Bir toplumun gerçek serveti ne bütçe fazlasıdır ne de yerin altından çıkarılan madenlerdir. Asıl zenginlik; farklılıklarıyla bir arada durabilme, çatışmaya rağmen konuşabilme ve en önemlisi, birlikte yaşama iradesini diri tutabilme becerisidir.
Ne var ki bugün, tam da bu iradenin “biz” ve “onlar” arasına örülen görünmez duvarların altında ezildiğini görüyoruz.
Artık sadece tartışmıyoruz; birbirimizi de duymuyoruz.
Sokakta yürürken, sosyal medyada birkaç başlık okurken ya da bir akşam yemeğinde dostlarla otururken bile hissedilen o kasvetli gerilim, tesadüf değil.
Bu, kutuplaşmanın soğuk ve sessiz nefesidir.
İnsanların cümlelerini tartarak kurduğu, susmanın bile taraf sayıldığı bir iklimde yaşıyoruz.
Zihinsel Gettolaşma: Duvarlar Betondan Önce Beyinde Yükselir
Kutuplaşma önce meydanlarda değil, zihinlerde başlar. Psikolojide "Sosyal Kimlik Teorisi" olarak tanımlanan bu mekanizma, bireyin ait olduğu grubu yüceltirken karşısındakini farkında olmadan bir “tehdit” olarak kodlamasına neden olur.
Biz ve onlar ayrımı, zamanla düşünsel bir konfora dönüşür.
Çünkü insan, kendi doğrularının sorgulanmadığı alanlarda kendini güvende hisseder.
Ancak bu konforun bedeli ağırdır.
Kendi mahallesinin acısını kutsayan zihin, ötekinin yarasını görmez; görse bile inkâr eder.
İşte tam bu noktada sosyal medya algoritmaları devreye girer.
Bizi yalnızca duymak istediklerimizle besler, farklı sesleri filtreler ve her birimizi kendi yankı odamıza hapseder.
Böylece diyalog yerini monoloğa, tartışma yerini etiketlemeye bırakır.
Empati Değil, Daha Zor Bir Şey: Anlama Etiği
Uzun zamandır “empati kuralım” diyoruz.
Ancak empati, çoğu zaman romantik bir temenniden öteye geçemiyor.
Çünkü empati, benzerlik ister. Oysa toplumlar, benzerliklerden değil farklılıklardan oluşur.
Bugün ihtiyacımız olan şey anlama etiğidir.
Karşımızdakine hak vermeden, onun hangi korkularla, hangi deneyimlerle o noktaya geldiğini anlamaya çalışma sorumluluğu…
Bir insanın öfkesini anlamak için onunla aynı safta olmanız gerekmez.
Anlamak, teslim olmak değildir; anlamak, insan olmanın en temel ahlaki eşiğidir.
Anlamayı reddettiğimiz her an, köprüleri biraz daha yakıyoruz.
Ve unutmamak gerekir: Yıkılan her köprünün altında, eninde sonunda hepimiz kalırız.
Çözüm: Kelimelerle İnşa Edilen Köprüler
Kutuplaşmayı bitirecek sihirli bir reçete yok.
Ama her bireyin elinde küçük ama etkili bir güç var: Dil...
Kullandığımız kelimeler ya duvar örer ya köprü kurar. Tercih bize aittir.
Bu noktada üç hayati adım öne çıkıyor:
Sorunun Tonunu Değiştir:
“Nasıl bu kadar yanlış düşünebilirsin?” sorusu, karşısındakini savunmaya iter.
Oysa “Seni bu düşünceye götüren neydi?” sorusu, kapıyı aralar.
Diyalog, suçlamayla değil merakla başlar.
Müşterek Hafızayı Canlı Tut:
Kimliklerimiz, ideolojilerimiz, oy verdiğimiz partiler değişebilir; ama aynı acılara üzülüyor, aynı felaketlerde enkazın altında kalıyoruz.
Aynı gökyüzüne bakıyor, aynı ekmeği bölüşüyoruz.
Ortak hafızamızı kaybettiğimiz an, toplum olma vasfını da kaybederiz.
Entelektüel Alçakgönüllülük:
“Benim de yanılıyor olma ihtimalim var” diyebilen bir zihin, en güçlü devrimci duruştur.
Kesinlik sarhoşluğu, kutuplaşmanın ana yakıtıdır; şüphe ise onun panzehiridir.
