“Ey oruç, diriltici rüzgâr, İslâm baharı…” Mütefekkir-şair Sezai Karakoç’un bir ömür boyunca daha çok Ramazanlarda kaleme aldığı yazıları Diriliş Yayınları arasında bir kitap bütünlüğüne ulaştı: “Samanyolunda Ziyafet-Oruç Yazıları” Sezai Karakoç, Ramazan ayının insan ve toplum üzerindeki etkilerini tefekkür ederek bu dönemi bir arınma ve yeniden doğuş süreci olarak ele almıştır. ‘Samanyolu’ benzetmesi, Ramazan’ın yücelik ve sonsuzluk ile ilişkili olduğu anlamında derin bir sembolizm taşır. ‘Samanyolunda Ziyafet’ ifadesiyle manevi bir yaşantıya işaret edilir. Kitapta yer alan yazıların başlıkları bizlere çok şey söylemektedir: Betonları Kıran Oruç, Samanyolunda Ziyafet, Oruç ve Çocuk, Orucun 24 Saati, Orucun Ömrü, Aktüalite, Altın Gece, Bayram, Konuk, Sürekli Mucizeler, Her Yıl Bir Mucize Gibi Gelen, Oruç da Acıkır, Diriliş Saati, Silahımız, Yankı, Bir İftar ve Ötesi, Kadir Gecesi, Yolcu, Bayram, Oruç ve Diriliş, Orucun Ruhu, Ruhun Silahları, Ruhun Şöleni, İnsan ve Oruç, Görünen Aya Selâm, Hicretten Miraca, Oruç Dünyasında, Gök Armağanı Oruç, Orucu Benzerlerinden Fark Ettiren, Çocukluğumuzun Ramazanları, Çağrı, Oruç Ülkesi, Kara Bayramı Aka Çevirmek, Ramazanın Aynasında Hayat. Bu yazı başlıkları oruç ibadetinin özünü anlamaya yönelik bir yolculuk çağrısı olarak da okunabilir. Her bir başlık, oruç ile ilgili farklı duygu ve düşüncelere kapılar açıyor. Oruç günlerindeki çeşitli duygu, düşünce hallerini vurguluyor. Oruç gelince özge bir zaman başlar. Ruhun ön planda olduğu bir zamandır bu. Kişi iyiliklere, güzelliklere doğru bir yürüyüştedir. Kirden, karanlıktan uzak günler… Diğer bir ifadeyle kurtuluş günleri, arınma günleri de diyebiliriz. “Bir ev nasıl yılda bir defa temizlenir, örümcek ağlarından kurtarılır, kiremitleri aktarılır, sıvanır, yıkanır, onarılır ve badana edilir; yani yeni yapılmış hale getirilirse, bir ruh da yılda bir kere böyle bir genel temizlik ve revizyon ister. Bir şehrin temizlenmesi, onarılması, yeniden yapılması, sıva, boya ve badanalarının tazelenmesi ile müslüman bir şehrin oruç boyunca ruhî canlılık ve hareketi, yükselme ilerlemesi birbirini çok andırır. Oruç, demek ki bir noktadan bakılınca, ruhun ve vücudun dezenfekte edilmesi oluyor.” (Betonları Kıran Oruç) Orucun yalnızca bedenî bir açlık olmadığı, ruhsal bir arınma ve yenilenme süreci olduğu özellikle ifade ediliyor. Orucun insan ruhuna kattığı güzellik sayesinde insan yeniden başlamanın huzurunu yaşıyor. Nasıl ki bir ev örümcek ağlarından arındırılıp temizlik yapıldığında yeni bir görünüme kavuşuyorsa, insanın da ruhunu yılın belirli bir döneminde arındırmaya ihtiyacı olduğu anlatılıyor. Bu benzetme, orucun insan üzerindeki etkisini somutlaştırarak psikolojik ve manevi bir yenilenme süreci olduğunu ortaya koyuyor. Kişi, oruç sayesinde ruhsal kirlerinden arınıyor; karanlıktan uzaklaşıyor ve kendini iyilik yolunda bir yürüyüşte buluyor. Böylece oruç ile hem bireysel hem de toplumsal olarak bir uyanış, değişim ve diriliş dönemi yaşanmış oluyor. Hayatın monotonluğu, sıradanlığı, rutin işleri Ramazan ile değişir. Başka bir kapı açılır adeta. Bu kapıda umut, sevinç, gül aydınlığı… Hayatın bunaltan, usandıran tekrarları kaybolur. Artık yeniden başlamanın vaktidir. “İşte oruç, külü deşer, betonları kırar, eskiyen dünyayı tazeler, alışkanlıkları elâstikîleştirir, donmalarını önler, içgüdüleri pırıl pırıl yapar, insanı melankoliye düşmekten, yani eşyayla ilgiyi kesmekten, korur, kâinatı yeniden yaşanmağa değer bir yer haline getirir, insanı yeni doğmuşçasına yaşamaya hevesli, iştahalı bir yeni insan yapar.” (Betonları Kıran Oruç) Bu tespit ile