Bir zamanlar Anadolu’da zengin bir tüccar vardı. Bir gün bu adam birden hastalandı ve yatağa düştü. Bu arada gitmediği doktor, kullanmadığı ilaç kalmadı. Ne yazık ki, bu derdin devası da yoktu. Çaresiz baba, servetinin tek varisi olan oğlu Murat’ı yanına çağırdı. Yaşamın zorluklarını, görünür, görünmez tuzaklarını ve edindiği tecrübelerini ona bir, bir anlattı ve dedi ki;
Evladım! Sana hayatta aman hata yapma demeyeceğim. Çünkü her insan yasaklara karşı inadına ilgi duyar. Benim sana tavsiyem, sakın ola ki doğruluktan ayrılma, namazını kıl, insanlığından taviz verme” diye öğüt verdi.
Bir gün Hak vaki oldu ve adam öldü. Onun için görkemli bir cenaze töreni yapıldı ve sonrada defnedildi. Büyük servete sahip olan Murat’ın çevresini birden dalkavuklar sardı. Daha ilk günden itibaren Murat ile can ciğer oldular ve onu hiç yalnız bırakmadılar.
Taziyelerden sonra Murat’ı efkâr dağıtmak niyetiyle meyhaneye davet ettiler. O da bu daveti kabul etti. Birlikte cenaze evinden ayrıldılar. Murat’ın acısı taze idi. Akşam olmak üzereydi. Birden babasının öğüdü aklına geldi, yeni dostlarına döndü ve;
“Arkadaşlar! Bu nazik davetinize teşekkür ederim. Bana biraz izin verin. Sarhoş olarak namaz kılınmaz. Akşam ve yatsıyı kılıp geleyim, sonra size eşlik edeyim” dedi ve oradan ayrıldı.
Murat, akşam ve yatsı namazlarını kıldıktan sonra meyhaneye geldi. Artık şimdi O, yeterince içip derdini unutma niyetindedir. Fakat meyhane leş gibi içki kokmaktadır. Arkadaşlarının ağızları yamuk, yumuk, hiç birinin konuşmaları net olarak belli değil.
Murat bu görüntüyü bir müddet ibretle izledi, bu manzara karşısında henüz ne yapması gerektiğine karar veremiyordu. Çünkü bu meyhanede adeta insanlık dramı sergileniyordu. Murat, bu rezalete içi burkularak baktı, midesi bulandı ve hemen oradan uzaklaştı.
Ertesi günü dostları tekrar geldiler ve Murat’ı meyhaneye davet ettiler. Adamlar sanki “ Bal üzerine konan sinek” gibiydiler. Murat, kesin gitmemek için cevabını verdiği halde ısrar ederek;
“Murat! Mademki, içmeyeceksin bir yerde genç, güzel kadınlar var. Felekten bir gün çalalım, bu gece orada birlikte olalım diye direttiler. Murat bu teklife olumlu baktı ve onlara;
“İşte buna asla hayır diyemem, aslında bu konuda ihtiyacım da var. Fakat yatsıyı kıldıktan sonra gelirim” dedi. Arkadaşlarıyla anlaştı ve oradan ayrıldı.
Murat ertesi gün “oturak alemi yapılan” randevu evine geldi. İçeride manzara pek hoş değildi. Uygunsuz görüntüler, mantıklı mantıksız konuşmalar oluyordu. Murat’ı burası sıktı. Fakat gençlik ve bekârlık onu buraya getirmişti. Odanın içinde birbirinden güzel kızlar vardı. Sarışını, esmeri, insanı tahrik edici açık giysi giyimli bu kızlar onun ilgisini çekiyordu.
Murat’ın gözü henüz 17–18 yaşlarında görünen, peri kadar güzel bir kıza takıldı. Onu hemen yanına çağırdı. Önce kıza karşı aşırı istek duydu. Kız yanına gelince birden değişti. Tuhaf bir duygu ile ona acıyarak baktı ve nazik bir ifadeyle;
“Senin gibi güzel bir kızın bu bataklıkta ne işi var? Diye sordu. Kız Murat’a;
“Genç adam, sen buraya eğlenmeye geldin. Benim geçmişim sizi niye ilgilendirmekte ve bu güzel geceni zehir etmektesin. Bırak bu sözleri de zevklenmene bak”. Dedi.
