Ziyafetten sonra ise gerçek rızkı veren Allah’a Hamd-u senalarla, dualar yapıldı. Ebû Ali Sîna’nın teklifi üzerine misafirler bahçeye çıktılar. Bahçe gülistan cennetine örnekti. Yaşlı insanların burayı gezip görmeğe gücü yetmezdi. Bahçede güzel dilberlerin yanaklarını andıran laleler deli aşığı yakardı.
Cennet bağ ve bahçelerine benzeyen bu güzel mekanda esen nesim -i nev bahar’ı anlatmak değil görmek gerekirdi. Bu bahçenin üzerine gökteki bulutlar öyle güzel gölgeler yapar ki Sanki ince bir tül örtülü gelin kız gibidir. Bulutlardan dökülen ince su damlaları günahkar insanların üzerine dökülen rahmete benzetilirdi. Havası su kadar aziz idi. Küçük bir çocuk ömrünün sonuna kadar burada kalsa hiçbir hastalık görmeden yüz yaşında bir piri zat olurdu.
Bahçenin içinde geniş havuzdan dökülen sular zevk ve heyecanla her an ağlayan aşık gözleri gibiydi. Kuşlar, bülbüller uyumlu namelerle ötmekteydi. Rengârenk çiçeklerle, mis kokulu gülleri gezip görmeğe cennetteki huriler bile can atardı.
Ziyaretçiler bu bahçenin her tarafını gezdiler. Bahçe gül ve yaseminlerle örülmüş, kuğulara bürünmüştü. Yorulanlar çardaklar altında dinlenmeğe karar verdiler. Dilberler çeşitli meyvelerle dolu gümüş tellerden yapılmış sepetler getirdiler. İkramlardan yediler, içtiler. Artık herkes heyecan ve harekete girecek bir şey arar gibiydi.
Ebû Ali Sîna bunu anladı. Yeni bir marifet gösterecekti. Fakat rakibi Yuhanna’dan bu vasıta ile intikam alacak ve onu rezil edecekti. Yuhanna’ nın üzerine okudu, üfledi. Yuhanna iradesiz, kurulmuş bir bebek gibi yerinden kalktı, bahçenin diğer bir tarafına gitmek istedi. Hemen karşısında bir kapı gördü, içeri girdi.
Burası bir tekke idi. İki yüz kadar derviş halka halinde sohbet ediyorlardı. Yuhanna’yı saygıyla alıp, sedire oturttular. Yemek ve şarap getirip ikram ettiler. O da yedi, içti. Biraz sonra ortaya geniş bir tahta koydular ve Yuhanna’ya hitaben;
—Bizim adetimizde her kim bize misafir olursa azami ikram ederiz. Sonra bu sal tahtası üzerine yatırır bir ölü konumuna getiririz. Bu tahta üzerinde onun nefsini yok ederiz. Sonunda telkinler vererek uyandırırız. Bu merasimi gören ve geçen kimse artık bizden sayılır. Sohbetlerimize girmeye hak kazanır. Kardeşimiz olur.