orucun insan hayatındaki dönüştürücü etkisi vurgulanıyor. Günlük hayatın sıradanlığı içinde kaybolan insanın, Ramazan ile adeta yeni bir kapıdan geçtiği ifade ediliyor. Eskiyen ve sıkıcı hale gelen alışkanlıklar yerini tazelenmiş, diri bir hayata bırakıyor. Metindeki özgün benzetmeler, orucun sadece bedensel bir ibadet değil, aynı zamanda insan ruhunu, zihnini ve alışkanlıklarını da yenileyen bir süreç olduğunu gösteriyor. "Külü deşmek, betonları kırmak" gibi ifadeler, orucun bireyin iç dünyasında köklü değişimler yaptığını ve katılaşmış, körelmiş duyguları harekete geçirdiğini anlatıyor. Oruç, donmuş alışkanlıkları esnekleştirerek bireyi durağanlıktan kurtarıyor; içgüdüleri temizleyerek kişiyi daha bilinçli hale getiriyor. Ayrıca, oruç sayesinde insanın melankoliye düşmekten, yani hayatla bağını kaybetmekten korunduğu ifade ediliyor. Burada orucun ruhsal bir şifa kaynağı olduğu düşüncesi ön plana çıkıyor. Böylece dünya, yeniden yaşanmaya değer bir yer haline dönüşüyor. Oruç, alışkanlıkların esnekleşmesini sağlayarak insanı hem bedenen hem de ruhen yeniden yapılandırıyor. Değişim başlamıştır. Zaman, başka bir zamandır. “Hayvandan meleğe doğru yolculuk; içteki karanlıkların eriyişi, yerini metafizik ışıkların alması Oruçla… Gerçek gün doğuşu, gerçek kuşluk, gerçek öğle, gerçek ikindi, gerçek akşam ve gün batışı, gerçek gece ve yatsı Oruçla. Gerçek zaman Oruçladır.” (Samanyolunda Ziyafet) Orucun iç dünyamızda meydana getirdiği köklü değişim vurgulanıyor. Oruç, ruh cephesinde verilen mücadeleyi gösterir. ‘Hayvandan meleğe doğru yolculuk’ ifadesi, insanın nefsî arzularından arınarak daha yüce bir bilince ulaşmasını simgeler. Oruç günlerinde zaman algısı da değişiyor. Günün her anı, oruç sayesinde derin bir anlam kazanıyor. Sıradan bir sabah, gerçek bir doğuşa dönüşüyor; gün içindeki vakitler, manevi bir bilinçle yeniden anlamlandırılıyor. Oruç ayında zaman, ‘gerçek zaman’ yüceliğine ulaşır. Oruç, insanı yalnızca maddi dünyadan uzaklaştırmakla kalmaz; ona metafizik bir derinlik kazandırarak hayatın her anını daha bilinçli, hakikatli ve anlamlı kılar. Müslüman her yıl, bir ay bir ruh şölenine çağrılır. Yeniden varoluş: Yücelten, sağaltan… “Oruç insanın katıldığı, her yıl bir ay katıldığı bir ruh şölenidir. Üstün insanların davetlisi olduğu bir tabiatüstü ziyafet, bir gök sofrasıdır.” (Samanyolunda Ziyafet) Oruç bir ‘ruh şöleni’ olarak tanımlanıyor. Böylelikle orucun manevi derinlik ve yüksek bilinç taşıyan bir deneyim olduğu vurgulanıyor. Orucu yalnızca açlık ve susuzluk olarak değil, bir manevi ziyafet olarak da anlamamıza yardımcı oluyor. Bu şölende insan ruhunu daima besler ve manevi huzura ulaşır. Böylelikle kendi özüne daha yakın olur. Burada ‘üstün insanlar’ ifadesiyle orucun manevi olgunluk ve derinlik kazandırdığı kâmil insanlara işaret ediliyor. Çocuğun dünyasında orucun yeri bambaşkadır. Çevresindeki konuşmalar ona kutlu bir misafirin geleceğini haber vermektedir. Ramazanı merakla bekler. Ramazan bütün görkemi ile gelir. Evde bir değişim başlamıştır. Çocuk bu değişime katılmaya çalışır. Sahura kalkar. Büyükleri “uyu” dese de o dinlemez; sahur vakti geldiğinde uyanır. Oruca hazırlık başlamıştır. Gün içinde açlığa, susuzluğa dayanır. İftar vaktini sabırla bekler. Şimdi kulağı ezan sesinde… Çocuk ve oruç arasında daima bir iyilik, güzellik ırmağı akar. “Oruç ve namazladır ki, kutsal bir dünyaya girer çocuk. Sözle değil; bizzat o dünyanın içinde yaşar Mutlak Gerçeği.” (Oruç ve Çocuk)
Devam edecek…
Bir zamanlar mahalle vardı. Rengi, kokusu, iklimi ve ruhu ile başka biçimde. Kendine özgü ama aykırı değil, iğreti değil.