Sonuç Yerine: Ya Birlikte Yüzeceğiz Ya Da Birlikte Batacağız
Türkiye gibi çok renkli bir coğrafyada, bu renkleri birbirine çarpa çarpa gri bir kaosa dönüştürmek en kolay yoldur.
Zor ama onurlu olan ise her rengin kendi canlılığını koruyarak bir ebru gibi yan yana durabilmesini sağlamaktır.
Unutmayalım:
Bir gemi su almaya başladığında, sızıntının hangi kamarada olduğunun hiçbir önemi yoktur.
O gemiyi kurtaracak olanlar, yan kamaradakine öfkeyle bakanlar değil; el birliğiyle suyu boşaltanlardır.
Köprüleri yıkmak kolaydır.
Asıl mesele, yıkıntıların arasından yeniden geçebilecek cesareti gösterebilmektir.
Vesselam...
Niğde’nin Ayazında Yeni Bir Sayfa: Eksilerek Çoğalmak
Niğde’de aralık sonu demek, o meşhur keskin ayazın kendini iyice hissettirmesi demektir. Bor Caddesi’nde yürürken yüzünüze çarpan o soğuk, aslında bir uyanış çağrısı gibidir.
Şehir; tepedeki kalenin ve saat kulesinin tanıklığında bir yılı daha geride bırakırken, bizler de tıpkı o meşhur Niğde elması gibi, kışın soğuğunda dinlenip bahara hazırlanmanın eşiğindeyiz.
Eskiler, eskiden Niğde’de kar diz boyu olurdu, sokaklarda yürümek bir macera, kardan adam yapmak bir gelenekti diye anlatır durur. Şimdi ise o bereketli beyazlığın yerini kuru bir ayazla yetinmeye bıraktığı günlerden geçiyoruz.
Belki de bu iklim değişimi, bize doğanın sessiz bir uyarısı; her şeyin hızla tükendiği bu çağda durup düşünmemiz gerektiğini hatırlatan bir işaret.
İlçelerden Esen Yenilenme Rüzgarı
Yeni bir yıla hazırlanırken sadece merkezde değil, şehrin her bir köşesinde farklı bir ders saklıdır.
Bor’un o köklü geçmişi ve "pazarın geçmesi" hikayesi, bize fırsatları zamanında değerlendirmeyi ama kaçırdıklarımız için de dövünmemeyi öğretir.
Ulukışla’nın karlı tren rayları, her bitişin aslında yeni bir yolculuğun başlangıcı olduğunu fısıldar.
Bolkar Dağları'nın beyaz zirveleri, tıpkı hayatın zorlukları gibi dik görünse de, sabredenlerin o eşsiz manzaraya kavuşacağını hatırlatır.
Çamardı’nın o sarp ve heybetli Aladağlar’ı, zihnimizdeki engelleri aşma gücü verirken; Çiftlik ve Altunhisar’ın bereketli ovaları, toprağın kış uykusuna yatıp sessizce güç topladığı gibi bizim de ruhumuzu dinlendirmemiz gerektiğini söyler.
Bu yıl, her ilçemizin toprağından, suyundan ve insanından bir parça sükunet alarak girmeliyiz yeni yıla.
Takvimin Ötesinde Bir Başlangıç
Aslında 31 Aralık gecesi sadece bir rakam değişiyor. Ancak Niğdeliler bilir ki; mevsimlerin dönüşü sadece takvimde değil, hayatımızın tam merkezindedir.
Yeni yıl kapıya dayanmışken kendimize sormamız gereken ilk soru şu:
Değişimi sadece takvimden mi bekliyoruz, yoksa zihnimizdeki o eski yorgunlukları da arkamızda bırakmaya hazır mıyız?
Gerçek bir başlangıç için havai fişeklere değil, içsel bir sessizliğe ihtiyacımız olduğunun ne zaman farkına varacağız?
Dijital Gürültüden Gönül Sohbetine
2025 yılı hepimiz için ekranlara hapsolduğumuz, bildirimlerin arasında kendimizi kaybettiğimiz bir yıl oldu. Oysa bizim kültürümüzde "sohbet" esastır.
Yeni yılın ilk günlerinde, telefonlarımızı bir kenara bırakıp; Kayardı’nın ve Gebere Barajı'nın o eşsiz sükunetini ya da bir dostla içilen demli bir çayın samimiyetini dijital dünyaya tercih edemez miyiz?