İşte bu anda Murat’ın merakı daha da arttı ve kızdan bu sorunun cevabını istedi. Bunu üzerine kız duygulandı. “Oturak âlemlerinde” beyaz kadın tacirlerinin eline nasıl düştüğünü ayrıntılarıyla anlatırken, adeta ağzından çıkan sözcükler, hıçkırıkla birlikte boğazına tıkandı. Onun ceylan gözlerinden pınar gibi akan gözyaşları, bir türlü dinmek bilmiyordu.
“Aşk ağlatır, dert söyletir” derler ya doğrudur. Murat da bu anda bir başka duyguyla daldı gitti. Yanındaki kız kendi kız kardeşi olabilirdi. Murat şimdi beyaz kadın tacirlerine, oturak alemlerini hazırlayanlara kızıyordu. Ana kuzusu, bu körpe çocukları, fuhuş batağına sürükleyen saygısızlara kin kusuyordu. Tam bu anda “Sabahı makamında” ezan okunmaya başladı. Murat’ın tüyleri diken diken oldu. Hem heyecanlıydı hem de çok üzgündü.
Murat babasının öğüdünü bir kez daha düşündü. Yerinden ağır ağır kalktı. Başı öne eğik vaziyette bir tek kelam etmedi ve oradan ayrıldı. “Bir musibet, bin nasihatten yeğdir” diyerek, bir daha bu tip yerlere gitmemeye karar verdi.
Murat’ın bu ilkeli davranışı, günümüz insanına ve insan haklarına saygının en güzel örneği değil midir? “Hem insanım, hem de milli duygulara saygılı, vicdan sahibiyim” diyenler, hatasını kabul edip bu konuda ciddi bir empati yapmalıdır” diye düşünüyorum.
Orduları dağılmış, Anadolu’nun bir bölümü işgal altında olduğu bir dönemde Türk insanı yaşamla ölüm arasında ince bir çizgi üzerinde gidip gelmektedir. Mustafa Kemal Paşa İstanbul hükümetinin gizli emri üzerine bir grup arkadaşıyla önce Samsun’a, sonra Sivas, Amasya, Erzurum’da seri toplantılar yaptığı sırada, Niğde’de hareketli günlerinden birini yaşamaktadır.
Henüz 17-18 yaşlarındaki çocuklar eğitim alnında toplanmışlar, sevk edilecek bölge kuraları çekilmektedir.
Bunların içinde, çelimsiz, zayıf Fahri isimli asker bütün dikkatleri üzerine çekiyordu. Burada iki üç ay eğitim gören asker cepheye gönderilmekteydi. Fahri, silahlı talime çıkmak yerine, bölük komutanın odasına girdi ve;
—“Yüzbaşım, ben burada kalmak istemiyorum”, dedi. Komutan hiddetlendi ve;
—“Herkesin savaşmak için can attığı bir ortamda senin haince davranışını, küstahlığını affetmiyorum”, diye Fahri’nin üzerine yürüdü. Bu anda Fahri heyecanlandı ve titrek sesiyle;
—“Komutanım beni yanlış anladınız. Ben burada üç ay kalıp vakit geçirmek istemiyorum. Ben hastayım, üç ay eğitim yapacak kadar ömrüm olmayabilir, ölmeden önce birkaç düşman askerini telef etmem gerekir. Bana izin verin cepheye gideyim”, dedi. Fahri gerçekten hastaydı. Küçük yaştan beri sıtmalıydı. Yüzbaşının şaşkınlığı bakışlarından belliydi. Şimdi sinir ve hiddetin yerini sevgi ve şefkat duygusu almıştı ve;
—“Evladım! Askerliğin kuralları öğretilmeden cepheye asker göndermek ancak düşmanı sevindirir. Birkaç hafta kalıp hem de tedavi olman gerekmektedir” dedi. Fahri ise;
—“Yüzbaşım, ben anama söz verdim, yemin ettim. Vatan için ölmeye hazırım”, dedi. Komutan ne diyeceğini bilemiyordu Fahri’ye;
—“Evladım, şimdi git biraz düşünelim” diye uyarıda bulundu. Fahri çaresiz oradan ayrıldı. Bir yolunu buldu, cepheye gidecek aşçıbaşı Ahmet Ağa’nın yanına vardı. Ona yalvardı yakardı neticede onu ikna etmeyi başardı.