Mahalle sakinleri birbirlerini tanırdı, bilirdi. Komşuluk vardı. Yakınlık, samimiyet vardı. Mahalle sakinleri düşenin dostu, darda kalanın yardımcısı idi. Şimdi öyle mi?
Mahalledeki düğün ile şen, mahalledeki ölüm ile kederli. Acı ve sevinç paylaşılırdı. Böylelikle sıkıntılar, zorluklar aşılırdı.
Mahalleli olmak, bir yerde olmak, ait olmak anlamlarına da gelirdi. Aynı mahallenin çocukları dışarıdan gelecek tehlikelere karşı bir ve beraberdi.
Mahallenin büyükleri hep hürmet ile anılırdı. Onların sözü, sohbeti yol gösterirdi çocuklara, gençlere. Biz vardık, şimdi o “biz” nerede?
Yeni hayat, yeni yapılar huzursuzluğu çoğaltıyor. Heyhat, tel koptu ve ahenk bozuldu!
Mahalle demek, gelenek demekti. Süreklilik esastı. Bu yönüyle oturmuş, köklü bir yapı mahalle. Hatırası var, tarihi var. Değişse de zaman, ana renkler solmuyor. Yeraltı suları derinde, ta derinde… Şehrin gürültüsü bastırmasın iç sesi.
Mahallemiz denildiğinde saygı ve sevgi ile hatırladığım insanlar var. Daha dün gibi gözleri, sözleri... Bal akardı dillerinden. Hikâyeler, masallar, kıssalar anlatılırdı. Hakikate açılan bir kapı idi sohbet. Biz can kulağı ile dinlerdik. Anlatılanlar hiç bitmesin isterdik. Zaman nasıl geçerdi bilmezdik. “Eski toprak” diye tabir edilen o güzel insanlar bir bir göçtüler. Şimdi yerleri nasıl da belli! Arıyoruz onları daima. Ah efendim, mahalle, eski mahalle değil!
Yitik zamanın peşinde koşarken bugünü gözden kaçırmayalım derim. Çeşmeler susturuldu. Çeşmeler mahallenin can gözü idi. Hayat kaynağı çeşmeler yeniden kurulmalı. Çeşme kültürü, almadan vermenin güzel işareti. Medeniyetimizin yüz akı çeşmeler onarılmalı. Mahalle ile söyleşir çeşme. Aralarındaki bağ kuvvetli. Mahalle ve çeşme ayrılmaz iki sevgili gibi.
Mahalle kültürü, mahalle yaşantısı üzerine düşünmek ve yazmak; kendimize yakından bakmanın bir çabasıdır. Unuttuğumuzu hatırlama ve hatırlatma uğraşı bu. Evet, yeni yerleşim alanları, yeni yapılar insanı boğuyor. Aksayan bir şey var. Bir yerde yanlış yapılıyor. Işığa, toprağa, suya, insana doğru bir çıkış yolu gerek şart. Yoksa dayanılır gibi değil.