Yuhanna razı oldu. Yassı tahtanın üzerine boylu boyunca yattı. Uzun zaman orada hareketsiz kaldı. Telkinler yapıldı, bir takım şeyler soruldu. Yuhanna garip bir tarzda söz ve tavırlar sergiliyordu. Nihayet bu merasim bitti. Dervişler ayağa kalktılar. Kol kola verip, bir daire teşkil ettiler. Yuhanna onların ortasındaydı. Hay-Hu’ lara başladılar. Yuhanna zikir çekenlerin başı gibi avaz avaz bir şeyler okuyor ve sağa sola sallanıyordu. Bu hal epeyce devam etti. Yuhanna’nın koluna girerek bir hamama götürdüler, soydular ve çırılçıplak yaptılar. Geniş bir kurna göstererek “ Bu mübarek yere girerek yıkanın. Tüm günahlarınızdan kurtulursunuz” dediler. Yuhanna kendini kaldırıp bu suyun içine attı. Suya girme mevsimlerinin başlangıcında ilk defa denize giren bir adam, soğuk suya dalıp çıkınca nasıl vücudunu titreme ve ürperme gözleniyorsa, Yuhanna’da tıpkı böyle oldu. Sudan başını çıkardı, silkindi. Tuhaf bir şekilde rüyadan yeni uyanmışçasına şaşkın şaşkın bakınıyordu. Ne olduğunu, neler geçirdiğini, nerede bulunduğunu anlamak istiyordu. Öyle gülünç ve kötü durumdaydı ki etrafında çınlayan sert kahkahalarla kendine geldi. Ebû Ali Sîna’nın bahçesindeki büyük havuzun içersindeydi. Buraya nasıl ve ne için gelmişti bilmiyordu. Aklını başına toplayıp kendine geldi. Emir Mahmut’un yanına gitti ve oturdu. Yaptığı şeylerin gerekçesini anlamak istediler. O da bir rüya anlatır gibi gördüklerini ve yaşadıklarını bir bir hikaye etti. Halbuki bunların hepsini havuzun başında kendi başına yapmıştı ve en sonunda soyunarak kendini havuza atmıştı. Olan biten bundan ibaretti.
Ebû Ali Sîna bir efsunla, ilmi gücüyle Yuhanna’yı böyle kendi kendine olduğu yerde bir hayal aleminde delice davranışlara soktu. Orada bulunanların hepsi Yuhanna’nın bu komik durumuna gülmüşlerdi. Ebû Ali Sîna’nın ilmi kudreti yanında kendi bildiklerinin güneş karşısında bir lamba ışığı gibi donuk ve sönük olduğunu çok iyi anlamıştı. büyük üzüntü ile yerinden kalktı ve Ebû Ali Sîna’ya yaklaştı, mahcup bir eda ile ondan özür diledi. Elini elinin içine alarak büyük bir saygıyla;
—Sen sağ ve selametle olasın ey büyük üstat! Daha nice seneler sana başarılar dilerim, dedi ve yerine oturdu. Yuhanna böylece acizliğini ortaya koyarak hatasını kabul etti. Büyük üstat, alim Ebû Ali Sîna’ya gurur verici, haklı bir şöhreti ve mevkisini teslim etti. Gece karanlığı yer yüzüne düşmeye başlamıştı. Emir Mahmut Kirman-i sarayına dönmeye hazırlanıyordu. Ebû Ali Sîna iltifatlı, saygılı bir ses tonu ile;
—Bizim üç gün misafirimizsiniz diye seslendi. Tabii ki bu isteğe herkes razı oldu. Vakit geceydi, semadaki yıldızlara benzeyen, bahçenin her tarafına konmuş olan parlak kandiller burayı süslüyordu. Ayrıca yer yer yakılan renkli maytaplar, şamdanlar bahçeyi elvan elvan aydınlık içinde bırakıyor, gönüllere sevinç, gözlere pek hoş manzaralar sunuyordu. Bu gecenin özelliğini ve güzelliğini toplumda bulunan bir şair şöyle övgü ile dile getirmişti;
Değerli okurlarım ve Anadolu Gazetesinde, mutfağında görev yapan kardeşlerime veda ederek gazetedeki köşe yazılarıma son veriyorum.Sizlere başarılar diliyorum.
Yazının DevamıSosyal adalet denince aklımıza ilk önce vicdan özgürlüğü, insanlar arasında eşitlik ve toplumda sosyal dayanışmanın sağlanması gelmektedir.
Bu konuda hiç kimse, diğer insanlardan üstün olduğunu iddia edemez. Çünkü insanın sorumluluk duygusuyla hareket edebilmesi için toplumda cinsiyet, ırk, renk, dil ve din esasına dayanan ayrımcılık olmamalıdır. Bunu da ancak sosyal adalet sağlar.
İslamiyet’te “Komşusu açken tok yatanlar bizden değildir” anlayışı yer almaktadır.
Sosyal adaletin özünde kişi haklarının korunması, ekonomik değerlerin dağılımında imtiyazlı, mutlu azınlığa, ezen ve ezilene asla yer yoktur.