Fahri soğan doğrayıp, patates soyacak, mutfak işlerinde hizmet verecekti. Ertesi günü eğitim gören askerler hareket etmeye hazırlanırken aşçıbaşı Ahmet Ağa yüzbaşıya veda etmek
için yanına geldi ve;
—“Yüzbaşım hakkını helal et, gidiyoruz. Yanıma Fahri isimli çocuğu da almak istiyorum. O silah taşıyacak durumda değil, çırak olarak yemeklerde bana yardımcı olacak. Sizden izin istiyorum”, dedi. Yüzbaşının bulamadığı çareyi Fahri bulmuştu. Yüzbaşı gülümsedi, evet der gibi başını hafif öne eğdi. Böylece birlik merasimle Niğde’den ayrıldı.
Fahri, Afyon cephesine geleli bir ay olmuştu. Savaştan dönen askerlerle sohbet ediyor, kiminle konuşsa düşman bataryalarının yerini bulamadıklarını, keşfe çıkan askerlerinin geri dönmediğini söylüyordu. Türk askerine büyük zayiat veren bu şer ocağını bulmaya karar verdi.
Bir gece iki erle bir onbaşı, keşif kolu olarak araziye çıktıkları sırada, Fahri de onların arkasına takıldı. Geriden onları gizlice takip etti. Elinde sadece et bıçağı vardı. Bir ara, onbaşıyla iki asker bir birinden ayrıldılar. Fahri iki askerin peşine takıldı. Biraz sonra düşman pususuna düşen iki er süngülenerek şehit düşmüştü.
Olanları bir çalının arkasından izleyen Fahri düşman askerlerinin uzaklaştığını görünce “Vay Hainler” diye mırıldandı. Şehit askerlerinin yanına geldi. Onların silahını, el bombasını aldı. Bir müddet yürüdü. Bir ses duydu. Şafak sökmek üzereydi. Bir çukura girdi üzerini otlarla kamufle etti. Tam bu anda, az ilerde bir şeyler taşıyan düşman askerlerini gördü. Belli ki ölüm saçan batarya burada gizliydi.
Fahri’nin kalbi küt küt atmaya başladı. Allah’a sığındı ve sürüne sürüne ilerledi. Bir kayanın ardına geçti. Onları şimdi daha net görüyordu. Ağaç dallarının gizlediği on kadar top namlusunun uçlarını gördü. El bombalarını birbiri ardınca oraya fırlattı. Ortalık bir anda cehenneme döndü.
Fahri bir ok gibi fırladı, geldiği istikamete doğru kaçmaya başladı. Nefesi kesilir gibi oldu. Elini karnına bastırdı olduğu yere çöktü. Eli kıpkırmızı kan olmuştu. Fahri bombaları atarken kurallara uygun yere yatmamış, şarapnel parçasına maruz kalmıştı. O gece bataryanın yerini bulamayan Halil Onbaşı, patlama sesinin olduğu yöne doğru koştu. Kaçanın kendi arkadaşlarından biri olduğunu zannetti. Ama yerde yatan askerin Fahri isimli aşçı yamağı olduğunu görünce şaşırdı. Onu kaldırıp götürmek isteyince, Niğdeli Fahri ;
—“Hemşerim! Bende hayır kalmadı. Sen kendini kurtar. Bana bir kağıt ver” dedi. Onbaşı da kağıt yoktu, beyaz bir mendili vardı.