Mahalle hayatını, mahalle içinde olup bitenleri eserlerine taşıyan yazarları daha bir sevdim. Ahmet Rasim’i hatırlıyorum. Onun eserlerinde çok sesli, çok renkli mahalleler anlatılır. Bir devir kelimelerin gücü ile kayıt altına alınmıştır.
Mahalle camiisi… Bir anlam etrafında toplanmak ve Hakk’a yöneliş. Cem oluş, cemaat rahmeti. Ezan sesi ile çağrılan insan, ezan sesi ile bereketli zaman.
Mahalle kahvesi de var elbet. Mehmet Âkif, “Safahat” isimli eserinde mahalle kahvesini eleştirir. Zira orada tembellik, boş vermişlik vardır. Oysa çalışmak, üretmek varken gayesiz bir şekilde oturmak kişiyi ve toplumu felakete sürükler. “Mahalle kahvesi hâlâ niçin kapanmalı? / Kapansın, elverir artık bu perde pek kanlı!” der Mehmet Âkif. Şiirin bütününde mahalle kahvesi olumsuz yönleri ile karşımıza çıkar. “Mahalle kahvesi Şark’ın harîm-i katîlidir; / Tamam o eski batakhâneler mukâbilidir./ Zavallı ümmet-i merhûme ölmeden gömülür; / Söner bu hufrede idrâki, sonra kendi ölür…”
Bir zamanlar mahalle kabadayıları vardı. Bu hal, kendi akarında, gizlisi olmayan bir tavırdı. Bilinirdi. Bazen Köroğlu misali halk ile beraber, halkın yanında; bazen de yoldan çıkmış, berduş, serseri… Mahalleli nihayetinde bir olur kötüleri hizaya getirirdi. Ev içi anlaşmazlıklar, kavgalar gibi kendi içinde parlar ve sönerdi. Delikanlılar bir vakit sonra “deli” olmaktan yorgun düşerlerdi. Allah korusun, mahallenin delisi olmak da vardı.
Herkes birbirini tanır burada. Kim hasta, kim sağ; kim yoksul, kim varlıklı; kim kimsesiz, kim kimseli; malumatımız vardır efendim. Mahalle dediğin geniş bir aile…
Mahalle ruhu bizi diri tutan bir ruh. Kör bağlılık değil bu, bir yere ait oluş. Ortak kültür, ortak dil ve birlikte yaşanan acılar, sevinçler… Mahalleli birbirinden haberli, birbirine yakın bir topluluk Şimdi en çok aradığımız da bu değil mi? Apartmanlarda, sitelerde tadı yok yaşamanın. Kimse kimseyi duymuyor, kimse kimseyi tanımıyor. Ne çok kimse, ne çok kimsesizlik!
Mahalle dağılınca, mahalle kültürü yok olunca elde kalan nedir? Hüzün ve ıssızlık.
Bir kelimede buluşan cümle; yeniden güzellikler, iyilikler sunabilir insanlığa. Umut ve gayret ile kör karanlık aşılacak elbet. Gün ışıyacak!
resim, sanat, çizim, mitoloji içeren bir resim Yapay zeka tarafından oluşturulmuş içerik yanlış olabilir. image widget
Yazının Devamı1
kar aydınlığında niğde
işte bir çığır
eve doğru
ışık ışık
amele pazarında
tir tir titreyen babam
‘rahmet yağıyor’ der
umut tükenmez
oğul oğul üşüme
yaklaş ateşe
mahzun bakışın
yürek yarası
2
kır bağlarında iki göz evimiz
bütün zenginliğimiz
uzakları yakın eyleyen
annemin anlattığı masal
kar yağıyor, kar yağıyor
varsın, üşüsün ellerimiz
dünyalar bizim şimdi
tarif edilmez sevinç
cümle güzelliğin yurdu
dünyanın tenhasında
kara ağacı dost bilmiş
ah, o iki göz evimiz
3
kış günü
okul dönüşü
bata çıka güle oynaya
göğe yükselen sesler
bir yakınımız gibi
kardan adam
ne dert ne tasa
sokaklar bizim
kar ve melekler
bembeyaz dağ taş
buz kesmiş yeryüzü
nerede şimdi kuşlar
4
hayat bilgisi kitabında
bir başka açıdan kış
iple oynayan kedicik
şöminede kızıl odun
soğuk işlemez ki
heyhat, yıkım günleri
evsizler, kimsesizler
gazetede renkli haber
okuyup da geçiyor
yağ bağlamış yüreği
5
niğde kalesinde bir garip
baharı gözleyen bir garip
halden anlamaz duvarlar
onlar ki ölümcül uykuda
cemreler düşecek elbet
kara kışa karşı sevdamız
birce duyuş, ateş yalımı
Yazının DevamıMehmet Âkif, “Safahat”ın “Âsım” bölümünde haksızlıklar karşısındaki duruşunu, tavrını açık ve çarpıcı mısralarla dile getirir. İşte üzerinde önemle durulması gereken şiir:
“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…
—Boğamazsın ki!
—Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…
İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”
Mehmet Âkif, ümmetin derdiyle dertlenmiş bir insan. Yazdığı şiirlerde yaşanan acılar, yenilgiler, yoksulluğumuz ve umut dile gelir. “Safahat”ta yer alan her bir şiirde devrin halleri adeta kelimelerle resmedilir.
Mehmet Âkif, çözümde görev alan, çözüm üreten mütefekkir-şairdir. Mehmet Âkif’in şiirlerinde toplum hayatı, karşılaşılan sorunlar ve çözüm önerileri yer alır. Sanatı hakikat için toplum için bilmiştir. Geri kalmışlık, yoksulluk, savaşlar, yaşanan zorluklar ve acılar şiirlerinde işlenir. Sorunları tespit eder ve çözüm önerilerinde bulunur. Derde derman olma çabası eserlerine yansımıştır. Duydukları, gördükleri kısaca yaşadıkları karşısında kayıtsız kalmamıştır. Yaşadığı dönemde olup bitenler esere taşınmış; üzerinde düşünülmüş ve dersler çıkarılmış. Şiirini ‘samimiyet’ ve ‘hakikat’ üzerine kurmuştur.
“Hayır, hayâl ile yoktur benim alışverişim…
İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek”
Bir ömür inandığı gibi yaşama çabasında olmuş. Eşref Edip, Mehmet Âkif’in bu yönünü şöyle ifade eder: “Âkif, sadece bir köşeye çekilip düşündüklerini ve duyduklarını yazmakta kalan bir şair değildi. Aynı zamanda doğru bildiği şeyleri yapmaya çalışan; hareketlerini samimi duygularına uygun düşürmeye uğraşan bir cemiyet adamıydı.” Eserleri ile hayatını karşılaştırdığımız zaman şunu açıkça görüyoruz: Mehmet Âkif, izzetli bir duruşu olan şahsiyettir.
“Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem…”
Bu iki mısra yaşanan haksızlıklar karşısında bir cevap hükmündedir. Şair haksızlıklar karşısında susmayacağını beyan ediyor. Mehmet Âkif dindar bir şahsiyetti. Müslümanca düşünmeyi ve yaşamayı ilke edinmişti. Mehmet Âkif’in zulme karşı oluşundaki kaynağı, hareket noktası Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimiz’in(s.a.v) sünneti idi. Rabbimiz buyuruyor: “Zalimlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım olunmazsınız” (Hud Suresi, 113). Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor: “Kim, zalime yardım ederse, Allah o zalimi ona musallat eder.”
Zulmü asla desteklemeyeceğini, zalimleri asla sevmeyeceğini açıkça duyuruyor şair. “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” mısrası ile hakkın, hakikatin yanında olacağını ifade ediyor.
“Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım…
—Boğamazsın ki!
—Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.”
Bu mısralarda öfke belirgin. Şiirin bu kısmında karşılıklı konuşmalar(muhavere) ile tavır alış, karşı duruş belirginlik kazanıyor.
Şairin kötülük odaklarına karşı söyleyecek sözü var. Her ne pahasına olursa olsun susmayacağını beyan ediyor. Sonra bu tavrın açıklaması, arka planı dile getiriliyor:
“Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam…
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle”
Bu bölümde bağımsızlık, özgürlük düşüncesi de işleniyor. Mehmet Âkif, ‘istiklâl’ kavramını her dem yüreğinde taşıyordu. Mehmet Âkif, kelimenin tam anlamıyla istiklâl şairidir. İstiklâl mücadelemizin ruh cephesinde, maneviyat cephesinde gösterdiği gayretlere tarih tanıklık etmiştir. Birlik ve beraberliğin sağlanması, düşmana karşı mücadele edilmesi hususunda yazıları, şiirleri ve vaazları ile hizmet etmiştir. İstiklâl marşımızda özellikle vurgulanan bir mısra vardır. Şiirde tekrar edilir: “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl”. Bu mısra veciz anlatımın doruğundadır. Başarmak için, zafere ulaşmak için önce inanmak gerekir. Sonrası destanî bir mücadele ile kazanılan bağımsızlıktır. “Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle” mısrasında geçen ‘altın lâle’ tabiri boyuna vurulan zincir anlamına gelmektedir.