Halife Hz. Ömer döneminde bir Yahudi arsasına cami yaptıran valiyi şikâyet edince Halife:
– Derhal cami yıkılsın, arsa hak sahibine verilsin, diye emir vermiştir.
Hz. Ömer karanlık, soğuk ve dondurucu bir kış gecesi sahabeden İbn-i Abbas ile Mekke sokaklarında karşılaşır. Birlikte dolaşırlarken bir evden ağlayan çocuk sesleri duyulur.
Hz. Ömer (r.a.) kapıyı vurup selam verir ve izin alıp içeriye girer. Yaşlıca bir kadın ocağın başına oturmuş, hem ateşin üzerinde kaynayan tencereyi karıştırıyor hem de minicik yavruları susturmaya çalışıyor. Hz. Ömer (ra.) kadına:
– Valide bu yavrular niye böyle durmadan ağlıyor?
Kadın içini çekerek:
– İki günden beri açlar da ondan, diye cevap verir ve sonra:
– Oğlum şu ateşte kaynayan yemek değil. Çocukları oyalamak için tencereye çakıl taşları koydum durmadan kaynatıyorum. Evde pişirecek hiçbir şey yok. Bu gördüğün yavrular benim, anasız babasız yetim torunlarımdır.
Oğlum, kocam ve kardeşlerimin her biri bir savaşta şehit düştüler. Soylu ve zengin bir aile iken yoksul düştüm kimseye gidip hâlimi anlatmaya, el açıp bir şeyler dilenmeye de yüzüm tutmuyor.
Hz. Ömer (r.a.) kadının sözünü bölerek üzgün bir sesle:
– Valide, Halife Ömer’e neden başvurup durumunu anlatmıyorsun, dedi
Öfkelenen kadın halifeye şöyle bir baktı ve:
– Halife Ömer’in her iki dünya elim yakasında olacak.
Hz. Ömer (r.a.):
– Niçin Ömer’e böyle beddua ediyorsun! Onun ne günahı vardır, dedi.
Kadın:
– Evladım! Ben şu ihtiyar hâlimle iki günden beri huzursuzum. O, Müslümanların reisi değil mi? Bizler önce Allah’a sonra do onun eline emanetiz. Gelip de benim hâlimi nasıl sormaz? Müslümanların reisi olmayı böyle kolay mı sanıyor?
Hz. Ömer (r.a.):
– Valide haklısın. Ama zavallı halifenin işi bir iki değil ki! Kim bilir başını kaşıyacak kadar bile boş zamanı yoktur, deyince kadın aynı kızgınlıkla sözlerine devam etti:
– Mademki dertlilerin derdine çare olmayacaktı, neden halife olmayı kabul etti? Benim babam, amcam, dayım ve gencecik oğlum hep onun ordularında şehit düştü. Böyle dertlerimize yeni dertler eklesin diye mi biz onu başımıza geçirdik?
Hz. Ömer (ra.) yerinden doğruldu. Bitkin bir sesle:
– Haklısın sen yine çocukları avut ben hemen dönerim, diyerek oradan ayrıldı. Yol boyunca ağzından tek kelime çıkmadı.
Doğruca devlet hazinesine vardık. Halife bir un çuvalını sırtına aldı, benim elime de bir yağ kabı tutuşturdu..
– Ey Müminlerin Emiri! Ne yapıyorsun? Bari müsaade ver de çuvalı ben alayım, dedim.
Hz. Ömer (r.a.):
– Hayır, ey İbn-i Abbas! Yorgunluktan yere yığılsam bile yükümü sırtımda götürürüm. “Dicle kenarında otlayan bir koyunu kurt kapsa İlahi adalet onun hesabını Ömer’den sorar”.
Şu yaşlı kadın ve yavruları kimsesiz kalır; sorumlusu Ömer’dir. Bakımsızlık ve sefaletten bir ev çökse sorumlusu Ömer’in omuzlarındadır.
Ağır çuval yükü altında iki büklüm çadırına gelirler. Hz Ömer yemeği pişirir ve öksüz yavruların karınlarını doyurduktan sonra kadına:
– Sen yarın erkenden halifelik makamına gel der ve birlikte dışarı çıkarlar.