Fahri, yarasından akan kanı parmağına batırdı, mendilin üzerine; “Yüzbaşım! verdiğim sözü tuttum, şimdi rahat ölüyorum. Yüce Allah’ım ordumuzu, yurdumuzu korusun” diye yazdı. Mendili Halil onbaşıya verdi ve;
—Hemşerim, bu mendili Niğde’ye, Yüzbaşı Şahin Bey’e gönder[1]” diyebildi.
Niğdeli Fahri’nin mezarı, Afyon’un bir saat kadar uzağındadır ve Afyon’da onun hikâyesini bilmeyen yoktur.
[1] Tahsin Ünal, Şehitler ve Gaziler, Uytun Yay. S.72,Ankara
Yazının Devamı"Edincikli Mehmet’in, koluna bir top mermisi isabet etmişti. Kanlar içerisindeki kolunu küçük bir et parçası tutuyordu. Mehmet, yanında duran teğmene:
—"Komutanım Allah aşkına şu kolumu kes!" diye yalvardı. Sağ eliyle tuttuğu sarkık kola bakan Teğmen, donup kalmıştı. Edincikli Mehmet’in yakarışına dayanamayan Teğmen Saip, bıçağını çıkardı ve Mehmedin kolunu kopardı. Fakat ondan hiç ses çıkmadı.
Edincikli Mehmet, bir sağ elindeki kola, birde kulağına gelen Allah! Allah! nidaları arasında çarpışan erlere bakıp kolunu fırlattı:
—"Bu kol bu vatana feda olsun," dedi. Yerdeki et parçalarını gören Teğmen'in şaşkınlığı bir kat daha arttı. O, şehit olmanın gururuyla kolunun bedeninden ayrıldığını hiç hissetmemişti.
Edincikli Mehmet, Allah için, vatan için Çanakkale’de savaşa katıldı ve onu durdurmak mümkün değildi. Kaybettiği kan, onu halsiz düşürmüş ve güzel yüzü sararmıştı. Gözünü dünyaya kapadığı anda, dudaklarında hala tebessüm vardı ve belli ki o, cennetteki yerini çoktan almıştı."
TEĞMEN SAİP
Çanakkale 12. Alay
ÖMER ÇAVUŞ
Komutanı, Ömer Çavuşa:
—“Helal olsun sana Ömer Çavuş! Bu cesur hareketinle hem arkadaşlarını kurtardın, hem de bölgeni düşmana teslim etmedin. İsteseydin rahatlıkla geri çekilebilirdin” deyince,. Ömer Çavuş;
—“Komutanım! Düşman hem silah bakımından, hem de sayıca bizden çok üstün olmasına rağmen, göğüs göğse savaşmamızın cesaretle bir ilgisi yoktur.
İngiliz top mermilerinin tepemize yağdığı bir sırada bize moral veren hocalarımız, mevzileri dolaşarak şehitlik rütbesinin ne yüce bir makam olduğunu, her Müslüman’ın on kâfiri öldürmeden kaçmasının caiz olmadığını anlattılar. Biz de ya şehit olacağız, yâda bu topraklardan onları kovacağız diye yemin ettik. Düşman askerleri de fazla dayanamayıp ayrılmak zorunda kaldılar” dedi.
Ömer Çavuşa, Çanakkale’de gösterdiği başarılardan dolayı madalya ve nişan verildi ama o bu teklifi geri çevirdi. Bunun üzerine;
—“Biz vatan için din uğruna savaş yaptık. Bunun karşılığını Allah’tan bekliyoruz. Dünyevi bir ikbal bizi sevindirmez” diye cevap verdi.
1.Bölük Komutanı
TEK BACAĞIYLA SAVAŞTI
Çocuk askerlerden Mehmet ve İsmail, dilenci kılığına girip şehrin içinde cereyan eden olayları, düşman askerlerinin durumuyla ilgili bütün gelişmeleri Türk tarafına iletmeye giderken yakalandılar. Her türlü baskı ve işkencelere rağmen düşman askerlerine sır vermeyen bu iki afacan çocuk, serbest bırakıldıktan sonra arkalarından kalleşçe ateş açılması nedeniyle küçük Mehmet 4, İsmail ise 9 yerinden yaralandılar.
