırlanırlar. Her çocuk düşünce ve fikir yapısı yanında duygu ve sevgi değerlerine de sahiptir.

Bugün “çocuk ıslahevlerinde” anasız-babasız büyüyen çocuklarda psikolojik bozukluklar görülmektedir. “Ağaçlar su ile beslenmeli, çocuklar sevgiyle, ilgiyle büyütülmelidir”. 

Su nasıl kabın şeklini alırsa, hamur elde nasıl şekillenirse çocuk da iyi huylarını aile ortamından alır. Eğer anne-baba çocuğuna iyi örnek olursa o çocuk, meyveli ağaç gibi verimli olur.

Aile ortamından uzak, eğitimsiz, sevgisiz yetişen çocukların bunalıma düştüklerini biliyoruz. Aslında çocukların sadece maddi ihtiyaçlarını karşılamakla da onların problemleri çözülmez. 

Çünkü çocuk her gördüğünü taklit eder ve her şeyi olduğu gibi alır. Bu bakımdan çocuğa doğruyu, yanlışı, güzeli, çirkini öğretirken daima hoşgörülü davranmak gerekir.

Dünyaca bilinen ünlü bilim adamı “EİNSTEİNE” der ki, “Bugünün gençleri çabuk iş gören bir makine gibi yetişmektedir. Fakat insan asla bir makine olmamalıdır. İnsanın iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini ayıracak bir kafası olmalıdır.

Bu kafa yerinde değilse onun hiç makineden farkı kalmaz. Ben bugünkü gençlikte en büyük eksikliği bu noktada görmekteyim. Biz çocuğa başka türlü terbiye vermeliyiz. Yoksa bu çocukların talimli köpeklerden hiç farkı kalmayacaktır” diyor. 


Çocuğu tek başına bilgiyle donatmakta yetmez, Onları etik açıdan da takviye etmeliyiz. İlimle ahlak, etle tırnak gibi birbirlerini tamamlayan unsurlardır.

Çocuğun terbiyesine önem vermeyen aileler onu tehlikeye kendi eliyle atmış olurlar. Bunun zararını hem kendisi hem de çevresi görecektir.

Her çocuğun özünde, mayasında iyiliğe, kötülüğe yatkınlık vardır. Onları güzellikle, hoşgörüyle düzeltmek gerekir. Terbiye hiçbir zaman baskıyla yapılmaz. 

Çocuğa tatlı dille, güler yüzle yaklaşmalı, gereksiz yere şiddet gösterilmemelidir. Çünkü aşırı baskı çocuğu isyana sürükler. 

Çocuğun ileriki dönemde mutlu yada mutsuz, başarılı ya da başarısız olmasında  ailededen almış olduğu bu eğitim önemlidir.

Çocuğa anne ve baba güven telkin etmeli, onların yanında başkaları aleyhinde asla konuşmamalı.

Çocuklar bizim geleceğimizdir. onları iyi birer insan olarak hayata hazırlamalıyız. Çünkü Çocuk terbiyesi zordur ve aynı zamanda sabır isteyen kutsal bir görevdir.

Yazının Devamı

TÜRK’ÜN SİNSİ DÜŞMANI SİYONİZMDİR


İran’ın Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani İsrail’e karşı sert davranışlarıyla tanınan bir askerdi. Yahudiler onun varlığından oldukça rahatsızdı. Pentagon, ABD Başkanı Donald Trump'ın talimatı ile İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'nin Bağdat yakınlarında öldürüldüğünü açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump tutarsız, dengesiz bir liderdi. Çünkü Amerikan Senatosu ve Pentagon, silah Baronları Yahudi lobilerinin tekelinde ve Ortadoğu’nun kan gölüne dönüşmesinin kararını da onlar veriyordu.

 Şimdilerde hedef tahtasına konmak istenen ülke Türkiye'dir. Daha önce biz bunun acı reçetesini fazlasıyla yaşadık. 

Yakın tarihimizde Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl'in Sultan Abdülhamid’e karşı yaptığı ihanetleri biliyoruz. Komünizmin babası Alman asıllı Karl Marx, Rusya’da Komünizmin kurucu lideri Lenin’in Yahudi asıllı olduğunu bilmeyen yoktur. 

Bu açıdan bakıldığında ABD, Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere devletlerinin karar vericileri Mason localarının emrindedir.

Osmanlı İmparatorluğunun ihtişamlı, görkemli saltanatı son dönemlerinde, yöneticilerin yanlış uygulamalarıyla ağır ağır çökme noktasına gelmiştir. 

Halbuki Yavuz Sultan Selim Han bir gün paşalarını toplayıp, duvardaki dünya haritasını göstererek; “Heyhat! Şu dünya bir Sultan’ın yönetimine fazla, ikiye de çok azdır” diyordu.

Uçsuz bucaksız Osmanlı İmparatorluğu şimdi lime lime parçalanıyordu. Tanzimat’ın getirdiği yarım yamalak hürriyetle, asırlarca devam eden Türk töresi yok ediliyordu.

Bu gün Ortadoğu’da güçlü bir Türk devletinin varlığı Yahudi Baronlarını rahatsız etmiş, gizli istihbarat örgütleri marifetiyle bu konuda radikal kararlara imza atmışlardır.

Örneğin, ülkemizde halkı sınıf ve zümrelere ayırma,  İnanç sistemini istismar etme, Sanayii’nin ziraatı ezmesi, hizmete liyakatsiz insanları getirilme, iktisadi krizle yoksulluğu körükleme çabaları Siyonizm’in sinsi planları olmuştur.

Kanuni Sultan Süleyman’ın kapitülasyonuyla Avrupa’ya verilen taviz, Sultan Mahmut’un koltuğunu koruma pahasına ilan ettiği Tanzimat Fermanı İmparatorluğun sonunu getirmiştir.

Böylece altı yüz yıllık çınar ağacının özüne kurt düşmüştür. Bundan sonraki dönemlerde de bu çöküntü devam ede gelmiştir. Milli Şair Mehmet Akif Ersoy;

“Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak,

Alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak.” Diyor.

Böylece Türk milleti, töresini ve geleneğini terk etmenin bedelini ağır ödemiştir. Anadolu Fransızlar, İtalyanlar, Yunanlılar ve İngilizler tarafından işgal edilmiş. Netice olarak Misak-ı Milli sınırları içinde kalan yerler İstiklal Savaşı ile korunabilmiştir.

Bu gün Osmanlı İmparatorluğun enkazları üzerinde tam otuz beş devlet kurulmuştur. Ülkemizi sinsi planlardan kurtaran, bu cennet vatanı bize armağan edenleri minnet ve şükranla yad ediyoruz. 


Düşman yine aynı düşman. Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur. Anadolu’yu Ortadoğu bataklığına çekmek isteyenlerin niyetleri ortadadır. Bu tuzağa asla düşmemeliyiz. Bilinmelidir ki, Türk İslam aleminin en sinsi düşmanı İsrail ve Yahudi lobileridir..

Yazının Devamı
Copyright © 2023 Tüm Hakları Saklıdır Dada Medya
Web Tasarım - Sosyal Medya Yönetimi - Reklam Ajansı - Video Çekim - Grafik Tasarım - Niğde Ajans