Dijital dünyamızda bildirimlerin sustuğu, sadece insan sesinin ve iç sesimizin duyulduğu bir Ocak ayı, ruhumuza en büyük hediye olacaktır.
Niğde Usulü Hafifleme: Yüklerden Kurtulmak
Yeni yılı genelde "yeni hedefler ekleme" dönemi olarak görürüz. Ama hayat, sırtımızdaki küfelerle daha hızlı koşmamıza izin vermez.
Bu yıl bir fark yapalım ve Niğde’nin o sade, gösterişsiz ama derin yaşam biçiminden feyz alalım.
Bizi yoran, enerjimizi tüketen tartışmaları geride bırakalım; zihnimizdeki "keşke"leri, tıpkı baharda budanan ağaçlar gibi kesip atalım. Evimizdeki eşya kalabalıkları kadar, gönlümüzdeki gereksiz yükleri de sadeleştirelim.
Sonuç: Umut Daima Tazedir
Yeni yıl, mucizelerin gökten zembille inmesi değildir; bir niyet tazeleme durağıdır. 2026 yılına girerken, Saat Kulesi’nin her vuruşunda kendimize daha nazik davranacağımızın sözünü verelim.
Dışarıda ayaz ne kadar sert olursa olsun, kalbinizdeki o yerel samimiyetin ve umudun sıcaklığı hiç eksilmesin.
Niğde’nin o bereketli toprakları gibi, yeni yılın da hayatımıza mutluluk, başarı, sağlık, huzur ve en önemlisi "hafiflik" getirmesi dileğiyle...
Vesselam...
Bu nedenle, büyük sıkıntılarla yüzleşmemiş birine kaderin hakikatini anlatmak çoğu zaman boş bir çabadan ibarettir.
Çünkü bazı insanlar, sahip oldukları her şeyi –başarıyı, parayı, sağlığı, sosyal imkânları– yalnızca kendi çabalarının ve zekâlarının bir sonucu sanırlar.
Adeta “Ben olmasam dünya eksik kalırdı!” özgüveniyle dolaşır, kendilerini bulunmaz Hint kumaşı sanmaktan da geri durmazlar.
Oysa hayat, yalnızca insanın elinin yetiştiği bir alan değildir.
Ne başarı tamamen bizimdir, ne başarısızlık sadece bize aittir.
Ne zenginlik bütünüyle emeğin ürünüdür, ne de fakirlik tamamen tembelliğin sonucudur.
İnsan elbette çalışacak, emek verecek, ter dökecek; lakin son sözü her zaman kader söyler.
Çünkü sonuçları belirleyen görünmeyen bir kudret, ilahi bir murat vardır.
Nice çalışan vardır ki senelerce emek verir ama meyveyi geç toplar; nice çalışmayan vardır ki sebepler adeta ayağına serilir.
İşte bu örnekler, aklın ve mantığın ötesinde bir ilahi düzenin mevcudiyetini gösterir.
Kimi insanlar varlıkla, kimi yoklukla; kimi sağlıkla, kimi hastalıkla sınanır.
Kimine sevdiklerinin ölümüyle ağır bir imtihan düşer, kimine de hiçbir sıkıntı göstermeyen, ama derinlerde iman ve farkındalık testleri barındıran bir konfor alanı…
Asıl mesele, insanın hangi durumda olursa olsun Rabbine teslim olmasıdır.
Rıza gösterebilmek, şükürden kopmamak, sabrı elden bırakmamak, işte gerçek başarı budur.
Dünya nimetlerini elde etmek değil, imtihanın her çeşidinde dimdik durabilmektir insanı yücelten.
Kimi “Şanslıydım!” der geçer, kimi “Doğru zamanda doğru yerdeydim.” diye övünür; kimisi de gururla “Ben başardım!” diye göğsünü kabartır.
Fakat hayatın sırrı ne yalnızca talihte ne de büsbütün tesadüftedir.
Her şey, ince ince dokunan bir kader örgüsünün içinde gizlidir. İnsan bunu ancak zamanla anlar; kaybettikleriyle, kazandıklarıyla, sabahlara sığmayan sınavlarıyla…
Ve nihayet idrak eder ki:
Kader, insanın en büyük öğretmenidir; azim ise bu öğretmenin rehberliğinde yürüyen bir yolcudur.
Vesselam...