RESİM 3: Çanakkale’de bir ayağı kesilen gazimizin Çanakkale Şehitler abidesini ziyaret ettiği sırada.
Mehmet, hastaneye kaldırılıp, operasyonla ayağı kesilerek hayatı kurtarıldığı halde İsmail hastanede şehit oldu. Bir ayağı kesilen Gazi Mehmet, sağlığına kavuştuktan sonra geri birliğine avdet ederek tek ayağıyla Milli Mücadelede yine görev aldı. Mehmet, bu andan itibaren daha hırslı, daha mücadele azmi içinde cepheden cepheye koşarken, bu haliyle bile vatanın kurtulmasına hizmet etmenin huzuru ve mutluluğunu yaşıyordu.
İşte bu karakter yapısıyla, Türk Milleti, diğer milletlerden farklı olduğunu ortaya koymaktadır.
Çanakkale destanında, bugünkü İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi eski adıyla “Darülfünun” öğrencilerinin ayrı bir yeri vardır. 1915'te Darülfünun 1. sınıfta öğrenim gören 2 bin 500 tıbbiyeli, okullarını bırakarak Çanakkale’ye koştular.
İki tümen hâlinde, Gelibolu'ya gelen gençler, bir Anzak baskını sonucu şehit oldular. Bu nedenle bir sonraki yıl okul açılışında siyaha boyanan Darülfünun, 1921 yılında hiç mezun vermedi.
ÇANAKKALE’DE SAVAŞAN ÇOCUK ASKERLER
Çanakkale’de, Türk çocuğu yeri geldi cephede savaştı, yeri geldi istihbarat için haber taşıdı ve Türk askerine mermi götürdü.
RESİM 2: Çanakkale’de binlerce çocuk savaşa katılmıştır.
AZMAN DEDE VE ÇOCUK MÜCAHİTLER
Azman Dede Balıkesir İvrindi'nin Mallıca köyünden, 104 yaşında son gömdüğümüz Çanakkale gazisidir. Gençliğinde, iki metreyi aşkın boyundan dolayı ona “Azman” denmeye başlanmış, soyadı kanunu çıkınca da Azman soyadını almıştı. Azman dede ağır işitiyordu. Söz Çanakkale`ye geldiğinde
O; “Bir hücum sırasında bölük telef olmuştu. Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı istediğimiz askerler geldi. Hepsi gencecik insanlardı. Ama içlerinde daha çocuk denecek yaşta üç-dört asker vardı ki, hemen dikkatimizi çekti. Bölüğü düzene soktum. Yüzbaşı gelenlerle tek tek ilgileniyor, sabah yapılacak olan süngü hücumuna hazırlıyordu. Sıra çocuklara geldiğinde, o cıvıl cıvıl şarkı söyleyerek gelen çocuklar birden çakı gibi oldular.
Yüzbaşı sordu;
—"Yavrum siz kimsiniz?" İçlerinden biri;
—"Galatasaray Mektebi Sultanisi talebeleriyiz vatan için ölmeye geldik!"diye cevap verdi. Onlar, bu savaş için çok küçüktüler. Daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı. Onlara;
—"Mermi böyle basılır. Tüfek şöyle tutulur. Süngü böyle takılır. Düşmana şöyle saldırılır!.." diye, bir bir gösterdim. Siperlerin arkasında, ay ışığında sabaha kadar talim yaptık. Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik.
Ortalık hafif aydınlanınca düşman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya başladılar. Yer gök top sesleriyle inliyordu. Her mermi düştüğünde minare gibi alevler yükseliyordu. Bir gün önce ölenlerin kol, bacak, el, ayak parçaları havaya kalkıp siperlere düşüyordu. Mermiler üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu.