Yaşlı kadın, öğleye doğru halifelik makamına gelince orada Hz. Ömer’i hemen tanır ve olanlardan dolayı özür diler. Kadına ve öksüz torunlara emekli maaşı bağlanır.
“Adalet Mülkün temelidir”. İnsanlığın vazgeçilmez değerlerinden birisi de adalettir..
İşte sosyal devlet anlayışı budur. Burada mazeret üretmeden mazlumun, yoksulun ve muhtaçların yanında olma zorunluluğu vardır.
Yazının DevamıSadrazam (Öküz) Mehmet Paşa, Kervansarayı ve Külliyesi
Ulukışla ilçemizin simgesi olan Öküz Mehmet Paşa Külliyesinin bölümleri; cami, zaviye, hamam, konuk odaları, kiler, imarethane, develik, ahır, çarşı ve müştemilatından meydana gelmiştir. Bu külliyeyi, Sultan I.Ahmet ve Sultan Genç Osman döneminde Sadrazamlık (Başbakanlık) yapan Oğuz boyundan Türkmen çocuğu Kara Mehmet Paşa, 1610-1622 yılları arasında baba yurdu olan Ulukışla’ya bir vefa borcu niyetiyle yaptırmıştır. Aynı zamanda bu eser Hicaz yolu üzerindedir ve bu nedenle tüm yolcu ve ticaret kervanlarına hizmet verdiği gibi Osmanlı Ordusunun Doğu seferlerine giderken barındığı, ikmal ve lojistik destek sağlandığı, İç Anadolu’nun en büyük kervansaraylarından biridir. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde bu nadide eseri anlatırken
“Karaman Ereğli’sinden yine kıble tarafına giderek 9 saatte Ulukışlak kasabasına menzil aldık. Bu kasaba Karaman eyaletinin Niğde sancağında, Koca Mehmet vakfıdır. En meşhur camii Koca Mehmet Paşa Camiidir. Kubbeli ve minareli, avlusu mermer döşeli şirin bir camidir. Yanında bir zaviyesi, latif bir hamamı, büyücek bir hanı vardır. Güya bu han bu şehrin kalesidir. 170 ocaktır. Başka bir harem odalığı, develiği, 300 tavla at alır ahırı, avlusu, ortasında büyük bir havuz, bir kileri ve yemek yedirilen bir imareti var. Her akşam ocak başına birer bakır sini ile beşer tas buğday çorbası beşer ekmek, birer yağ kandili ve her at başına birer torba yem verilir. Nimeti bol, vakfı sağlam bir hayrattır. 300 kadar dükkânları vardır. Bu binaların tamamı kâgir ve baştanbaşa kurşunla örtülü olup, Mehmet Paşa vakfıdır.”diyor
Buraya gelen yolculardan yerli, yabancı, Müslim ya da gayri Müslim olsun fark etmez, üç gün yemesi, içmesi, barınması, hayvanlarının bakımı dâhil hiç bir ücret alınmaması vakıf şartnamesi gereğidir.
Bu eser, Şair Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han duvarları” şiirine de konu olmuştur.
Not; Kervansarayın önüne, yâda içine kaide üzerine yazısı yazılarak büst yapılmasını teklif ediyorum. Tarikte ilk kez Niğde’den Vezir’i Azam (Başbakan) çıkması önemli bir tespittir.
Çocuk eğitiminin ne denli önemli olduğunu bilmeyen var mıdır? Endişemiz gelecek yıllarda okumayıp eğitim almayanlar ya da bir meslekí formasyona sahip olmayanlar için pek kolay olamayacak gibi görünüyor.
Çocuk eğitimi elbette ki çok önemlidir. Çocuğa iyi davranışlar kazandırmak, kendi kültür değerlerini ve inancını yaşayabilmelerini sağlamak, kişilikli ve bilgili yetiştirmek dahada önemlidir.
Okullarda okumak, bir meslek edinmek için diploma almakda yeterli olmuyor. Bir çocuğun geleceğe hazırlanması, ona güzel ahlâk kazandırma, iyi bir insan olarak yetiştirilmesi için eğitim şarttır.