Yazının DevamıEvet, saniyeler içinde dünyanın öbür ucuyla konuşabiliyoruz; birkaç dokunuşla görüntü gönderebiliyoruz; hiç tanımadığımız insanların hayatlarına, odalarına, duygularına dalabiliyoruz.
Ama gelin asıl gerçekle yüzleşelim ve kabul edelim:
Bunca hızın, bunca erişilebilirliğin ortasında insanlık tarihinin en büyük iletişimsizliğini ve yalnızlığını yaşıyoruz. Bugün “iletişim kurmak” denilen şey; neredeyse ekran ışığında parlayan bir bildirimden ibaret.
Duygularımıza, ilişkilerimize, yüz yüze konuşmaya, göz teması kurmaya emek vermekten kaçıyoruz.
Neden?
Çünkü sanal iletişim kolay, sığ ve zahmetsiz. Ve ne yazık ki bizler de günden güne kolay olanı tercih eden bir kuşağa dönüştük.
DİJİTALDE SOSYAL, GERÇEKTE KİMSESİZ
Bugünün insanı, telefonunda onlarca grup sohbetine dahil; sosyal medyada binlerce takipçisi var; gönderilerinin altında yüzlerce emoji süsü var…
Ama gecenin bir yarısı yalnız hissettiğinde ne yazık ki konuşacak ya da dertleşecek bir tek gerçek insan bulamıyor.
Artık kimse kimseyi gerçekten tanımıyor. Maskeler, filtreler, parlatılmış cümleler, sahte samimiyetler…
Herkes dijital vitrininde sergilediği sanal karakterle yaşıyor. Gerçek yüzler sadece aynalara kaldı; çünkü birbirimizin yüzüne bakmaya cesaretimiz yok. Birbirine samimiyetle sarılamayan, konuşamayan, dertleşemeyen; ama çevrimiçinde çok “aktif görünen” bir toplum olduk. Sanal kalabalıkların içinde gerçek yalnızlığı büyüten bir toplum…
BİR TIKLA BAĞLANIP BİR TIKLA YOK OLAN İLİŞKİLER
Sanal iletişimin sunduğu en büyük konfor, bağ kurma zahmetini ortadan kaldırması. Konuşmak istemiyorsan mesajı ya da gelen çağrıyı görmezden geliyorsun. Tartışmak istemiyorsan hesabı kapatıyorsun veya karşı tarafı tek bir dokunuşla engelliyorsun. En ufak bir kırgınlıkta “bloklamak” artık yeni neslin ilişki çözümü.
Ne ilginç değil mi?
Yüzyıllar boyunca insanlar ilişkileri sürdürmek için savaş verdi; bağları korumak için çabaladı. Bugün ise tek dokunuşla insanları hayatımızdan siliyoruz.
Çünkü sanal iletişim, sorumluluğu öldürdü. Yüz yüze söyleyemediğimiz sözleri rahatlıkla yazar olduk. Gerçek hayatta hesap vermeden ortadan kaybolamayacağımız ilişkilerde bile dijital dünyanın görünmezliğine sığınıyoruz. Bu yüzden bağlar zayıf… Bu yüzden ilişkiler kırılgan… Bu yüzden kimse kimseye gerçekten güvenemiyor.
DUYGULARIN PLASTİKLEŞMESİ: EMOJİLERLE KONUŞAN BİR NESİL
Gülen yüz, kırık kalp, alkış, ateş, yıldız…
Bir nesil duygularını ikonlara hapsetti ve bunun adına “iletişim” dedi. Vicdanımızı, empatimizi, derin düşünme yetimizi bile bu sembollere emanet ettik. Oysa hiçbir emoji insanın gözündeki yaşın, sesinin titremesinin, dokunuşunun sıcaklığının yerini tutamaz.
Ama belli ki bunu da unuttuk.
Kısacık cümlelerle hayatı ifade etmeye alıştık. Cümleleri bile üşenip üç harfli kısaltmalarla anlattık. Yani iletişimi kısalttıkça duygularımız da kısaldı.
SANAL DÜNYANIN YAN ETKİSİ: EMPATİ KAYBI
İnternette insanlar birbirine ağır hakaretler edebiliyor, linç kampanyaları başlatabiliyor, tanımadığı insanlara nefret kusabiliyor. Çünkü karşısında bir insan değil; bir kullanıcı adı görüyor. Sanal iletişim, insanın insana bakarak geliştirdiği vicdani duraklamayı yok etmiş durumda...