Siperler toz, duman içinde kalmıştı. Bir ara yüzbaşı bana:
—"Azman yandık!.." diye siperin köşesini işaret etti. O şarkı söyleyerek sipere gelen çocuklar, sanki yumak gibi birbirine sarılmışlardı. Yüzbaşı yandık demekte haklıydı. Savaşta panik olabilirdi. Tam onlara doğru yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye başladı!..
“Annem beni yetiştirdi bu yerlere yolladı.
Al sancağı teslim etti. Allah’a ısmarladı.
Boş oturma çalış dedi hizmet eyle vatana.
Sütüm sana helal olmaz saldırmazsan düşmana.”
Marş bitiyor hep birlikte yeniden başlıyorlardı. Hücum anı geldiğinde hepsi süngü takmış, gözleri yuvalarından fırlamış, dişler kenetlenmiş bekliyorlardı. Birden yüzbaşı "Hücum!.."diye bağırınca, o çocuklar kurulmuş yay gibi siperlerden fırlayıverdiler. Bir düşman makinelisi yavruları biçiverdi. Hepsi sipere geri düştüler. O çocukları hiçbir zaman unutamadım, aklıma geldikçe ağlarım" der[1]. Galatasaray, Konya, İzmir, Kayseri liseleri 1915'te tek bir mezun veremedi. Çünkü tüm öğrencileri Çanakkale'de şehit oldu.
Çanakkale ve İstiklal Savaşı'na katılan çok sayıda çocuk, vatan savunmasında destan niteliğinde kahramanlık örnekleri sergileyerek, "Meçhul Çocuk Askerler" olarak Türk tarihinde ki
yerini almıştır.
[1] Celal Bayar Üniversitesi Öğrenci Konseyi'nin hazırladığı Çanakkale adlı kitapçıktan
Yazının DevamıUmumi seferberliğin ilanından hemen sonra İzmir Lisesi ve hukuk fakültesinde aynı sıraları paylaşan Hüseyin’le Münir, askere çağrıldılar. Münir Çanakkale’ye, arkadaşı Hüseyin’de İstanbul’a sevk edilmişti. Münir Bey’in Hüseyin Bey’e son yazdığı mektubundan bir bölümünü aktarmak istiyorum;
—“Toprak yatağımdan yeni kalktım. İçinde barındığım koca mağaranın ağzına çıktım ve etrafımı gözetliyorum. Çok nefis bir bahar sabahında, gecenin sis ve rutubetiyle yerler ıslaktı.
Gözümün önünde İngiliz orduları, boğazda sayısız gemiler dolaşmaktadır. Mavi denizin kesif bulut yığınlarından, istemeyerek yemyeşil çimenlerin bulunduğu vadiye, tepelere, şırıl şırıl akan derelere, güneşin hızla yükselen parlaklığına gözlerim takılıyor. Sanki rüyada gibiyim.
İngilizler bugün her nedense gecikmişe benziyorlar. Henüz top, tüfek sesinden eser yok. Bulunduğum yerden aşağıya indim. Bir toprak yığınının üzerine oturdum. Yanımda kırık bir masa, üzerinde telefon, çarpık bir iskemle, iki portatif karyola bulunmaktadır.
Bu mağarada Nihat isminde bir arkadaşla birlikte kalıyoruz. Dün gece, geç vakte kadar devam eden top sesleri ikimizi de uyutmadı. Şimdi derin ve uzun bir uykuyu ne kadar özlüyorum. Yanımda birden telefon çaldı. Komutanım beni arıyor. Her halde önemli bir tebliğdir Mektubuma ara veriyorum.
Münir, komutanın yanından gelince mektubuna devam eder;
—“Komutanı gördüm ve geldim. Üzgünüm mektubuma devam edemeyeceğim. İngilizler harekete geçtiler. Şiddetli patlamalara bakılırsa etrafta kıyametler kopuyor.
Şimdi öyle uykum var ki, gözlerim adeta yumuluyor Bir haftadır elbiselerimi çıkarıp güzelce uyumak nasip olmadı. Şöyle yemyeşil çimenlerin üzerinde, saatlerce yatmayı öyle istiyorum ki, ama top sesleri, kulaklarımı patlatırcasına rahatsız ediyor.