İstiklâl Marşımızda geçen “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; / Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım” mısralarında da aynı anlam başka bir söyleyişle anlatılmıştır.
“Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.”
Hiç kimse beni kendisine kul köle edemez; beni keyfince yönetemez, anlamı burada yüksek sesle dillendiriliyor. İtirazlarım karşısında belki beni susturmak istersiniz hatta öldürmek istersiniz beni ama istediğiniz yöne sevk edemezsiniz. Sizin yanınızda değilim, nidasıdır bu. Doğru bildiğini söyleme kararlılığı bir kez daha vurgulanmaktadır. İzzetli yaşamanın yolu, gerektiğinde ‘hayır’ diyebilmekten geçer. Yerinde ve zamanında tavır almak, meydanı kötülük odaklarına bırakmamak adına önemlidir. Yoksa dokunmaz sanılan yılan(lar), bir gün olur dokunur. İşte o vakit, her şey için çok geç olabilir. Zira yapılması gerekenler zamanında yapılmamıştır.
“Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu…
İrticâın şu sizin lehçede ma’nâsı bu mu?”
Bu mısralarda şairimiz acıma ve merhamet duyguları ile ön plandadır. Kimsesizleri, mazlumları koruma gayretinde olduğunu görüyoruz. Mehmet Âkif “Safahat”ta yer alan diğer şiirlerinde de bu duyguyu sıkça işler. “Küfe” şiirinde çocuk yaştaki Hasan’ın acıklı hikâyesi anlatılır. “Seyfi Baba” şiirinde fakir Seyfi Baba’nın perişan hali, yoksulluğu, kimsesizliği anlatılır. Şair, Seyfi Baba’ya yardım etmek ister ama ne hazindir ki onun da cebinde parası yoktur. Yaşanan bu hali yüreğimizi sızlatan bir mısra ile ifade eder: “Ya hamiyyetsiz olaydım ya param olsa idi.” Gerçekçi bir anlatım hâkim. Mehmet Âkif, yaşanan zorlukları gören, dertlilere derman olmak isteyen, cemiyete yol gösterme çabasında olan bir şahsiyettir. Yazdıklarını, bütün samimiyetiyle şahsında yaşayarak göstermiştir. Çevresinde bulunan Mithat Cemal, Eşref Edip gibi şahısların hatıraları, tespitleri bu anlamda dikkate değer.
“Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim” mısrasında şairimizin insancıl yönü belirgin. Bütün haksızlıkların karşısında duran; izzetli, erdemli bir insan ile muhatabız. Kararlı bir tutumu görmekteyiz. Şair, tarafsız değildir. Mazlumların yanında olmayı tercih etmiştir. “Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu” mısrası bu tercihe işaret eder.
Şiirin bütününde haksızlıklar karşısında tavır alış ve mazlumları koruma çabası ana duygu olarak işlenmiştir. Bu şiir Mehmet Âkif’in karakterini, duruşunu açıklayıcı niteliktedir.
Yaşadığı çağı doğru okuyan, noksanları gören, yapılması gerekenleri maddî ve manevî cephesiyle duyuran mütefekkir-şair Mehmet Âkif’i yeniden okumalıyız. Rahmetle anıyorum. Ruhu şâd olsun.
Yazının Devamıçıkıp da gelmişim bir bilinmeze
dalım, yaprağım kaygılı
ah alın terim, yorgunluğum ah
bir varmış bir yokmuş bahçe
ağlaya ağlaya diner mi sızı
yüzünü toprağa belemiş anne
umudum oğul, serinliğim oğul
hatırlar mısın salıncağı
bu rüzgâr ağacı kıracak yine
emeğimi göğe savuran bu rüzgâr
Yazının Devamıkara ağacı da kestiler
dost ırağında
soluyor gül
dert alır mı dört duvar
efkâr demlenir
uzak şarkılar
erise içimin buzulları
bir vakte ersem
memnun
“hayattayım” sözü bile yaralı