Artık kelimelerimizin karşı tarafta neye sebep olacağını düşünmüyoruz.
Neden?
Çünkü gerçek yüzlerle değil, ekranlarla konuşuyoruz.
TEKNOLOJİ BÜYÜDÜ; İNSANLIK KÜÇÜLDÜ
Sanal iletişimi suçlamak kolay olurdu ama suç onda değil, onu amaç haline getiren bizde. Telefonlarımız akıllandıkça biz aklımızı kullanamaz olduk...
İnternet bağlantıları güçlendikçe ilişkiler zayıfladı. İletişim hızlandı ama anlam yavaş yavaş yok oldu. Bugün kimse uzun uzun konuşmuyor, kimse saatler süren sohbetlere tahammül etmiyor. Ne yazık ki anlık, hızlı, yüzeysel ve duygusuz bir iletişimin esiri olduk.
GERÇEK ÇÖZÜM: İNSANLIĞI HATIRLAMAK
Sanal iletişimi tamamen reddetmek saçma olur. Ama onu hayatın merkezine koymak, insanlığı dijitalin altına gömmek — işte asıl sorun bu. Bir çayı birlikte içmenin, bir omza dokunmanın, bir yüzü yakından izlemenin yerini hiçbir ekran dolduramaz. Bunu unuttuğumuz için bugün bunca karmaşa, bunca yalnızlık, bunca kopuş yaşıyoruz.
Belki de yeniden başlamanın zamanı geldi.
Belki bir gün birinin yüzüne bakıp içten bir şekilde “Nasılsın?” diyerek başlayan sıradan bir sohbet, bütün bu yapay bağların önüne geçebilir. Çünkü insanı insan yapan, gerçek iletişimdir. Geri kalan her şey sadece bir ekran ışığı…
Vesselam...
Yazının DevamıBir Sessiz Çöküşün Perde Arkası
Türkiye son yıllarda bir sorunla sessizce yüzleşiyor: Bahis bağımlılığı. Artık kimse bunu “şans oyunu” olarak adlandırıp geçmesin; ortada büyüyen, derinleşen ve görmezden gelindikçe daha çok can yakan bir toplumsal kriz var.
Dijital çağın sunduğu hız, bu krizi görünmez ama çok daha yıkıcı bir hale getirdi. Bugün kumar masası dediğimiz şey kırmızı halılı salonlarda değil; cebimizde taşıdığımız telefonlarda, televizyon reklamlarında, maç aralarında beliren canlı kupon önerilerinde.
Bir araştırmacı olarak sahada gördüklerim, dinlediğim hikâyeler ve sessiz tanıklıklar beni tek bir sonuca götürüyor:
Bu ülkede insanlar para değil; umut, zaman, aile, onur ve gelecek kaybediyor.
Gençleri Avlayan Bir Sistem: Sessiz Bir Pazarın Büyük Kazananları
Eskiden kumar, belli bir kesimin gizli alışkanlığıydı. Bugünse en parlak hedef kitlesi gençler. Üniversite öğrencileri, lise çağındaki çocuklar, işe yeni başlamış genç yetişkinler… Hepsinin ortak bir noktası var: Ekonomik zorluk, gelecek kaygısı ve “bir ihtimal daha var” düşüncesi.
Bahis şirketlerinin reklam stratejilerine bakınca tablo daha da netleşiyor:
Ünlü futbolcuların yüzleri,
YouTube fenomenlerinin önerileri,
Sosyal medyada sahte “kazandım” videoları,
Telegram gruplarında sözde “banko kuponcular”.
Bunların hepsi gençleri avlamak için sistematik biçimde tasarlanmış bir ağ. Bir sosyal medya yöneticisinin bana söylediği şu cümle hâlâ aklımda: “Gençleri yakaladığın an uzun süre bırakmıyorlar. Çünkü ilk kazanç bağımlılık için yeterli.”
Bu cümlenin ardında milyarlarca liralık bir ekonomi yatıyor. Kazanan belli: Sistem.
Kaybeden ise çoğu zaman fark edilmeden kenara çekilen, borç batağına düşmüş, geceleri uyuyamayan bir genç.