Komutanın yanından gelirken kopardığım iki laleyi Çanakkale hediyesi olarak gönderiyorum, kabul edin. İnşallah yine görüşürüz”.
Münir bu mektuptan üç hafta sonra şehit düştü. Siper arkadaşı Nihat bu mektubu Hilal-i Ahmer Hastanesine yaralı geldiği sırada Münir’in can dostu Hüseyin’e gönderdi;
—“Beyefendi! Münir Beyle siperlerde birlikteydim. O görev başında şehit düştü, ben de hafif yaralandım. Beni hastaneye getirdiler. Münir Bey mektubunu postaya vermek için vakit bulamadı. Mektubunu gönderiyorum. Bu merhumun emanetidir”.
Zarfı açtım, mektubunu ağlayarak okudum. İmzasının yanına solmuş, kurumuş iki lale iğnelemişti.
Ah sevgili Münir! Al o lalelerin, sende kalsın. O bayırlardan topladığın ,kırmızı lalelerin gibi kana bulanmış naaşınla sende bir lale olup kalmışsın[1].
Hüseyin RAGIP
[1] 1915’de Çanakkale’de Türk; s. 41, Ankara 1957.
Yazının DevamıTürk ordusunun Çanakkale’deki kahramanlıklarını, dünya devletleri hayret ve dehşet içinde izlerken, Türk’ün ezeli hasletlerinden olan bu savaşın sırrını anlamakta zorlanmışlardır. Kendisinden on misli fazla olan düşmana karşı Seddülbahir’de, askerinin yarıdan fazlasını kaybeden Binbaşı Mahmut ve Mehmetçik, Arıburnu’nda yakaladığı düşmanı önüne katıp, denize kadar kovalamıştır.
Anafartalar’da Jandarma Birliğinden Pehlivan Ahmet oğlu İsmail Çavuş ve üç arkadaşı düşman siperlerine girip onların makineli tüfeklerini ele geçirdiler. Bu savaşta daha nice fedakârlıklarla dolu menkıbeler ve isimsiz kahramanlar vardır. Burada birkaç örnek vermek istiyorum.
57. Alayda bulunan gönül erleri, Çanakkale’de 19 Mart sabahı düşman askerlerinin saldıracağı duyumunu almıştı. O tarihte bu denli mermi harcayan bir askeri birlik görülmemiştir. 57. Alay Bigalıdan Kocaçimen’e doğru hareket etmiş. Bir yandan modern silahlı güçler, diğer yandan bir avuç imanlı asker süngü savaşı yapmıştır.
RESİM 5: Onlara ölmeleri emredildi, hepsi birden, gözlerini kırpmadan düşman üzerine hücum ettiler, vatan için tamamı birden şehit düştüler.
20 Ocak 1915'de, 19. Tümen komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in komutasındaki 57. Piyade Alayı, genelde acemilerden oluşuyordu. Bu arada 57. Piyade Alayı Vapurla Tekirdağ'dan yola çıktı (24 Şubat 1915), Gelibolu’ya ulaştı.
Mustafa Kemal, kendi tümeninden 57. Alay’ı, Maydos bölgesine tertiplemeye başladı. Bölgeyi gezerek 26. Alay’ı Seddülbahir, 27. Alay’ı Kabatepe kıyılarına yerleştirdikten sonra, Seddülbahir'e bir de akıncı müfrezesi çıkardı.
24-25 Nisan akşamı, İngiliz ve Anzak kuvvetleri Arıburnu’ndan karaya çıkmaya başlamışlardı. Bu bölgede kıyı gözetlemesi yapan bir Türk takımının direnişine rağmen, kıyıdan belli bir noktaya kadar ilerlemeyi başardılar. Mustafa Kemal, 57. Alayı bir batarya ile Kocaçimentepe yönünde harekete geçirdi. Kendisi de durumu izlemek üzere Conkbayırı’na çıktığında, Arıburnu yönünden bazı askerlerin çekilmekte olduklarını ve düşman birliklerinin de bunları izlediklerini gördü.