Veliler çocukların okula düzenli devam etmeleriyle ve dersleriyle ilgilenmeli, eve geldikleri zaman, bugün neler öğrendiğini sormalı. Yanlış bir şey öğrenmişse uygun bir dil ile doğrusunu öğretmeye çalışmalı.
Çocukların kimlerle, nerede ve nasıl arkadaşlık yaptıklarına dikkat etmeli... İyi kimselerle arkadaşlık etmelerini, onlara güven aşılayip, sorumluluk verilmeli. Onlara asla kaldıramiyacakları şeyleri yüklenmemeli..
Çocuklara en iyi model kendi anne-babalarıdır. Bu nedenle cocuklarımıza öncelikle her açıdan kendimizin iyi örnek olması gerekir.
Neslimiz'in devamı ve geleceğimizin teminatı olan çocuklarımıza ne kadar önem veriyoruz?
Bu konuda herkes üzerine düşeni yapıyor mu?
Aslında bizim inanç geleneğimizde “Her çocuk dünyaya temiz olarak gelir. Sonradan onun Müslüman veya gayri Müslim olmasına ailesi yada çevresi vesile olur.
Çocuklar, annelerin koruması altında, uzun ve yorucu bir çabayla hayata hazırlanırlar. Her çocuk düşünce ve fikir yapısı yanında duygu ve sevgi değerlerine de sahiptir.
Bugün “çocuk ıslahevlerinde” anasız-babasız büyüyen çocuklarda psikolojik bozukluklar görülmektedir. “Ağaçlar su ile beslenmeli, çocuklar sevgiyle, ilgiyle büyütülmelidir”.
Su nasıl kabın şeklini alırsa, hamur elde nasıl şekillenirse çocuk da iyi huylarını aile ortamından alır. Eğer anne-baba çocuğuna iyi örnek olursa o çocuk, meyveli ağaç gibi verimli olur.
Aile ortamından uzak, eğitimsiz, sevgisiz yetişen çocukların bunalıma düştüklerini biliyoruz. Aslında çocukların sadece maddi ihtiyaçlarını karşılamakla da onların problemleri çözülmez.
Çünkü çocuk her gördüğünü taklit eder ve her şeyi olduğu gibi alır. Bu bakımdan çocuğa doğruyu, yanlışı, güzeli, çirkini öğretirken daima hoşgörülü davranmak gerekir.
Dünyaca bilinen ünlü bilim adamı “EİNSTEİNE” der ki, “Bugünün gençleri çabuk iş gören bir makine gibi yetişmektedir. Fakat insan asla bir makine olmamalıdır. İnsanın iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini ayıracak bir kafası olmalıdır.
Bu kafa yerinde değilse onun hiç makineden farkı kalmaz. Ben bugünkü gençlikte en büyük eksikliği bu noktada görmekteyim. Biz çocuğa başka türlü terbiye vermeliyiz. Yoksa bu çocukların talimli köpeklerden hiç farkı kalmayacaktır” diyor.
Çocuğu tek başına bilgiyle donatmakta yetmez, Onları etik açıdan da takviye etmeliyiz. İlimle ahlak, etle tırnak gibi birbirlerini tamamlayan unsurlardır.
Çocuğun terbiyesine önem vermeyen aileler onu tehlikeye kendi eliyle atmış olurlar. Bunun zararını hem kendisi hem de çevresi görecektir.
Her çocuğun özünde, mayasında iyiliğe, kötülüğe yatkınlık vardır. Onları güzellikle, hoşgörüyle düzeltmek gerekir. Terbiye hiçbir zaman baskıyla yapılmaz.
Çocuğa tatlı dille, güler yüzle yaklaşmalı, gereksiz yere şiddet gösterilmemelidir. Çünkü aşırı baskı çocuğu isyana sürükler.
Çocuğun ileriki dönemde mutlu yada mutsuz, başarılı ya da başarısız olmasında ailededen almış olduğu bu eğitim önemlidir.
Çocuğa anne ve baba güven telkin etmeli, onların yanında başkaları aleyhinde asla konuşmamalı.