Sahadan Notlar: Kırık Hikâyeler
Araştırmacılık bazen dinlediklerinizi unutmanıza izin vermez. Bir baba, oğlunu bahis borcu yüzünden evden atmak zorunda kaldığını anlatırken ağlamamak için dişlerini sıkmıştı. Bir üniversite öğrencisi, kredi kartı borçlarını ailesinden gizlemek için okul harçlığını kesmek zorunda kaldığını söylemişti. Bir başka genç, “Kazandığım gün dünyanın en güçlü insanı gibi hissediyorum, kaybettiğimde ise hiçliğe düşüyorum,” demişti.
Bu cümleler birer araştırma verisi değil; gerçek hayatın içinden parçalar.
Bahis bağımlılığı sadece para kaybı değildir. İnsanın kendini kaybetmesidir.
Bilim Ne Diyor? Acı Gerçekler
Nörologlar kumarın beyinde tıpkı kokain gibi dopamin salgılattığını söylüyor. Yani mesele sadece yanlış bir alışkanlık değil; kimyasal bir bağımlılık.
En tehlikeli kısmı ise şu: Kumar bağımlılığı fark edilmeyecek kadar sessiz ilerliyor.
Bir psikolog, görüştüğümüz bir söyleşide şöyle demişti:
“Kumar bağımlılığı, bağımlı olan kişinin kendine bile itiraf etmediği bir hastalıktır.”
Bu nedenle “İsterse bırakır”, “Biraz dikkat eder geçer”, “Kendi hatası, kendi suçu” gibi cümleler, bilimsel olarak geçersizdir.
Bahis bağımlılığı irade meselesi değil; tedavi gerektiren bir durumdur.
Ekonominin Görünmeyen Düşmanı: Yasa Dışı Bahis
Türkiye’de yasal bahis gelirleri resmi raporlara göre milyarlarca lira. Ancak buzdağının görünmeyen kısmı çok daha büyük: Yasa dışı bahis siteleri. Bu sitelerin kontrol ettiği kara para trafiği:
Ekonominin kayıt dışı kısmını büyütüyor,
Vergi kaybını artırıyor,
Organize suç ağlarına kaynak sağlıyor,
Gençleri borçlandırarak iş gücünü zayıflatıyor.
Yani bahis, sadece bireyin değil, ülkenin ekonomisinin de kanını emiyor.
Toplumsal Sessizlik: Kimin İşine Yarıyor?
Bugün spor kulüplerinin forma reklamlarına bakın. YouTube’da maç yorumu yapan kanallara bakın. Futbol ekonomisine, sosyal platformlara, influencer pazarına bakın. Bahis şirketlerinin gölgesi her yerde.
Kimse yüksek gelir kapısını kapatmak istemiyor.
Bu suskunluk da bağımlılığı büyütüyor.
Bir teknik direktör bir keresinde bir toplantıda şunu söylemişti:
“Takımdaki gençlerden bazıları idman sonrası bahis konuşuyor. Bu iş artık soyunma odasına kadar girdi.”
Soruyorum:
Bir toplumda daha ne olursa mesele ciddiye alınır?
Ne Yapabiliriz? — Somut Çözüm Önerileri
Bu sorunu çözmek için duygusal değil, yapısal adımlar gerekiyor. Öneriler üç başlık altında toplanabilir:
1. Devlet Düzeyinde
Yasa dışı bahis sitelerine erişimin değil, finansal akışlarının engellenmesi
Bankacılık ve ödeme sistemleri üzerinden daha sıkı kontrol sağlanmalı.
Gençlere yönelik reklamların tamamen yasaklanması
Spor kulüpleri dâhil, her platformda.
Kumar bağımlılığı için ulusal destek hattı ve ücretsiz psikolojik yardım
Tıpkı alkol ve madde bağımlılığı gibi ele alınmalı.
Okullarda ve üniversitelerde bilinçlendirme programları
Gençleri bilgilendirmek, en etkili önleyici mekanizma.
2. Aile Düzeyinde
Çocukların dijital harcamaları takip edilmeli.
Geceleri telefonu kapatmama, para isteği, ani duygu değişimleri gibi belirtiler ciddiye alınmalı.
Yargılamak yerine iletişim kurulmalı.
3. Bireysel Düzeyde
Birkaç defa “şansını denemek” masum görünür ama en tehlikeli eşiktir.
Kumarla ilgili harcama veya düşünce yoğunluğu fark edilirse profesyonel destek alınmalı.