O anı Mustafa Kemal şöyle anlatmaktadır:
“Bu esnada Conkbayırı’nın güneyindeki 261 rakımlı tepeden sahilin gözetleme ve korunmasıyla görevli olarak orada bulunan bir müfreze askerin Conkbayırı’na doğru kaçmakta olduğunu gördüm. Askerlerin önüne çıktım:
—“Niçin kaçıyorsunuz ?” dedim.
—“Efendim düşman!” dediler.
—“Nerede?”
—“İşte!” diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.
Gerçekten de düşmanın bir avcı kuvveti 261 rakımlı tepeye yaklaşmış, ileriye doğru yürüyordu. Benim kuvvetlerim geride kalmıştı. Onlara on dakika mola vermiştim. Demek ki düşman bana, benim askerlerimden daha yakınmış! Kaçan askerlere:
—“Düşmandan kaçılmaz”, dedim.
—“Cephanemiz kalmadı”, dediler.
—“Cephaneniz yoksa süngünüz var”, dedim. Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı’na doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile dağ bataryasının, benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir subayını geriye yolladım. Bu askerler süngü takıp yere yatınca, düşman askerleri de yere yattı. Kazandığımız an, bu andır..” [1] dedi. Mustafa Kemal, dağ bataryalarını dağın sırtına yerleştirip, daha sonra, 27. Alay’dan geri kalan birlikleri de emrine aldıktan sonra atına bindi, 57. Alay'a hitap ederek:
—“Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar gelebilir”, dedikten sonra, 25 Nisan 1915 günü, 27. Alay, 57. Alayla birlikte süngü hücumunu başlattılar.
Bu savaşta Anzaklar çok sayıda kayıp verdi. Dört ay boyunca, Conkbayırı-Kabatepe bölgelerinde, kanlı çarpışmalar oldu. Arıburnu’ndaki 27. Alayımızın yardımına koşan birliklerimizin bazıları dağılınca, 57. Alayımız daha geniş bir araziye yayılmak zorunda kaldı. Burada Yarbay Hüseyin Avni şehit oldu. Kumandayı ele alan Binbaşı Yusuf Ziya da şehit olunca, alay müftüsü Hasan Fehmi kumandan oldu. O da şehit düştü. Kumandanları şehit düşen birlikler, Arıburnu sırtlarında düşmanı durdurmak için canla başla savaşıyordu. Bu arada Nazif Çakmakta (Fevzi Çakmak'ın kardeşi) şehit oldu. Ardından gelen 57. Alay'ın 6. Bölüğü ile Anzak Kolordusu'nun 3. Alayının 4. Bölüğü süngü ve dipçiklerle birbirlerine girdiler.
Sisli bir Nisan sabahı 57. Alay komutanı araziye yayılmış beyazlıklar görünce takım komutanına bu beyazların ne olduğunu sordu.
Takım komutanı; “Sabahleyin düşmana hücum emrini almış, 57. Alay, Huzur-u İlahi’ye temiz çıkmak için çamaşırlarını yıkamışlar; bu beyazlıklar, onların ak niyetleridir”, der Burada. 57. Alayın tamamı şehit düşmüştür. Geriye gök kubbede baki kalan hoş bir seda olarak yerini almıştır[2]
RESİM 6: Bu sancak, Çanakkale Savaşı’nda son erine kadar şehit olan Kahraman 57. Alayın sancağıdır. Hâlen Melbourne-Avustralya müzesindedir. Sancağın tanıtım plâketinde:
"Bu alay sancağı Gelibolu savaş alanından getirtilmiştir, ama esir edilmemiştir. Türk Ordusu'nun geleneklerine göre bir alayın sancağı, alayın son eri ölmeden teslim edilemez. Bu sancak, son muhafızın altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalına asılı olarak bulunmuştur" yazılıdır.
[1] Lord Kinross, Atatürk Dizisi, s.129, İstanbul.
[2] Aydemir, Şevket Süreyya; Tek Adam, Cilt 1, s. 244.
Yazının Devamı