Çocuklar bizim geleceğimizdir. onları iyi birer insan olarak hayata hazırlamalıyız. Çünkü Çocuk terbiyesi zordur ve aynı zamanda sabır isteyen kutsal bir görevdir.
Yazının Devamıİran’ın Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani İsrail’e karşı sert davranışlarıyla tanınan bir askerdi. Yahudiler onun varlığından oldukça rahatsızdı. Pentagon, ABD Başkanı Donald Trump'ın talimatı ile İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'nin Bağdat yakınlarında öldürüldüğünü açıkladı.
ABD Başkanı Donald Trump tutarsız, dengesiz bir liderdi. Çünkü Amerikan Senatosu ve Pentagon, silah Baronları Yahudi lobilerinin tekelinde ve Ortadoğu’nun kan gölüne dönüşmesinin kararını da onlar veriyordu.
Şimdilerde hedef tahtasına konmak istenen ülke Türkiye'dir. Daha önce biz bunun acı reçetesini fazlasıyla yaşadık.
Yakın tarihimizde Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl'in Sultan Abdülhamid’e karşı yaptığı ihanetleri biliyoruz. Komünizmin babası Alman asıllı Karl Marx, Rusya’da Komünizmin kurucu lideri Lenin’in Yahudi asıllı olduğunu bilmeyen yoktur.
Bu açıdan bakıldığında ABD, Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere devletlerinin karar vericileri Mason localarının emrindedir.
Osmanlı İmparatorluğunun ihtişamlı, görkemli saltanatı son dönemlerinde, yöneticilerin yanlış uygulamalarıyla ağır ağır çökme noktasına gelmiştir.
Halbuki Yavuz Sultan Selim Han bir gün paşalarını toplayıp, duvardaki dünya haritasını göstererek; “Heyhat! Şu dünya bir Sultan’ın yönetimine fazla, ikiye de çok azdır” diyordu.
Uçsuz bucaksız Osmanlı İmparatorluğu şimdi lime lime parçalanıyordu. Tanzimat’ın getirdiği yarım yamalak hürriyetle, asırlarca devam eden Türk töresi yok ediliyordu.
Bu gün Ortadoğu’da güçlü bir Türk devletinin varlığı Yahudi Baronlarını rahatsız etmiş, gizli istihbarat örgütleri marifetiyle bu konuda radikal kararlara imza atmışlardır.
Örneğin, ülkemizde halkı sınıf ve zümrelere ayırma, İnanç sistemini istismar etme, Sanayii’nin ziraatı ezmesi, hizmete liyakatsiz insanları getirilme, iktisadi krizle yoksulluğu körükleme çabaları Siyonizm’in sinsi planları olmuştur.
Kanuni Sultan Süleyman’ın kapitülasyonuyla Avrupa’ya verilen taviz, Sultan Mahmut’un koltuğunu koruma pahasına ilan ettiği Tanzimat Fermanı İmparatorluğun sonunu getirmiştir.
Böylece altı yüz yıllık çınar ağacının özüne kurt düşmüştür. Bundan sonraki dönemlerde de bu çöküntü devam ede gelmiştir. Milli Şair Mehmet Akif Ersoy;
“Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak,
Alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak.” Diyor.
Böylece Türk milleti, töresini ve geleneğini terk etmenin bedelini ağır ödemiştir. Anadolu Fransızlar, İtalyanlar, Yunanlılar ve İngilizler tarafından işgal edilmiş. Netice olarak Misak-ı Milli sınırları içinde kalan yerler İstiklal Savaşı ile korunabilmiştir.
Bu gün Osmanlı İmparatorluğun enkazları üzerinde tam otuz beş devlet kurulmuştur. Ülkemizi sinsi planlardan kurtaran, bu cennet vatanı bize armağan edenleri minnet ve şükranla yad ediyoruz.
Düşman yine aynı düşman. Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur. Anadolu’yu Ortadoğu bataklığına çekmek isteyenlerin niyetleri ortadadır. Bu tuzağa asla düşmemeliyiz. Bilinmelidir ki, Türk İslam aleminin en sinsi düşmanı İsrail ve Yahudi lobileridir..
Yazının Devamı