“Kazandığımın yarısını yatırayım, bu sefer döner” düşüncesi bağımlılığın ilk işaretidir.
Gerçek Şans Nedir?
Gerçek şans; bir kuponla zengin olmak değildir.
Gerçek şans;
Emek verip karşılığını alabildiğin,
Gençlerin hayal kurmak için bahis sitelerine değil, eğitime yöneldiği,
Kolay paranın değil, alın terinin değer gördüğü
bir ülkede yaşamaktır.
Bugün “şans oyunu” diye pazarlanan şey aslında bir hayat çalma makinesi.
O makinenin durması için önce gerçeği görmek, sonra çözümü konuşmak gerekiyor.
Ve en önemlisi: Bu sessiz çöküşü artık sessiz izlememek gerekiyor.
Vesselam...
Yazının DevamıÇağımızın en parlak icadı olan internet, aynı zamanda en büyük sosyal hastalıklarımızdan biri hâline geldi.
Cebimizdeki küçük ekranlar sayesinde bilgiye saniyeler içinde ulaşıyoruz; ama aynı hızla ihtiyaç duymadığımız, hatta bize zarar veren içeriklerle de dolduruluyoruz.
İnternet, bugün dünyanın en büyük bilgi çöplüğüne dönüşmüş durumda.
Daha kötüsü, bu çöplükte yaşamaktan son derece memnun görünen milyonlarca insan var.
Sosyal medya kullanım oranlarına baktığımızda tablo daha da çarpıcı.
Türkiye’de nüfusun yarısından fazlası aktif sosyal medya kullanıcısı ve insanlar bu platformlarda saatler harcıyor.
Peki neden?
Çünkü çoğumuzun hayatında dolduramadığı boşluklar var: işsizlik, yalnızlık, değersizlik hissi, sosyal çevre eksikliği…
Beğeni almanın verdiği o küçük dopamin patlaması, bir süreliğine de olsa bu boşlukları kapatıyor.
Bugün beğeni kültürünün esiri olmuş durumdayız.
“Kaç kişi beğenir?”,
“Bu fotoğrafı kimler görür?”,
“Takipçi sayım arttı mı?” gibi sorular, modern insanın iç sesine dönüşmüş durumda.
Ünlülerin hayatlarına özeniyor, okumadığımız kitapların yazarlarını hayranlıkla paylaşıyor, kime ait olduğunu bilmediğimiz sözleri savuruyoruz.
Algoritmaların şefkatiyle alışveriş yapıyor, kargo ücretinden kaçmak için ihtiyaç duymadığımız ürünleri tıklayıp sepete ekliyoruz.
Sosyal medya yalnızca alışkanlıklarımızı değil, beden algımızı da biçimlendirdi.
Kadınlar “kusursuz vücut” peşinde ölümüne diyetler yaparken, erkekler kas yığını olma çabasında.
Kimse kendi bedenini beğenmiyor.
Kimse olduğu hâline razı değil.
Özgüvensizlik çağı tam olarak burada başlıyor.
Bir sanat eserinin önünde durup onu izlemek yerine fotoğraf çekip paylaşmayı tercih eden bir toplum olduk.
Birlikte yemeğe çıkıp sohbet etmek yerine, tabağın fotoğrafını paylaşmayı, hatta bir insan yardım beklerken bile video çekmeyi çoğunlukla tercih edilebiliyor.
Bu noktada sosyal medya artık sadece bir platform değil; insanı duygusuzlaştıran, yalnızlaştıran bir yaşam tarzına dönüşmüş durumda.
Peki bu çöküşü durdurmak mümkün mü?
Kolay değil.
Çünkü sosyal medya da en az sigara ve alkol kadar bağımlılık yapıyor.
Önce bağımlı olduğumuzu kabul etmek gerekiyor.
Telefonla geçirilen süreyi sınırlamak, aileyle ekransız zamanlar yaratmak, bir akşam yemeğini telefonsuz geçirebilmek bile önemli bir başlangıç olabilir.
Unutmayalım: Hayat ekranlarda değil, hâlâ birbirimizin gözlerinde akıyor.
Eğer bir şeye saplanacaksak, bu nefret söylemine, kıyas kültürüne, sahte hayatlara değil; üretime, pozitifliğe, yaratıcılığa olsun.
Gerçek hayat hâlâ burada.
Yeter ki yüzümüzü ona çevirebilelim.
Vesselam...
Yazının Devamı